Gönüllü Sömürgeleşme Süreci mi? - Erol Manisalı
Türkiye AB ve Batı ile ilişkilerinde gönüllü sömürgeleşme süreci içine sokuluyor.1) Önceleri, örneğin 12 Eylül darbesi bu süreci, ''yukardan aşağıya doğru'' yönlendiren bir işlev gördü. 24 Ocak ve Özalcılık, bu operasyonun ön ve arka paspası gibi kapı eşiğine oturtuldu.2) 1989'da Özalcılık bir adım daha attı; AB bizi içine almasa da gümrük birliğine gireceğiz, dedi. ''Medeni nikâh olmasa bile kumalık anlaşması yaparız'' mesajı verildi.3) 1990-1991, ''ABD ile birlikte Irak'ın işgali girişimi'' , yukardan aşağı sömürgeleşmenin ikinci bir köprüsü gibi kurulmak istendi; ters tepti, yürümedi.4) AB'ye tek yanlı bağlanarak ''Batı'nın denetimi altına gönüllü girmek'' en emin çözümdü. Hatta Özal bunun adını, ''uzun ince bir yol'' olarak koydu. Doğruydu, sömürgeleşmenin uzun ince yoluna, taşlar yavaş yavaş döşenmeye başlanmıştı.fusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acnesymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cenamicardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mg
baş koymuşlardı.'' Gayri milli sermaye çevreleri, bazı siyaset adamları (ve
kadınları) arkalarına Brüksel'i ve Vaşington'u alarak Türkiye'yi uzun ince bir
tünelin içine sokmaya başlamışlardı.
5) Ancak sermaye partileri ve sermayeci siyasiler yanında, solda boy gösteren
kimi siyasiler de gönüllü sömürgeciliğin yanında yer aldılar. Bunlar, örtülü
(veya açık) yeni Tanzimatçılardı. Atatürkçülük, laiklik, özgürlük gibi
kavramları da kendilerine siper etmişlerdi.
Söyleyemedikleri tek şey, ''antiemperyalizm'' idi. Yani, örtülü sömürgeciydi
bunlar.
6) İşin içine, ''yedekte tutulan İslamcı siyasiler'' de sokuldu. 28 Şubat 1997
darbesi bunun için ideal altyapı yaratmıştı. Onlar da, Batı'ya (ve
sömürgecilere) ilhak etmek zorunda kalıyorlardı.
Ve aşağıdan yukarı...
Üst düzeyde ve ''yukardan aşağıya'' yürütülen operasyonlar, 1990'lı yıllardan
itibaren ''aşağıdan yukarıya doğru'' hareketlenme şeklinde kendisini göstermeye
başladı. Hem yukardan aşağı hem de aşağıdan yukarı ''bütünleşmeler'' ,
Türkiye'de Cumhuriyet'in, ülke bütünlüğünün, gerçek demokrasinin uzağında bir
noktaya doğru, ülkeyi sürüklemeye başladı.
- Sivil toplum örgütleri Soros 'lara, Brüksel'e, ABD fonlarına bağlanıyordu.
- Öğrenciler, asistanlar burslarını kendi devletleri ve kurumları yerine ''dış
kaynaklardan'' sağlamak zorunda, özellikle bırakılıyorlardı. AB, Türkiye'den
sağladığı 20 milyarlık (oyro) dış ticaret fazlası kazancının 50-60 milyonunu,
kemik atar gibi Türkiye'de dağıtmaya başlamıştı.
- Batı'nın dev tekelci şirketleri de aynı şekilde, Türkiye pazarını işgalle
sağladıkları kazançların binde birini öğrenci, çocuk yardımı gibi masum alanlara
kullanıyordu!..
- İşçi sendiklarının bir kısmı, kimi barolar ve meslek kuruluşları aynı yola
itilmiştir. Üstelik, ''sol adına sömürgecilerle işbirliği yapan'' , yeni bir sol
üretildi. Kendilerine ''ilerici, solcu adını yakıştıran kimi insanlar ve
kuruluşlar emperyalizmle işbirliğine başladılar.
- Sokaktaki insan, farkında olmadan ''sistemin kucağına'' oturtuluyor. Sonuçta
Türkiye, emperyalizme teslime hazırlanıyor.
Adeta, ''gönüllü bir sömürgecilik'' uygulanır hale geldi. AB'ye tek yanlı
bağlanma sürecinin 6 Mart 1995, 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 belgeleriyle
perçinlenmesi, sömürgeleşmenin altyapısını daha ileri bir noktaya götürüyor.
- İç piyasadan eğitim düzenine;
- Sosyal devletin sıfırlanmasından AB kurumlarına kayıtsız şartsız bağlanmaya
kadar yaygınlaşan bir süreç bu.
Türkiye uzun ince bir tünelin içine ite kaka sokulmuş, sürüklenmekte. Van'daki
tarikatçı ve bölücü gelişmeler de AB'yi arkalarına alanların girişimleridir.
Tarikatlar ve bölücüler, emperyalizmin desteği sayesinde gelişir ve güçlenirler.