Ya AB Süreci, Ya Kıbrıs - Selim Somçağ
3 Ekimde AB’nin Müzakere Çerçeve Belgesi olarak Türkiye’nin önüne koyduğu metin bizim gibi yıllardır AB’nin Türkiye’ye yönelik stratejisinin Türkiye’yi üye olarak içine almak değil, “Dediklerimi yaparsan şeker veririm” diye kandırarak Türkiye’yi AB’nin bir uydusu haline getirmek olduğunu söyleyenleri fazlasıyla teyit etti. AB-Türkiye ilişkilerinde gelinen son noktadan sonra hâlâ Türkiye’nin AB’ye tam üye olabileceğine ve AB’nin Türkiye’ye yönelik tutumunun daha önce üye yaptığı ülkelere yönelik tutumundan farksız, dürüst ve samimî olduğuna inanabilmek için ya konunun ayrıntılarından tamamen habersiz ya da çok saf olmak lâzım.cialis sample coupon prescription card discount cialis manufacturer coupon
Her şeyi bir kenara koysak bile, serbest dolaşımsız tam üyelik olur mu? 17 Aralık 2004 Brüksel belgesinde AB’nin Türkiye’ye serbest dolaşım, yapısal uyum fonları ve tarım sübvansiyonları konusunda kalıcı kısıtlamalar getirebileceği açıkça yazılmıştı. Bu tespit Müzakere Çerçeve Belgesinde de aynen tekrarlanıyor. Esasen serbest dolaşım hakkı, yapısal uyum fonları ve tarım sübvansiyonları dışında Türkiye’nin AB üyeliğinden elle tutulur başka bir yarar sağlaması da söz konusu değil. Kısacası, AB Türkiye’ye müzakere yolunu açarken aynı anda üyelik hedefinin içini boşaltarak zaten süreci bir tek yanlı taviz koparma işlemine dönüştürdüğünü açıkça ilân etmişti. Bu gerçek apaçık ortadayken Türkiye’de 17 Aralık sonrasında geniş kesimlerin hâlâ Türkiye’nin tam üyelik şansına sahip olduğuna inanabilmeleri gerçek bir psiko-sosyal sendrom. Ama devekuşu politikasıyla gerçeklerden kaçmak mümkün olmuyor. İşte 17 Aralıktan sonra 3 Ekim belgesinde de aynı kalıcı kısıtlamalara yer verildiği gibi AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn dün Kayseri’de gazetecilere Türkiye’ye yönelik serbest dolaşım kısıtlamasının daimî olabileceğini açıkladı. Artık bütün bunlardan haberdar olup da hâlâ AB’ye tam, eşit ve onurlu üyelikten söz edebilenleri klinik vaka olarak değerlendirmek gerekir.
Bu işin alma tarafı. Bilançonun bu tarafında hep kısıtlamalar var, ayrıca Gümrük Birliği tazminatında olduğu gibi AB’nin söz verdiği halde çeşitli bahanelerle yerine getirmediği malî yardım taahhütleri var. Çerçeve Belgeyle Türkiye’nin AB’den herhangi bir malî destek alabilme ihtimali de bir anda 2014 sonrasına atıldı. Bilançonun verme tarafında ise ardı arkası kesilmeyen talepler ve bu talepleri yerine getirmek için birbiriyle yarışan Türk hükümetleri var. AB’nin Türkiye’den istediği taviz listesine Çerçeve Belgeyle yeni ve hayatî tavizler eklendi. Her şeyden önce bu belgede Türkiye’nin Avrupa Adalet Divanı kararlarını ve AB çerçevesinde kabul edilen her türlü anlaşma, karar, bildiri ve hatta tavsiyeyi, hukukî bağlayıcılığı olsa da olmasa da kabul etmek zorunda olduğu gibi Türkiye’yi AB’nin bir sömürgesi, siyasî kölesi haline getirecek bir hüküm var (Madde 10). Bu tanımın içine Avrupa Parlamentosundan çıkan sözde Ermeni soykırımından başlayıp Türkiye’de çeşitli azınlıklar yaratılmasına, bunlara siyasî haklar tanınmasına, Fırat ve Dicle’nin uluslararası yönetime açılmasına kadar giden, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsız ve hükümran bir ülke olarak varlığına son verecek sayısız karar da dahil. Tabiî AB şu anda bu konuların hepsini kurcalayacak değil. Hatta şu anda bunu ve benzer tuzaklı maddeleri kurcalarsanız AB yetkilileri kaçamak cevaplar veriyorlar, çünkü halen Türkiye’deki güç dengesinin bütün bu tavizleri aynı anda koparmalarına elvermeyeceğini biliyorlar. Nasıl olsa Türkiye belgeyi kabul etmiş. Şartların olgunlaşması beklenecek, tavizler salam politikasıyla, Türk halkını uyandırmamaya çalışarak adım adım alınacak. Türkiye’ye bir üyelik tarihi verilmediği için müzakerelerin tavizlerin hepsi alınmadan sona ermesi diye bir tehlike de yok!
