Siyaset18 Ekim 2005 00:00

İki Şaşkının İbret Dersi - Selim Somçağ

Orhan Pamuk’u CNNTürk’te seyrettiniz mi?   Şaşkın bakışları,   tutarsız cümleleri,  konudan konuya ilgisiz atlamaları,  ağlamaklı sesiyle depresyon içinde,  yılgın,  yenik bir insan portresi çizdi.   Ne yapsın;  birilerinin sözüne kanıp Türk milletine iftira atarak Nobel alacağını sandı.   Fakat o birilerinin verdiği görevi yaptıktan sonra sadece aferin alabildi.  Buna karşılık Türkiye’nin millî refleksleri hâlâ yok edilememiş olduğundan kitaplarını satın alarak kendisini şöhrete kavuşturmuş olan insanların öfkeli tepkisine maruz kaldı,  kendi ülkesinde “sevilmeyen insan” oldu.   Nobel ödülü umutları tamamen suya düştükten sonra da televizyona çıkıp kendini affettirmeye,  toplumda kendisine yönelik tepkiyi azaltmaya çalışması ibret verici.   Bu olaydan çıkarılacak çok ders var;  benim aklıma gelenler şunlar:

1. Batı’nın 400 küsur yıllık bir sömürgecilik tarihi var.   Yönlendirmek istedikleri toplumlarda bu amaçla kullanacakları işbirlikçileri yönetmeyi,  kullandıktan sonra da kağıt mendil gibi buruşturup çöpe atmayı iyi bilirler.   Batı’nın güç odaklarıyla yaltaklanma,  dümen suyuna girme tarzı ilişkiler kurarak bir yerlere varmak isteyenlerin kullanım süreleri bitince akibetleri hep aynı olur.   Aynı Nobel oltasına Türk halk kültürüne yaslanarak şöhret olup da 70’inden sonra Kürtlüğünü keşfeden Yaşar Kemal de atlamış,  10 yıl kadar önce Alman Der Spiegel dergisine Türkiye’nin terörle mücadelesini PKK ağzıyla bir soykırım gibi tasvir eden bir demeç vermişti.   Tabiî görevi bitince o da kadrolu Nobel adaylığından emekli ediliverdi.   Pamuk bu açıdan daha şanslı.   Yaşar Kemal’in 70’li yaşlarda aldığı bu dersi o 40’lı yaşlarında aldı.   Türkiye’de aklı başında kimsenin Batı’la ilişki kurmayalım,  işbirliği yapmayalım,  dediği yok.   Ama birey olarak da,  toplum olarak da bu ilişkileri Atatürk Türkiyesinin yaptığı gibi karşılıklı menfaatlerin gözetilmesi esasına göre yaparsak bir yere varabiliriz.   Yoksa meselâ Türkiye’nin AB sürecinde olduğu gibi yalnızca bir tarafın dediği olursa ilişki sonu gelmez bir taviz verme ve tek yanlı bağımlılık sürecine dönüşür,  kaybeden biz oluruz.   Birey olarak da,  başkalarının bize saygı duymasını istiyorsak önce kendimize saygı duymalıyız.  

2. Pamuk Ermeni soykırımı ve Kürt katliamı iddialarını hâlâ düşünce özgürlüğü adına savunma peşinde.   Ben yarın bizim sokağa çıkıp mahallede geçen yıl işlenen faili meçhul cinayetten yan komşumun sorumlu olduğunu bağıra bağıra anlatmaya başlasam bu düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilir mi?   Eğer elimde herhangi bir delil yoksa,  iddiam mesnetsizse her uygar ülkede iftira ve yargıyı yanıltma suçlarından cezalandırılırım.   Peki bir kişiye mesnetsiz iddialarla iftira atmak ahlâken yanlış ve kanunen suç oluyorsa,  mesnetsiz iddialarla topyekün bir milleti soykırım suçlusu ilân etmek soyut bir düşünce özgürlüğü kapsamında hoş görülebilir mi?   Hele hele doğu sınırımızda bu sözde soykırımı dünyaya tanıtmayı anayasal hedef kabul etmiş,   yine anayasasında Doğu Anadolu’yu “Batı Ermenistan” ilân eden,  ırkçı ve mütecaviz bir Ermenistan varken...   Türkiye’nin Kıbrıs’a meşru müdahalesini bir türlü içine sindiremeyen Batı ne hikmetse bu devletin uluslararası hukuk normlarına aykırı,  başka bir millete düşmanlığı temel ilke edinen anayasasına,  Karabağ’ı hukuksuz işgaline hiç ses çıkarmaz,  buna karşılık sözde soykırım iddiasını her fırsatta dile getirip, parlamentolarından kararlar çıkarıp Türkiye’yi bu kendisine düşman devlete yardım etmeye zorlamaya çalışır.   Aynı Batı neden Anadolu’da her yıl yenileri bulunan,  Ermeni çetelerinin katlettiği,  yanmış Kuran sayfalarıyla gömülmüş Türk kadın ve çocuklarının toplu mezarlarından,  ya da Ermenilerin Ermenistan’dan sürdükleri 300 bin,  Karabağ’dan sürdükleri 700 bin Azerbaycan Türkünden hiç söz etmez?    “Batı düşünce özgürlüğüne çok önem verir” masalına inananlarımız Batı’nın örnek ülkesi İsviçre’nin “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi suç haline getirmesini hangi düşünce özgürlüğüyle bağdaştırıyorlar?   Gafil olmayalım.   Bu konunun düşünce özgürlüğüyle veya “tarihle yüzleşmekle” hiç bir ilgisi yok.   Sözde Ermeni soykırımı iddiası bir siyasî kampanyadır ve bu kampanya Batı’nın Türkiye ve Yakındoğu’daki emperyal planlarını gerçekleştirmek için kullandığı araçlardan biridir.    Bunu dile getirmek,  buna alet olmak Türk milletine saldırmak anlamına gelir.   Elbette bu millet de kendisine saldıranlara kucak açacak değildir.

