Bir eşek kâr edeyim derken… - Hasan Demir
En sonunda Başbakan itiraf etti:"- Ben ülkemi pazarlıyorum!"Tabi bu akıl Türkiye''nin aklı değil. Bu akıl IMF''nin, bu akıl Dünya Bankasının, yani Amerikalı televizyoncunun, "IMF Türkiye''yi bizim için satın aldı" dediği akıl. "Sat" diyen onlar, "Şu şartlarda özelleştir" diyen onlar. Türkiye, IMF programlarını uygulayan bütün ülkelerin iflas etmiş olduğunu bile bile aynı yoldan gidiyor ve Erdoğan çıkıp göğsünü gere gere:"- Ben ülkemi pazarlıyorum!" diyor. Sonra tutuyor, her ülkenin başbakanının aynı şeyi yaptığını söylüyor. Oysa bu doğru değil. discount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription cardfusidinezuur voetschimmel fusidinezuur creme fusidinezuur acnesitagliptin phosphate and metformin hydrochloride sitagliptin phosphate monohydrate melting point sitagliptin phosphate side effectscialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon
Meselâ İtalya Başbakanı Erdoğan''la, Erdoğan''ın pazarladıklarını satın alabilmek için böylesine içli-dışlı oluyor. Aynı şey İngiliz başbakanı ve İsrailli yetkili ve yöneticiler için de geçerli. Gazete sayfalarını karıştırın görün, Berlisconi de, Tony Blair de Türkiye''nin "satıyorum" sandığını ve fakat aslında satmayıp, "malını kendi parası ile yabancılara verdiği" kârlı müesseselere sahip olabilmek için Türkiye''ye geldiler, Avrupalarda Erdoğan''ın koluna girdiler; Türkiye''yle ilgili allı-pullu laflar ettiler.
Bu pohpohlarla Türk-Telekom gibi altın yumurtlayan tavuklar iki-üç yıllık kârı karşılığında elden çıkartıldı ve bu iyi bir şeymiş gibi savunuldu, savunuluyor. Oysa ABD Başkanı Bush bile, "Türk Telekom''u satmak cesaret ister" demişti. Çünkü akıl işi değildi. Öyle olduğu için bizler, Allah''tan korkun, bu müesseseler bağımsızlığımızın sembolü, bunlar tüyü bitmemiş yetimlerin sütünden kesilen vergilerle kuruldu ve kârlılığı ile dünyanın gözünü kamaştıran stratejik müesseseler haline geldi, denildiğinde, "Siz hesap kitap bilmiyorsunuz, komünist ülkeler bile özelleştirmeyi tamamladı" gibi basit ve tutarsız bir mantıkla savunmaya geçildi, yazık edildi.
Bir daire üç yıllık kirası karşılığı satılırsa siz buna hesap kitap bilmek işte budur diyebilir misiniz?
Başbakan Erdoğan yahut Maliye Bakanı Unakıtan ne zaman böyle bir savunma yapsalar benim aklıma, "Yürüyorum, bir eşek kazanıyorum!" diye övünen o adam geliyor. Adamın biri, beraberinde on eşekle köyüne gitmek üzere yola çıkmış. Eşeklerin birine binip dokuzunu önüne almış. Yolda aynı istikamete giden biriyle karşılaşmış. Bir ara eşekleri saymış. Bakmış dokuz tane. Eşekten inmiş, indiği eşeğe kendisiyle aynı istikamete giden adamı bindirmiş, yeniden saymış; bakmış eşekler on tane. Adamı indirmiş, kendi binmiş, eşekleri saymış, bakmış yine dokuz eşek var.
Tekrar inmiş, adamı bindirmiş, yeniden saymış, evet, eşek sayısı on tane.
O zaman karar vermiş:
"- Ben en iyisi yürüyeyim, bir eşek kâr edeyim!"
Bu hal üzere köye geldiklerinde eşeğin sırtındaki adam halinden memnun iken eşeklerin sahibi oldukça bitkin, perişan ve yorgunmuş.
İşte Türkiye de, böyle. Sattıkça borcu çoğalıyor, IMF ve Dünya Bankası''nın aklına uydukça işsizlik artıyor, devletin takati kesiliyor, bağımsızlık ortadan kalkıyor. Bu işler yanlış işler. Yanlışta, zararda bile bile niye ısrar ediliyor, anlamak gerçekten çok güç. Bu gidişatın sonunda görünen o ki, Yüce Divanlık çok dosyalar olacak. O zaman yanlış yapanları ne ABD''li, ne İngiliz yahut İtalyan dostları, ne ellerinden ödül aldıkları Yahudi kuruluşları kurtarabilecek!
Bakınız aklıma tam burada tahtan indirilmiş İkinci Abdülhamid''in Enver Paşa''ya söyledikleri geldi.
Göz hapsindeki Abdülhamid Han Enver Paşa''yı davet eder ve, "Enver Paşa, Sana oğlum diyorum. Evet, çünkü sen de bizim aileye karışmış bulunuyorsun. Hanedanımızın sevgili damadısın" diye söze başlar ve uzun bir konuşma yapar.
Sözlerinin bir yerinde: "Hareket Ordusu''yla İstanbul''a yürüdünüz, muzaffer oldunuz, şehri zaptettiniz, saraya kadar dayandınız, beni hal''ettiniz. Hepsi güzel" der ve o günle ilgili bazı hatırlatmalar yaptıktan sonra sözlerini şöyle sürdürür:
"- Beni en çok üzen şey, huzurumdan kovduğum bir insanı, beni saltanattan uzaklaştıran kararı tebliğe memur bir heyete katmanız oldu. Bu, Emanuel Karasu''dur. Bu Yahudiyi niye karşıma çıkardınız? Bununla Hilafet ve Saltanat Makamını elin Yahudi''sine tahkir ettirdiniz. Bu zat Selanik''te bir Mason locasının üstad-ı a''zamıdır. Hazreti Peygamber''den beri el üstünde tutula gelen bir müessese en sonunda bir Musevinin tebligatı ile Hânedân-ı Âli Osmanî''nin bir rüknünden alınmış oldu!"
Bugün olup bitenlerle bu hadise arasında ne gibi bir ilgi var ki diyebilirsiniz.
Oysa çok ilgi var.
Abdülhamid Han o sistemde devletin ta kendisi idi.
O gün için bıçağının karnı da, sırtı da kesen, saraya damat olmuş, ordulara komuta etmeye başlamış Enver Paşa aynı zamanda sırtını Batılı devletlere de dayamıştı. Abdülhamid''i tahttan indirirken niyeti ne kadar iyi olursa olsun, akıbeti kötü olan bir işin içindeydi de, farkında bile değildi.
Bugün de Batılıları dost zannedenler, bugün, o günkü Abdülhamid''in ta kendisi olan kendi devletlerine, şu sahadan elini çek, bu sahadan elini çek, şöyle hürriyet ver, şuna karışma, buna karışma diye Avrupa Birliği''nden Ankara''ya gelen zamane Emanuel Karasular''ın dayatmalarında bulunuyorlar.
Tahta, müstevlileri denize dökerek oturmuş Türkiye Cumhuriyeti bugün o müstevlilerin verdikleri akıllarla tahtından indirilip âdeta sürgüne gönderiliyor…
Onların verdiği akıl, bizi, kendi eşeğine başkasını bindirip bir eşek kâr ettim diyen ahmağın durumuna düşürüyor.