Şu anda namlunun ucunda duran bir konu ise acil: Kıbrıs. AB bir an önce Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmaya, Kıbrıs’taki Türk varlığını sona erdirmeye kararlı. Hükümet Ankara Anlaşması Ek Protokolünü imzalayarak Kıbrıs Rum Yönetiminin Türkiye tarafından tanınması için ilk adımı atmıştı. Daha sonra bir deklarasyonla Ek Protokolün imzalanmasının Kıbrıs Rum Yönetiminin tanınması anlamına gelmediğini açıkladı ve sözlü olarak da KKTC’ye yönelik ambargo kaldırılmadıkça Türkiye’nin havaalanı ve limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmayacağını belirtti. Yani aklınca “Ne şiş yansın, ne kebap” yaptı. Bunun sürdürülemez bir pozisyon olduğu belliydi. 26 taraflı bir uluslararası anlaşmaya imza koyduktan sonra kendi başkentinizde yayınladığınız tek taraflı bir deklarasyonla bu anlaşmanın getirdiği yükümlülüklerden kaçabilir misiniz? Nitekim AB 21 Eylülde yayınladığı karşı-deklarasyonla bu deklarasyonun hiç bir hukukî geçerliliği olmadığını, Türkiye’nin Ek Protokolü derhal Rum kesimi için de uygulamaya koyması gerektiğini, ayrıca katılım sürecinde bütün üye ülkelerin tanınmasının şart olduğunu belirtti. Çerçeve belgenin 6. Maddesinde de Türkiye’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” ile ilişkilerini normalleştirmesi, yani bu ülkeyi tanıması müzakerelerin devamının önşartlarından biri yapılıyor. Kısacası, AB bana göre Türkiye’ye hiç bir zaman hiç bir şey vermeden, en iyimser ABcilere göre de 2014’ten önce Türkiye’ye hiç bir şey vermeden Türkiye’yi en kısa süre Kıbrıs’tan tasfiye etmek istiyor.