Son günlerin ikinci şaşkını da Agosçu Hırant Dink.   Kendisini 27 Şubat 2004 tarihinde de “Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermenistan'la kurulacak asil damarında mevcuttur... “ şeklindeki veciz ifadesiyle başlayıp Ermeni kökenli Türk vatandaşlarını Ermenistan muhipliğine davet eden bir yazısı vesilesiyle sitemde konuk etmiş,  söylediği sözlerin pasaportunu taşıdığı ülkeye ihanet sınırlarında gezindiğini yazmıştım.   Dink iki hafta önce bu yazısından ötürü  “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif’ sebebiyle 6 ay hapse mahkûm oldu.   Mahkemede “Bu ülkede beraber yaşadığım insanlara hakaret etmiş olarak onlarla yaşayamam” diye ağlamış.    Pamuk gibi Dink’in de Türkiye’de meydanı boş sandığı,  fakat işlediği fiil mahkeme kararıyla tescil edilince korkuya kapıldığı anlaşılıyor.   Yalnız samimî olarak pişman olduğunu falan sanmayın,  bütün derdi Türk halkının gözünde mimlenmiş olmaktan duyduğu korku.    Ne olur,  ne olmaz, hani...    Bakın Dink 16 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinin Pazar ekinde mahkûm olmasına yol açan kanunu nasıl eleştiriyor:  “Bu ülkede sayısız etnik kimlik var.   Türkü,  Lazı,  Kürdü,  Ermenisi,  Çerkezi,  Rumu var.   Böyle bir yasaya sadece Türklüğü koymazsın.  Ya hepsininin adını koyarsın,  ya da...”

Bu sözler Batı’daki belli odakların soğuk savaş sonrasında Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak için başlattığı psikolojik savaşın tipik unsurlarından biri ve vahim bir yanlış içeriyor.   Etnik gruplar esas olarak dil kıstasına göre tanımlanır.   Dünyada bugün geniş bir tanımlamayla bile en az 2500 dil mevcut.    Bağımsız ülke sayısı ise 190 küsur.   Yani bir ülkeye ortalama 14 dil ya da 14 etnik grup düşüyor.   Tabii kî dağılım çok eşitsiz,   fakat bu rakamlar bir devletin,  dolayısıyla bir milletin tek bir etnik gruptan teşekkül etmesinin kural değil,  ancak istisna olabileceğini açıkça gösteriyor.   Millî devlet kavramının ilk ortaya çıktığı coğrafya olan Batı Avrupa da bu konuda genel kuralın dışında değil.   İngiltere’de İskoçlar,  Galliler,  ayrı dilleri olan Cornwall ve Manx adası sakinleri ve tabiî İrlandalılar halen varlığını sürdüren azınlıklardır.   Ayrıca İngiltere tarih içinde Fransızca konuşan Normanları ve İskandinavca konuşan Vikingleri asimile etmiştir.   Fransa’da ülkenin bütün güney yarısı Fransız devrimine kadar Fransızcadan ayrı bir Latin dili konuşuyordu.   Devrimden sonra izlenen milliyetçi politikalarla kıta Fransasındaki bütün diğer Romans dilleri Fransızca tarafından asimile edildi.    Basklar,  Brötonlar, Korsikalılar ve Alsas-Loren Almanları ise bugün de dillerini koruyan azınlıklar.   Çok kimsenin etnik olarak homojen sandığı Almanya’nın batısında başka bir Cermen dili konuşan Frizler,  doğusunda ise bir Slav dili konuşan Sorblar var.   Almanya her iki gruba da sayıları iyice azalana kadar kültürel asimilasyon politikası uyguladı.   Ayrıca Almanya sınır bölgelerinde kayda değer boyutta Flamanca, Danca ve Lehçe konuşan nüfusu da asimile etmiş durumda.   Bütün bunlarda şaşılacak ya da kınanacak bir şey yok.   Millî devlet insanlığı kabilecilikten,  din,  mezhep,  hanedan devletlerinden kurtararak bugünkü refah,  teknoloji ve insan hakları seviyesine ulaştıran ve hâlâ aşılamayan bir tarihî aşamadır ve esas olarak bir siyasî projedir.    Ortak coğrafya ve tarihî geçmiş sebebiyle çoğunlukla (ama Hindistan örneğinde görüldüğü gibi her zaman değil) millî devletle oluşan millet içinde bir hâkim etnik grup,  daha doğrusu bir hâkim dil vardır ve aynı coğrafya ve tarih içinde bütünleşmiş olan bir halk aynı devlet çatısı altında bu hâkim etnik kimlik ve dil çerçevesinde milletleşir.    Bu süreç millî devlet altında milletleşmenin öncülüğünü yapan Batı Avrupa’da da,  Türkiye’de de aynen böyle olmuştur.   Bu tarihî süreci çok iyi incelemiş ve kavramış olan Atatürk bu yüzden milletimizi her türlü ırkî yakıştırmadan uzak durarak “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”  formülüyle özlü biçimde tanımlamıştır.   Görüldüğü gibi bu formülde milletin esasen siyasî bir kavram olduğu,  millî devletle varlığını bulduğu,  ortak coğrafya ve tarih esaslarına dayandığı,  buna karşılık ırksal bir temele indirgenemeyeceği gibi bilimsel millet tanımının bütün temel unsurları mevcuttur.   Bu formülün tamamlayıcısı millî devletin ve bu devletin vatandaşlığı anlamında Türklük bilincinin yaşayabilmesi için  Türkçenin tek millî dil olarak kabulüdür.   Etnik anlamda Türklük burada Türk millî kimliğinin tarihî temelini oluşturararak hayatî bir rol oynamaktadır,  fakat Türk milleti ve Türk kavmi kavramları özdeş değildir.   Siyasî bir birlik olan Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı olan,  fakat Türk olmayan etnik kökenlerden gelen kişiler de şüphesiz ki Türk milletinin parçasıdır.   

