Siyaset20 Ekim 2005 00:00

Emperyalizmin Yöntemi ve Yavru Kuşların Çelişkisi

“1699 yılının başında yapılan Karlofça Antlaşması’yla Osmanlı Devleti Macaristan ve Transilvanya’yı, savaş halinde olduğu Avusturya’ya bırakıyor, Podolya ve Ukrayna Polonya’ya, Mora Venedik’e veriliyordu. Azak’ı alan Rusya’ya burası bırakılmakla Moskof devleti ilk kez Karadeniz’e adımını atmış oluyordu. Bunlar toprak kayıpları. Antlaşmanın asıl önemli olan iki yanı daha vardı: a) Hıristiyan devletlerin Osmanlı devletine haraç vermesi kaldırılıyordu, b) Osmanlı devleti bundan sonra Avrupa savaşlarında ve politikasında büyük bir devlet olmak yerine diplomatik önemi olmayan bir devlet olacak, yani daha güçlü Avrupa devletlerinin (Fransa, Avusturya, İngiltere ve Rusya’nın) birbiriyle çarpıştığı diplomasi mekanizmasında sadece onların amaçlarına göre itilen ya da tutulan bir araç olacaktı.” levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetescialis coupons printable blog.suntekusa.com discount prescription drug carddiscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialis

(Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Sayfa 41) Aynı eserin 111. sayfasında, “Demek ki artık Osmanlı İmparatorluğu’nun karaları ve suları büyük Avrupa devletlerinin birbirlerine karşı kol gezdikleri bir alan haline gelmiştir. Bu karşılaşmaların sonuçlandırılacağı diplomatik alışverişler, Osmanlı devletinin yaşamasına son verecek döneme kadar ün kazanacak olan “Doğu Sorunu”nu başlatmıştır. III. Selim’in reformcuları da birbirlerinin aleyhine, Rus, İngiliz, Fransız yanlısı klikler olarak parçalanmışlardı….”  Yine aynı kitabın 249. sayfasındaki 2 numaraları notunda, “Palmerstone için önemli olan Osmanlı devletinin Batılı siyasa rejimine girmesi değil, ülkelerinin İngiliz sanayine açılması, bu alanda ona rakip olacak güçlere karşı Osmanlı devletinin militer gücünün sağlanması ve yeni bir ekonomi için gerekli idare ve vergi reformlarının yapılması idi.” Buna bir de rahmetli Attila İlhan’ın Mustafa Kemal Paşa’nın Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gönderenin saray yani İngilizler’in onayıyla olduğunu, nedenini de çarlık rejiminin yıkılmasıyla ortaya çıkan bolşevik Sovyetlerin parçalanmış bir Anadolu’da ulaşacağı etkinlikten çekinmesi olarak belirtmesini ekleyelim. O zaman Batı’nın gözünde ülkemizin ve diğerler milletlerin yaşadıkları toprakların sadece bir pazar, pazara giden yol olmaktan öteye bir anlam taşımadığı anlamı ortaya çıkıyor. Mallarını rahatça pazarlayacakları ortamı onlara sunuyorsanız, ne milliyetiniz ne de dininiz önemli değildir, her açıdan sizi desteklerler. Emperyalizmin bakışı bu. İlk bakışta serbestlik adına, bu bakışın destekçileri için gayet normal gözüken bu sürecin çelişkisi de burada başlıyor. Korumacılık vasıtalarıyla kendini geliştirmiş devletlerin pazarınıza kontrolsüz girmesi, giderek sizin aynı alanda emeklemekte olan yapılarınızın yerini alıyor. Vergilerini bağlı bulundukları devlete ödedikleri, sizin de üretimden vazgeçtiğiniz için kapanan üretim yerlerinden vergi alma olanağınız giderek azaldığı, merkezi başka ülkelerdeki firmalara yapılan özelleştirmeler vasıtaları ile kaynaklar ülke dışına aktığı için devletin gelirleri sınırlanıyor. Her alanda harcama yapma gücü azaldığı gibi, ülkenin birliğinin, halkın güvenliğinin yani hakimiyetin yegane kaynağı olan askeri güç de yavaş yavaş (tabii süreci hızlandıracak ek adımlar –ihraç ürünü olmak gibi- atmazsanız) zayıflıyor. Dolayısıyla, Batı için bile olsa, artık bir pazar olmaktan çıkıyorsunuz. Artık halledilmesi gereken bir sorundan başka bir şey değilsiniz demektir. Bunun nasıl halledileceğini günün güç dengeleri belirliyor.

Milli ve manevi değerlerimizle, yaşanmış koca bir tarihi birikimle kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşatmak, emperyalizmin kendi dinamikleriyle ortaya çıkardığı sorunların bir parçası olmamak için pazarımızı korumamız ve güçlendirmemiz ön koşuldur. Bunun için tam bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist olunması gerekir. Pazarın hangi kurallarla şekilleneceği ise bu şartın sağlanmasından sonra ele alınacak bir konudur ve halkın seçimi olacaktır.