Yeni (Halkçı) Reformizmin Maddi Temelleri - Ergin Yıldızoğlu
Financial Times'dan Wolfgang Munchau , Times'dan Anatole Kaletsky gibi siyasi olarak muhafazakâr, ekonomik tutum açısından neo-liberal yazarların, Avrupa'nın "reform-sonrası" bir döneme girdiğini, Schröder 'in "reformlarının" işsizliği azaltamadığını, buna karşılık halkı yoksullaştırarak ekonomiye zarar vermiş olduğunu söylemeleri çok anlamlı. Bir süredir, "küreselleşme" döneminin kapandığını, bir ekonomi yönetimi, uluslararası ilişkilere yaklaşım olarak "küreselleşmeciliğin" çökmekte olduğunu savunuyordum. Ayrıca 2000'den bu yana, "toplumsal sorunun" yeniden gündeme geldiğine de dikkat çekiyordum. Bu arada, "Tarihin sonu" geride kalıyor, "devlet inşasıyla", "jeopolitik" de geri geliyordu.coupons for cialis 2016 coupons for prescription drugs prescription drug cardsescitalopram i alkohol escitalopram tbl escitalopram i alkohol
Bu görüntü, sermaye açısından yeni bir kriz yönetme biçimi/tarzı, devletler için yeni bir dış politika paradigması/doktrini, sol (sosyalist, sosyal demokrat, halkçı) için ise yeni bir muhalefet söylemi gerekliliği anlamında, bir yol ayrımına gelindiğini düşündürüyor.
Bu üç gerekliliğin kesiştiği noktadaysa, gerek merkez (gelişmiş/emperyalist vb.) gerekse de çevre (az gelişmiş/bağımlı) ülkelerde, 1980''lerden bu yana egemen olan Thatcher-Reagan , sonra da Clinton-Blair-Schröder "reformizminden" farklı, yeni bir "reformizmin" maddi temelleri oluşuyor.
Neo-liberalizm eskidi
Kapitalist sınıfların siyasi seçkinleri, 1970'lerden sonra, aşırı üretim (kapasite fazlası )/talep yetersizliği olarak kendini gösteren yeni ekonomik krize, kısa süren bir kararsızlıktan sonra, 1980'lerde arz tarafından müdahale etmeye karar verdiler; neo-liberal politikaları benimsediler. Bu politikalar, üretim/ işyeri düzleminde, emek maliyetlerinin düşürülmesine, yeni teknolojilere direncin kırılmasına, girdi maliyetlerini azaltıcı tedbirlere, dolaşım/bölüşüm düzleminde de kamu mallarının sermaye tarafından mülk/talan edilmesine (özelleştirme, vergi indirimleri, teşvikler/sosyal harcamaların kısılması) odaklanan politikalara öncelik verdiler. Uluslararası ilişkiler düzleminde de neo-liberalizm, sermayeye yeni avlanma/talan alanları açmayı amaçlayan "küreselleşmecilik" söylemiyle kendini gösterdi. Ne ki bu tedbirler, bir taraftan kapasite fazlası ve aşırı (plasmanı giderek zorlaşan) finansal sermaye birikimi (köpük) sorunlarını ağırlaştırırken, aynı anda, hem emek piyasasındaki saldırılar, hem de çevre ülkelerden mali sermaye yoluyla gerçekleştirilen hortumlamalar (tabii ki bu arada birileri, ama giderek daralan bir azınlık, büyük servetler topladılar) küresel düzeyde talebi daha da çürüterek, aşırı üretim sorununu daha da ağırlaştırdı.
Şimdi yine, gerek kurulu kapasitenin ürettiklerini emecek talepte, gerekse de mali sermayeyi emecek piyasalarda bir yetmezlik söz konusu. Sanayi ve hizmetlerdeki kapasite fazlası, kokuşmuş, bir ceset gibi gömülmeyi, kredi piyasaları, Katrina öncesinde New Orleans sakinleri gibi kurtarılmayı bekliyor. "Neo-liberalizmin" bu beklentilere verecek bir cevabı kalmadı. Şimdi talebi arttıracak ve fazla kapasiteyi yok edecek ya da eritecek, "değersizleştirecek" yeni bir ekonomi politikası (kriz yönetme tarzı) gerekli.
Küreselleşmecilik de...
Bu noktada, "yerel" (ulusal ya da milli kavramını kullanmıyorum) sermayenin seçkinlerinin, devletin rolünü, devlet-ekonomi ilişkisini ve dış politika doktrinini yeniden gözden geçirmeye başlamaları çok doğal. Çünkü talep sorunu iç pazarın canlandırılmasını, ama aynı zamanda da bunun meyvelerinin öncelikle "yerli" (milli demiyorum!) sermaye tarafından toplanmasını sağlayacak, dolayısıyla başka toplumsal formasyonlara ait sermayeler tarafından talan edilmesini önleyecek, ama buna karşılık, başka sosyal formasyonların pazarlarına girmeyi kolaylaştıracak devlet politikalarını yaratmayı gündeme getiriyor ( Ertuğrul Özkök'ün, "Yabancı sermaye ırkçılığı" kavramıyla "siyah ten beyaz maske" arasındaki ilişkiyi bulmayı da size bırakıyorum). "Devletten sorumlu" seçkinler açısından bakınca da bu, daha çok devleti kullanma, devletin ekonomik zeminini güçlendirme eğilimini de beraberinde getirebilir. Bu yüzden ben, önümüzdeki dönemde, ekonomik ulusalcılığa, devletin toplumsal çelişkileri düzenleyen (otoriter ya da demokratik) araçlarının güçlendirmesine yapılan vurgunun artmasını bekliyorum.
Bu süreç, gelişmekte olan ülkelerde, kendini, ekonomik ulusalcılıktan önce kültürel, etnik ulusalcılığın, dine sarılan öz-savunma reflekslerinin, anti-emperyalizmin güçlenmesi olarak kendini gösterebilir. Bu gelişmelerin şiddetini ve zamanlamasını kestirmek zor, ama bir şey bence kesin, bunların hepsi küreselleşmeciliğin sona erdiğini (aslında artık iflas ettiğini) gösteriyor.
Sonuç olarak, bu yeni konjonktürde, ulusalcı, anti-emperyalist ve hatta anti-kapitalist reflekslerle, "yerel" sermayenin kendini koruma refleksi arasında çokça temas, örtüşme, uzlaşma noktası oluşuyor. İşte bu temas ve örtüşme, yeni "halkçı" bir "reformizmin" de maddi zeminini oluşturuyor. Bu maddi zemin sol açısından yeni olasılıklarla olduğu kadar yeni tuzaklarla da dolu. Diyalektik işte...