Bu anlayış kuruluşundan beri Türkiye Cumhuriyetinin temel bir ilkesi olmuştur.   Rum ve Ermeni azınlıkların I. Dünya Savaşı ve sonrasında çoğunlukla kendi devletlerine karşı düşman güçlerle işbirliği yapmalarına rağmen bu ilkenin onlara da uygulanması Türkiye tarihi açısından bir yüz akıdır.   (I. Dünya savaşı sonrasında Hıristiyan ülkelerin vatandaşı olan Türk azınlıklara yapılan muamele ise genelde bizimkinin tam tersidir ve yüz kızartıcıdır.)   Bunlar çağdaş dünyanın temel gerçekleridir.   Hırant Dink’i mahkûm eden yasada geçen Türklük de onun iddia ettiği gibi etnik anlamda Türklük değil,   millî anlamda Türklük,  yani Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyetinin şerefi,  haysiyeti ve itibarı anlamındaki Türklüktür.    Dink’in çağdaş dünyanın ve Türkiye’nin bu temel gerçeğinden habersiz görünerek buradaki Türklüğü herhangi bir etnik grup derekesine indirmesi,  Lazlıkla,  Çerkezlikle eşdeğer tutmaya kalkması büyük bir çarpıtmadır ve haddini bilmezliktir.   Dink ve benzerlerinin sırtını sıvazlayan Batılı güçler kendi ülkelerinde çok uzun süre önce olgunlaşan ve hâlâ titizlikle savundukları milletleşme sürecini başka ülkeler söz konusu olduğunda durdurmak,  geriye çevirmek istemektedirler.   Bunun için buldukları en iyi usül sanki bir millet sadece tek bir etnik gruptan teşekkül etmek zorundaymış gibi farklı etnik kökenleri kaşıyarak toplumları parçalamaktır.   Amaç dünyayı Yugoslavya’da olduğu gibi üç beş milyonluk,  kendini savunma yeteneğinden yoksun kukla devletçiklere parçalayarak yönetmektir,  yani emperyalizmin klasik “Böl ve Yönet” ilkesinin uygulanmasıdır.  Dink Cumhuriyet gazetesindeki sözleriyle bu kökü dışarıda etnikçi,  ayrılıkçı propagandaya alet olmuştur.    Bu görüşlere hoşgörüyle bakmak,  bunu insan haklarının veya ifade özgürlüğünün doğal bir sonucu olarak değerlendirmek büyük bir gaflettir.   Son yıllarda yakın çevremizdeki birçok ülkede bu gibi propaganda kampanyalarıyla iktidarlar değiştirilmiştir.   Bu yüzden Türkiye Cumhuriyetinin temelindeki  tam bağımsızlık ilkesine sahip çıkan herkes Dinklere,  Pamuklara karşı uyanık olmalı,  bu kişilerin demokrasi,  insan hakları gibi masumane kılıflarla maskeleyerek dile getirdikleri görüşlerle ülkemiz içindeki barış ve kardeşliğe hizmet etmediklerini bilmelidir.   Umalım ki Türk halkının onlara gösterdiği tepki bu vatandaşlarımızın da akıllarını başlarına almalarına ve içinde yaşadıkları toplumla barışmalarına vesile olur.