Siyaset7 Eylül 2004 00:00
Tam bağımsızlığı sağlamalıyız! - Yaşar Nuri Öztürk
Emperyalist Batı ve onun içerideki uzantıları, Türkiye’nin sadece irtica veya sadece terörle çökertilmesinin mümkün olmadığını anlamışlardır. Türkiye’nin çökertilmesi, bırakın bunların bir tanesini, ikisiyle bile mümkün olmamıştır. Ama bunlardan birinin veya ikisinin yanına ekonomik yıkımı eklerseniz bu iş biter.discount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialiscialis forum link cialis bez receptasymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cenabuscopan floridafriendlyplants.com buscopan pluscialis walgreen coupon cialis discount cialis coupon
Bugün bütün dünya bilmekte ve itiraf etmektedir ki, bir ülkenin tam ve gerçek bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.
Olay şudur: Ekonomik bağımsızlık tábiri aynı zamanda siyasal bağımsızlığı da ifade eder ama siyasal bağımsızlık tábiri aynı zamanda ekonomik bağımsızlığı ifade etmez.
O halde, bağımsızlık meselesinde temel gösterge, ekonomik bağımsızlıktır.
1900’lü yılların sonlarına değin Türkiye için tehdit sıralamamız hep şu olmuştur: Dincilik (Allah ile aldatma, dinci siyaset, siyaset dinciliği), haram servet (vurgun, soygun, kamu mal ve imkânlarını talan, devleti soyma), terör...
Bu sıralamada bugün artık kamu kaynakları talanı (veya haram servet) birinci sıraya oturmuştur.
Emperyalist Batı ve onun içerideki uzantıları, Türkiye’nin sadece irtica veya sadece terörle çökertilmesinin mümkün olmadığını anlamışlardır. Türkiye’nin çökertilmesi, bırakın bunların bir tanesini, ikisiyle bile mümkün olmamıştır.
Ama bunlardan birinin veya ikisinin yanına ekonomik yıkımı eklerseniz bu iş biter.
Yıkım noktasına doğru götürülüyoruz.
Önce, 1856 Kırım Muahedesi ile yapıldığı gibi, borçlandırıldık ve IMF denen modern Düyûnu Umumiye komiserliğinin eline teslim edildik.
Bugün, ekonomik çöküntü diye andığımız tehdit, siyaset dinciliğinin bile önüne geçmiş, ülkenin ruhunu, beynini ve bedenini felç etmiştir.
Sonuç şu:Türkiye, bağımsızlığı tartışılan bir ülke durumuna geldi.
Ekonomimizdeki düşüş tüm hızıyla devam ediyor. Gerçekçilikten ve bilime saygıdan uzaklık zihniyetini ‘hızlandırılmış ölüm treni’ faciasında bir kez daha ortaya koyan AKP iktidarı, DİE (Devlet İstatistik Enstitüsü) gibi bir kurumu da gerçekçilikten uzaklaştırmış bulunuyor.
DİE’nin, millî geliri yükselmiş gösteren ve çoğu, uydurulmuş stoklara dayandırılan raporlarının hiçbiri gerçeklerle bağdaşmıyor. 2003 yılı için öne çıkarılan % 5.8’lik büyüme puanının 3 puanı stok artışlarından kaynaklanan sanal bir rakamdır. İktidar meddahlığı yapmayan gerçekçi ekonomistlerin tespitlerine göre ise, 2003 sonu itibariyle millî gelir 2000 yılı seviyesinin % 5 altındadır. Sanayideki ücret gelirleri de 2003’te hiçbir artış göstermemiştir.
Hayalî stoklar düşüldüğünde 2003 yılı millî gelir artışı 2.7 olmaktadır. Bu rakamın büyük kısmının da özel tüketim artışından ibaret bulunduğunu unutmayalım. Yani bu ‘artış’, Türk Lirası’nın değerlenmesi üzerine büyüyen ithal malı tüketimindeki artışa bağlı, olumsuz ve rakamdan ibaret bir büyümedir. Türkiye’ye , Türk ekonomisine yararı olan bir büyüme değildir.
Tablonun en feci tarafı şudur: Gelirler artmadığı için, ithal mala yönelen talep, büyük ölçüde banka kredileriyle karşılanmıştır. Bizim için altı çizilecek esas sonuç şudur:
Faizlerle döviz kurundaki büyük düşüşe rağmen 2003 yılındaki iç borç stoku reel olarak % 10, dış borç stoku da ABD doları bazında % 10 artmıştır.
