|
|
Değişen dünya şartları artık ülklerin fiiili işgal edilmesine gerek kalmadığını göstermektedir. Tarih kitapları, BM kurulmasındaki en önemli amacın; ülkeleri kendi aralarındaki sorunları şavaş ile çözmelerine engel olmak olduğuyla ilgili bir çok yazı ile doludur. Fakat bunda ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açıktır.
Son döndem ülkelerin arasındaki savaşların şekilleri nicelik ve nitelik yönünden büyük değişimlere uğramıştır. Bir kaç istisnai örnek hariç; fiili işgaller sona ermeye başlamıştır. Savaşların nicelik ve nitelik yönünden değişime uğraması veya işgallerin sona ermesi dünyanın insan haklarına daha saygılı bir yer olmasından kaynaklanmamıştır. Asıl sebep değişen kapitalist düzenin ta kendisidir. Geçmişte ülkelerin işgalinde yatan üç sevep verdi. Ülkeyi işgal ederek belli bir miktar haraca bağlamak, enerji kaynaklarının ülkeye aktarımını ve sömürge haline getirerek asker ihtiyacını sağlamaktı.
Değişen dünya düzeninde; bu üç kaynağı globalleşme adı altında gelişmiş ülkeler tek bir asker kaybetmeden veya bir işgale gerek kalmadan sağlamaktadırlar. Eğer bu sürece direnen ülkeler var ise; ya içten çıkarılan isyanlar ile zayıflatılmakta veya uluslararası bir sorun ile ülkeye müdahale etme fırsatı yaratılmaktadır. Bunun örnekleri yakın tarihte bol miktarda bulunmaktadır.
Gelişmiş ülkeler tabiki savaşa girmek istememektedirler. Bu onlara göre; kaynakların gereksiz olarak kullanılmasına ve karlılık oranlarında düşüşlere yol açmaktadır. O zaman kendilerine direnmeye çalışan, globalleşme adı ile ülkelerini açık birer pazar haline getirmek istemeyen ülkelerin oluşmasına ve halkın bilinçlendirilmesine izin verilmemesine ihtiyaç vardır. Artık son düşman olarak, ulusal kimliğe sahip ülkeler ve halklar seçilmiştir. Bunun çözümü olarak da bu kimliğin gelişmesine izin verilmemesine karar verilmiştir.
Uygulanacak yöntem olarak da : "İnsanı yok etmek isterseniz; bağışıklık sistemine saldırın veya vücudun tanımadığı bir virüsü vucuda enjekte edin. Bir milleti yok etmek isterseniz, orta sınıfın, ulusal sermayenin ve aydınlarının oluşmasına müsaade etmeyin, oluşanları ise ortadan kaldırın" felsefesi kabul edilmiştir.
Yakın tarihimizdeki; sınırlarımız içinde görülen saldırıların arkasında yatan ana sebepte budur. Dayatmacı dış ekonomik kriterler ile sermaye anlamında bu altyapı zaten oluşturulmuştur. Bu sermaye ile aydınların ne ilişkisi var diye sorabilirsiniz. Cevabı çok basit; ulusal sermaye orta sınıfını ve orta sınıfta aydınların yaşayabileceği ortamların oluşmasını sağlamaktadır.
Ulusal sermaye ve orta sınıfına yapılan ekonomik atakların dışında; en haince saldırılar aydınların ortadan kaldırılması amacıyla yapılan katliamlardır. Çünkü saldırıları düzenleyenlere göre; onlar elde edilmesi imkansız kişilerdi. Ve sistemin ele geçirilmesi sırasında arkalarında bıraktıkları izleri takip edebileceklerini bilmekteydiler. Son dönemde MUMCU'nun ve HAPLEMİTOĞLU'nun öldürülmeden önceki kitaplarını bir hatırlayın. Hangi konulara değindiler, bir sonraki hamlelerin ne olacağını söylediler? Okuyun ve söylediklerinin çoğunun nasıl gerçekleştiğini hayretle izleyin.
Bizim talihsizliğimiz diğer ülkelerden biraz daha farklı. Zaten kısıtlı şartlarımız ile çok az aydın yaratmakta ve olanlarına da sahip çıkamamaktayız. Zaten bu yüzden de aydınlar hedef haline gelmektedirler. Acaba yalnızca onlara ateş edenler veya ateş etmeye teşvik edenler mi suçlu. Onları savaş alanında tek başına bırakan bizler; "bir aydının ölmesiyle bin aydın doğar" cümlesini yerine getiremeyen bizler, hiç mi suçlu değiliz. Asıl suçlu biziz ve suçumuzun cezasını da onlarsız olmak ve yeni neslin onlarsız yetiştiğini görerek çekiyoruz.