Olli Rehn ziyaretinde bu konuya da açıklık getirdi ve Ek Protokolün bir an önce TBMM’de onaylanmasını, havaalanı ve limanların Rumlara açılmasını istedi; aksi takdirde müzakerelerde ilgili bölümlerin açılmayacağını söyledi. Hükümet zaten Ek Protokolü Meclise getirmeye hazır; buna bir itirazı yok. Ancak Kıbrıs’ın bir hiç uğruna elimizden kayıp gitmek üzere olduğunu fark eden bazı iktidar milletvekillerinin de desteğini alabilmek için Protokolü Meclise daha önce yayınladığı “Rum kesimini tanımıyoruz” deklarasyonuyla beraber getirmeyi planlıyor. Bu sonuç vermeyecek yeni bir “Ne şiş yansın, ne kebap” manevrasıdır. Ek Protokol Meclisten geçince havaalanı ve limanlar Rumlara açılacak. Tanımadığınızı iddia ettiğiniz bir ülkenin pasaportunu taşıyan insanları ülkenize kabul etmeye başlayacaksınız. Türk toprağına ayak basan bu kişiler burada çeşitli vatandaşlık işlemleri için diplomatik temsilcilik arayacaklar. Bu durumda Kıbrıs Rum Yönetimine Türkiye’de diplomatik temsilcilik açma imkânı tanımazsanız Rum Yönetimi bu konuda Avrupa Adalet Divanından Türkiye aleyhine bir kararı rahatlıkla çıkartır. Zaten siz 3 Ekim tarihli Müzakere Çerçeve Belgesini kabul ederek müzakerelerin devamı için Avrupa Adalet Divanının bütün kararlarına, hatta AB bünyesi içinde alınacak hukukî bağlayıcılığı olmayan kararlara dahi uymayı taahhüt etmiş durumdasınız. Bu durumda Ek Protokolle beraber “Tanımama Deklarasyonunu” da Meclisten geçirmeniz hiç bir şeyi çözmez. Üç gün sonra Müzakere sürecine elveda demek veya Meclisten yeni bir karar çıkararak tanımama deklarasyonuyla tükürdüğünüzü yalamak zorunda kalırsınız. Mevcut durumda muhtemelen ikincisi olur, ve adadaki 30 bin Türk askerine rağmen Kıbrıs göz göre göre Türkiye’nin ellerinden kayıp gider.
Kıbrıs’taki köprübaşını kaybeden bir Türkiye’nin muhtemel bir Türk-Yunan çatışmasında donanmasını Akdeniz’e çıkarması, Kerkük-Yumurtalık, Bakü-Ceyhan boru hatlarının denize çıkışlarını, İskenderun limanını, hatta bütün Akdeniz sahilini ve Güneydoğu Anadolu'yu savunması son derece güçleşir (Batı ülkelerinin çizdiği Kürdistan haritalarında bu hayalî ülkenin İskenderun’dan denize açıldığını hatırlayalım). Kıbrıs Rum Kesiminde İngiltere’nin ABD ile ortak kullandığı iki büyük üssünün varlığını da unutmayalım. Türk askerinin çekilmesiyle bunlara kıta Avrupasının askerî üsleri de eklenecek ve ada bu güçler için bir dikensiz gül bahçesi olacaktır. Doğru, AB ve ABD ile savaş halinde değiliz, ayrıca NATO içinde müttefikiz. Buna karşılık bir yandan Yunanistan’la sınır ihtilâflarımız sürüyor, Adalar Denizi semalarında jetlerimiz Yunan jetleriyle kapışmaya devam ediyor, öte yandan ayrılıkçı terör yeniden tırmanıyor. Bu mücadelelerde AB ve ABD’nin bizden çok hasımlarımıza destek verdiğini Mısır’daki sağır sultan da biliyor. Ayrıca Kıbrıs sadece Türkiye’nin kendi meselesi de değil. Batılı olmayan dünya, özellikle İslâm dünyası Kıbrıs harekâtını yakın tarihte Müslüman bir ülkenin bir Batı ülkesinin gasp etmeye kalktığı haklarına silahla sahip çıkabilmesinin tek örneği olarak görüyor. Bugün dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olmasına rağmen Kıbrıs’ı masabaşında kaybeden bir Türkiye’nin başta Karabağ meselesinde Türkiye’nin desteğine bel bağlayan Azerbaycan olmak üzere Türk dünyasında, Ortadoğu’da, Avrasya ülkelerinde kaç kuruşluk prestiji kalır? Bugünkü dünya şartlarında Kıbrıs’ı yalnızca boş vaatler karşılığında Yunanistan’a ve Batı’ya kendi elimizle teslim edersek gelecek nesiller bunu inanılmaz bir gaflet olarak göreceklerdir. Ek Protokolün Meclisten geçmesi bizi Kıbrıs’ın kaybedilmesinde dönülmez bir yola sokar.