Yani, halk aldatılıyor. DİE, ne yazık ki, ya bilinçli olarak aldatıcı rakamlar veriyor yahut da ehliyetsiz ellerde gerçek dışı tahminlerde bulunan bir kuruma dönüştürülmüş bulunuyor.
Borçlanmak, en iyi ihtimali esas alsak bile, ülkenin doğal kaynaklarını dışarının ipoteği altına sokar. Bu borçların ödenmesi ve uzatılması adına bir dış malî kontrol sistem ve heyetini söz sahibi yapmak ise iflasa kanat açmakla eş anlamlıdır.
1920’lerdeki perişan durumumuza rağmen, o günkü TBMM’nin asla kabul etmediği ve kabulünü bağımsızlıktan feragat gibi gördüğü olumsuzluk, işte bu dış malî denetimdir.
IMF, Dünya Bankası, IFC gibi küresel sömürünün öncü kurumlarının cenderesinden mümkün olan en kısa zamanda kurtulmak zorundayız.
Bu nasıl olacaktır? IMF’ye külhanbeylik taslayarak değil elbette. Külhanbeylikle seçim öncesinde halktan alkış, hatta oy alabilirsiniz ama iktidar koltuğuna oturunca ‘birinci sınıf IMF’ci’ kesilmek zorunda kalırsınız.
Çözüm, IMF’ye borcunuz olan 25 milyar doları bir biçimde ödemektir. Büyük söz, bu büyük lokma yendikten sonra işe yarar.
Millete gösterilmelidir ki, Türkiye artık ondan-bundan ödünç alınmış takma ayaklarla yürüyerek çocuklarının yarınlarını kuramaz. Ödünç alınmış takma ayakları bir kenara atıp kendi ayaklarıyla ve kendi gücüyle yürümelidir. Başka türlü özgür ve bağımsız olamaz.
Bu güç bu millette vardır. Elverir ki, millet bir ölüm-kalım noktasında olduğunu kavrayabilsin ve gücünü kullanmaya karar versin. Bu gücü kullanıp IMF boyunduruğundan bir an önce kurtulmak yerine, IMF ve arkasındaki güçlerin kucağına biraz daha düşmek üzere ha bire borçlanıp kazandığımızı faize ödersek mahvolmamız kaçınılmazdır. Önümüzdeki günler, Ortadoğu’yu işgal planı gibi duran BOP’un hayata geçirilmesinde, borç batağına sokulan Türkiye’nin durumundan yararlanılacağı günler olacaktır.
O halde, Türk dış politikasının temel-güncel sorularından biri de şudur: BOP projesine destek verecek miyiz, vermeyecek miyiz? Vereceksek nasıl ve hangi şartlarla, vermeyeceksek niçin ve hangi gerekçelerle?
07.09.2004
Olay şudur: Ekonomik bağımsızlık tábiri aynı zamanda siyasal bağımsızlığı da ifade eder ama siyasal bağımsızlık tábiri aynı zamanda ekonomik bağımsızlığı ifade etmez.
O halde, bağımsızlık meselesinde temel gösterge, ekonomik bağımsızlıktır.
1900’lü yılların sonlarına değin Türkiye için tehdit sıralamamız hep şu olmuştur: Dincilik (Allah ile aldatma, dinci siyaset, siyaset dinciliği), haram servet (vurgun, soygun, kamu mal ve imkânlarını talan, devleti soyma), terör...
Bu sıralamada bugün artık kamu kaynakları talanı (veya haram servet) birinci sıraya oturmuştur.
Emperyalist Batı ve onun içerideki uzantıları, Türkiye’nin sadece irtica veya sadece terörle çökertilmesinin mümkün olmadığını anlamışlardır. Türkiye’nin çökertilmesi, bırakın bunların bir tanesini, ikisiyle bile mümkün olmamıştır.
Ama bunlardan birinin veya ikisinin yanına ekonomik yıkımı eklerseniz bu iş biter.
Yıkım noktasına doğru götürülüyoruz.
Önce, 1856 Kırım Muahedesi ile yapıldığı gibi, borçlandırıldık ve IMF denen modern Düyûnu Umumiye komiserliğinin eline teslim edildik.
Bugün, ekonomik çöküntü diye andığımız tehdit, siyaset dinciliğinin bile önüne geçmiş, ülkenin ruhunu, beynini ve bedenini felç etmiştir.
Sonuç şu:Türkiye, bağımsızlığı tartışılan bir ülke durumuna geldi.