Keşke bu sevdikleri ülke onları ölümden önce anlayabilse ve arkalarından ağlamasaydı. Mezarının başında bekleyen bir milyon insan yerine kapısında onları hayatta tutabilecek bir kaç kişi olabilseydi.
Yukarda değindiğim kadarı ile aydınların yalnızca araştırmacı yazarlardan oluşan bir kesin olduğu sakın akla gelmesin. Aydın bulunduğu ortamda çağdaş yaşam seviyesine ulaşma amacı ile kendiliğinden harekete geçen ve çözüm üretebilen bütün kimseler olduğunu düşünüyorum. Bu bazen bir hakim, avukat, asker veya bir ev hanımı olabilir. Önemli olan ne olduğundan çok toplum için ne üretebildğini ve topluma bunu aktarabildiğidir.
Hayatımızın bütün aşamalarında bu türlü kişilerin sayılarının az olmasının sıkıntısını çekmiyor muyuz? En basit bir kaç misal size...
Türkiye'de üretim yapan bir çok sanayi tesisi bulunmaktadır. Bunlar milyonlarca parça sanayi malı üretmektedirler. Hiç hatırlıyor musunuz bu ülkede bir malın hatalı üretildiği için geri toplandığını veya gözden geçirilmek üzere ücretsiz olarak servise çağrıldığını. Hadi Türk firmalarını geçin...Türkiye'de yatırım yapan bir çok yabancı sermayeli firma bile tüketici haklarından sınırlarımızdan içeri girdiklerinden itibaren bi haber olmaktadırlar. Kim müdahale edip bu konularda size bilgi verecek!
İnsanların ve ülkelerin size davranış şekillerini toplumsal hareketler belirleyebilir. Irak'ta yaşanan olayları hatırlarsanız. 11 vatan evladı dost ve müttefik bir ülke tarafından gözaltına alındıklarında ülke olarak ne tepki verdiğimizi ne kadar çabuk unuttuk. Bir kaç cılız gösteri ve bir kaç hamasi sözler. Kim toplumsal refleksi ortaya çıkarttı; kim aslında bu çuvalın 70 milyonun başına geçirildiğini anlattı. Kim? Kim?
Durun daha bitmedi. Siz bu hareketin tepkisini veremediniz. Bunu yalnızca dost ve müttefik ülke ile aranızda yaşandığını ve olayın aile içinde kaldığını mı zannettiniz. Hayır; bütün istihbarat örgütleri, terör örgütleri, ülkemizde yaşayan askeri ataşeler, basın mensupları ve zamanı gelince kullanmak isteyebilecek bütün devletler tarihe not düştüler.
Bu olayların ardından ülkemizde seri bombalı eylemler başladı. İnsanlarımızı; maddi ve manevi bir çok değerimizi yitirdik. Vatandaşlarımız Irak'ta kaçırılmaya ve öldürülmeye başlandı. Savaşın içinde olmamamıza rağmen en çok insan kaybeden ikinci ülke durumuna geldik. Nerede ise Irak'ta bir Türk avı başlatıldı. Nerde toplumsal tepki; bunu sırtlayabilecek ve halkı bilgilendirebilecek bir aydın.
Kurumları çözüm üretmeye yöneltecek bir toplumsal hareket olmadan, hiç bir ülkede bir karar çıktığı görülmemiştir. Çünkü bürokrasi denilen sistem; bir kaç kişinin iteklemesi ile harekete geçemeyecek kadar hantaldır. Bunu harekete geçirebilecek tek güç toplumun kendisidir. Gördüğünüz gibi dönüüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz. Toplumu bir yerden emir beklemeden harekete geçirecek oılan kim.
Benim en büyük korkum şu ki; biz toplum olarak mikroplara karşı vücudumuzu koruyan antikorlarımızı kaybettik. Her türlü saldırıya açık hale geldik. Bundan sonra en ufak rahatsızlıklar bile vücudumuzda kalıcı hasarlar bırakacaktır.
Ülkeler artık sınırlarını koruyarak ayakta kalmıyorlar. Ülkeleri ayakta tutan yegane faktör sınırlarının içindeki insanları nasıl koruduğudur. Üç boyutlu bir ortamda yaptığınız yalnızca bir boyutuna hakim olmaksa zaten buda çok zordur.
Dünya değişiyor, toplumlar değişiyor, kurumlar değişiyor. Biz değişmiyoruz. Değişsek bile dışarıdan gelen baskılar sonucu değişiyoruz. Bu sebeple de bizler kendimize, örfümüze, adetlerimize, dinimize ait olmayan bir değişim yaşıyoruz; yani bir şekilde MÜTASYONA uğruyoruz.
M.Y.
|