Ek protokol sadece başlangıç - Hasan Ünal
Büyük Türk dostu(!) Mustafaolli, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın bile anlayacağı dilden konuştu: ‘Ek Protokol’ü hemen Meclis’ten geçirin ve yürürlüğe koyun’. Ardından ekledi: ‘Ek Protokol konusunda teminat aldım’. Bu Protokol bu Meclis’ten geçmezse müzakerelere başlanmayacak. 3-4 Ekim gecesi başlayan müzakereler değil miydi zaten? Hayır değildi, tarama süreciydi ve devamı pek çok şartın yerine getirilmesine bağlı. Bu şartların Kıbrıs’la ilgili bölümlerine kısaca bir göz atmak, vaziyetin ne derece vahim olduğunu ortaya koyuyor. Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Kıbrıs ile ilgili ilk şart Türkiye’nin müzakerelerde katedeceği mesafenin nelere bağlı olduğunu izah ettiği bölümde ortaya konuluyor. symbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cenaabilify abilify alkohol abilify
Ek Protokol’ün onaylanmasıyla birlikte bu şartların ne anlama geldiğine bakacak olursak, Rumlara önce liman ve havaalanlarımızı açacağız. Ardından da Rumlar Ankara’da büyükelçilik açmak da dahil olmak üzere taleplerle karşımıza çıkacaklar. Çünkü kendileriyle ikili ilişkilerimizi normalleştirmemiz isteniyor. Bu arada Türkiye’nin üye olmasına kadar geçecek sürede, üçüncü ülkelere yönelik bütün politikalarımızı ve uluslararası örgütlerdeki tutum ve tavırlarımızı AB üyesi ülkelerin politikaları ve tavırlarıyla uyumlu hale getireceğiz. Buna, AB üyesi ülkelerin uluslararası örgütlere üyelikleri de dahil.
Yani Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ihtilafta AB tarafı Ermenistan’dan yana tavır koyarsa, biz de aynısını yapacağız. Ayrıca Kıbrıs konusunda da aynı şeyler geçerli. Bu arada Rumların NATO ve OECD gibi bizim üye olduğumuz ve Rumların girmesine izin vermediğimiz yerlere dahil olmalarının da önü açılmış. İngiltere’nin bu konuda Konsey’in rızasıyla yaptığı açıklamanın yakında Lipponen mektubu gibi unutulması muhtemel.
Bu arada 11. maddede anılanların da doğrudan Kıbrıs meselesiyle alakalı olduğu ortada. Burada Türkiye’nin üyeliği halinde daha evvelden imzalamış olduğu ve AB müktesebatı ile uyumlu olmayan bütün uluslararası anlaşmaların geçersiz farzedileceği yazılı ki, buna KKTC ile yaptığımız bütün anlaşmaları dahil edebiliriz. Çünkü KKTC AB müktesebatına aykırı ve AB müktesebatı Kıbrıs’ta sadece bir devleti yani Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla Rumları tanıyor. KKTC topraklarını ise ‘Kıbrıs Cumhuriyetinin etkili kontrolünde olmayan topraklar’ olarak anıyor.
Bu çerçevede sadece bizim KKTC ile yaptığımız anlaşmalar değil 1959 ve 1960 antlaşmalarının da AB müktesebatına aykırı olduğu iddia edilebilir. Ayrıca yedinci maddede anılan ve Türkiye’nin üçüncü ülkelere yönelik politikalarını AB ülkelerinin politikaları ile uyumlu hale getirmesi ameliyesi her halükarda Kıbrıs’ı da kapsayacak şekilde kullanılacaktır. Yani bizden Kıbrıs politikamızı değiştirmemiz istenecek ve aksine davrandığımız takdirde, müzakerelerin kesileceği tehdidi öne sürülecektir.
AB’nin geçenlerde yayımladığı karşı deklarasyonda bahsettiği emredici hükümlerin hepsinin de Türkiye açısından bir mecburiyet olduğu hükme bağlanmış. Bu tür deklarasyonlar da müktesebatın parçası olmuş. Avrupa Parlamentosunun kararları da... Ve bütün bunları niye yapacağız? İçi boş ve kötü bir özel statüyü elde etmek için. Ve öyle bir statüyü elde etmek için de yaklaşık yirmi sene boyunca AB’nin yalvarma odasında canımız çıkacak.
Oysa Abdullah Gül 1995’de AB hakkında Refah Partisi adına konuşurken ne kadar doğru şeyler söylemiş. Şimdi de bunları gördükçe içi cız ediyordur, eminim. Ama maalesef çok geç. Bu süreç onları da, partilerini de mahvedecek. Ama Türkiye’ye yazık oluyor.