Ekonomimizdeki düşüş tüm hızıyla devam ediyor. Gerçekçilikten ve bilime saygıdan uzaklık zihniyetini ‘hızlandırılmış ölüm treni’ faciasında bir kez daha ortaya koyan AKP iktidarı, DİE (Devlet İstatistik Enstitüsü) gibi bir kurumu da gerçekçilikten uzaklaştırmış bulunuyor.
DİE’nin, millî geliri yükselmiş gösteren ve çoğu, uydurulmuş stoklara dayandırılan raporlarının hiçbiri gerçeklerle bağdaşmıyor. 2003 yılı için öne çıkarılan % 5.8’lik büyüme puanının 3 puanı stok artışlarından kaynaklanan sanal bir rakamdır. İktidar meddahlığı yapmayan gerçekçi ekonomistlerin tespitlerine göre ise, 2003 sonu itibariyle millî gelir 2000 yılı seviyesinin % 5 altındadır. Sanayideki ücret gelirleri de 2003’te hiçbir artış göstermemiştir.
Hayalî stoklar düşüldüğünde 2003 yılı millî gelir artışı 2.7 olmaktadır. Bu rakamın büyük kısmının da özel tüketim artışından ibaret bulunduğunu unutmayalım. Yani bu ‘artış’, Türk Lirası’nın değerlenmesi üzerine büyüyen ithal malı tüketimindeki artışa bağlı, olumsuz ve rakamdan ibaret bir büyümedir. Türkiye’ye , Türk ekonomisine yararı olan bir büyüme değildir.
Tablonun en feci tarafı şudur: Gelirler artmadığı için, ithal mala yönelen talep, büyük ölçüde banka kredileriyle karşılanmıştır. Bizim için altı çizilecek esas sonuç şudur:
Faizlerle döviz kurundaki büyük düşüşe rağmen 2003 yılındaki iç borç stoku reel olarak % 10, dış borç stoku da ABD doları bazında % 10 artmıştır.
Yani, halk aldatılıyor. DİE, ne yazık ki, ya bilinçli olarak aldatıcı rakamlar veriyor yahut da ehliyetsiz ellerde gerçek dışı tahminlerde bulunan bir kuruma dönüştürülmüş bulunuyor.
Borçlanmak, en iyi ihtimali esas alsak bile, ülkenin doğal kaynaklarını dışarının ipoteği altına sokar. Bu borçların ödenmesi ve uzatılması adına bir dış malî kontrol sistem ve heyetini söz sahibi yapmak ise iflasa kanat açmakla eş anlamlıdır.
1920’lerdeki perişan durumumuza rağmen, o günkü TBMM’nin asla kabul etmediği ve kabulünü bağımsızlıktan feragat gibi gördüğü olumsuzluk, işte bu dış malî denetimdir.
IMF, Dünya Bankası, IFC gibi küresel sömürünün öncü kurumlarının cenderesinden mümkün olan en kısa zamanda kurtulmak zorundayız.
Bu nasıl olacaktır? IMF’ye külhanbeylik taslayarak değil elbette. Külhanbeylikle seçim öncesinde halktan alkış, hatta oy alabilirsiniz ama iktidar koltuğuna oturunca ‘birinci sınıf IMF’ci’ kesilmek zorunda kalırsınız.
Çözüm, IMF’ye borcunuz olan 25 milyar doları bir biçimde ödemektir. Büyük söz, bu büyük lokma yendikten sonra işe yarar.
Millete gösterilmelidir ki, Türkiye artık ondan-bundan ödünç alınmış takma ayaklarla yürüyerek çocuklarının yarınlarını kuramaz. Ödünç alınmış takma ayakları bir kenara atıp kendi ayaklarıyla ve kendi gücüyle yürümelidir. Başka türlü özgür ve bağımsız olamaz.
Bu güç bu millette vardır. Elverir ki, millet bir ölüm-kalım noktasında olduğunu kavrayabilsin ve gücünü kullanmaya karar versin. Bu gücü kullanıp IMF boyunduruğundan bir an önce kurtulmak yerine, IMF ve arkasındaki güçlerin kucağına biraz daha düşmek üzere ha bire borçlanıp kazandığımızı faize ödersek mahvolmamız kaçınılmazdır. Önümüzdeki günler, Ortadoğu’yu işgal planı gibi duran BOP’un hayata geçirilmesinde, borç batağına sokulan Türkiye’nin durumundan yararlanılacağı günler olacaktır.
O halde, Türk dış politikasının temel-güncel sorularından biri de şudur: BOP projesine destek verecek miyiz, vermeyecek miyiz? Vereceksek nasıl ve hangi şartlarla, vermeyeceksek niçin ve hangi gerekçelerle?
07.09.2004