AB6 Ekim 2005 00:00

Post modern işgal - Oya Akgönenç

Kabul edilen Çerçeve anlasmasında, Türklerin eli-kolu iyice bağlandı. Her türlü şarta evet dedirtildi ve ancak böylece bekleme odasına alınabileceği söylendi. Müzakerelerin kendisi ise taramalar ve prosedürler belirlendikten sonra belki 2007’de başlayacak.Üstelik, ne acelemiz var efendim? Söz aldık ya, bu gözümüzde büyüttüğümüz, “Medeniyetler Projesine” bir köşeden gireceğiz ya, (yarım alınma bile olsa, 35-40 yıl sonra bile olsa) sözü verildi ya, artık gam yemeyiz. Bunca küçültücü teklifi yuttuktan sonra olay bitti sanmayın. Daha bunların mürekkebi kurumadan, Fransa, “Türkler büyük bir kültür değişim ve reformu yaşamak zorundalar. Ancak ondan sonra AB’ye ayak uydurmaya başlayabilirler” demez mi? Der. Efendim, der! Her talebe ‘evet’ diyen bir gurup bulmuşlar, dayattıkça, dayatıyorlar. Tüm müzakerelerin sonunda, Fransa ile Avusturya mutlaka referanduma gideceklerini şimdiden açıkladılar bile.cialis coupons printable blog.suntekusa.com discount prescription drug cardnaproxennatrium go naproxen kruidvatfusidinezuur voetschimmel fusidinezuur creme fusidinezuur acnecleocin 150 mg mattnichols.co.uk cleocin 300 mgclaritin mazilo claritinekombo claritin mazilo

Bugünlerde yaşananları nasıl tarif etmek gerekir, bu oldukça zor bir durum. Hergün gündem değişiyor ve her gün millet yeni bir sürprize uyanıyor.
Sahte Zafer:
AB Müzakere Çerçevesi Dokümanı bize verildiğinde tam olarak halka anlatılmadı bile. Bu konuda yapılan tüm itirazlar ve yazışmalar sonuna kadar bir devlet sırrı gibi korundu. Medya nerede ise 24 saat kapılarda nöbet beklemesine rağmen sonunda Lüksemburg’a uçmaya hazırlanan yetkililerin medya’ya ve dolayısı ile halka yaptığı açıklama tarihi bir açıklama olarak arşivlere geçti: Yetkililer, son derece veciz (!) bir ifade ile Fransızcadan alınan bir atasözü ile durumu özetlediler: “Sosisle, Siyasi anlaşmalar halkın önünde yapılamaz!”.  Buyrun bakalım, bundan daha anlamlı bir açıklama düşünebilir miydiniz?
Türk hükümetinin tüm itirazlarına rağmen, verilen Müzakere Çerçeve Anlaşması’nın (MCA) özünde, PEK BİRŞEY DEĞİŞMEDİ.

Büyük zafer gibi gösterilen “İmtiyazlı Ortaklık” sözcüğünün kaldırılması bile boş bir jestti. Onun yerine, onun tüm şartlarını anlatan bir tarif yazıldı, o kadar. Adeta halkı kandırmak için lisan ve ifade değişikliği yapıldı. Tüm bu gayretler asla AB için değil, tamamen Türk kamuoyu için bir “gösteri” idi.
Kabul edilen Çerçeve anlasmasında, Türklerin eli-kolu iyice bağlandı. Her türlü şarta evet dedirtildi ve ancak böylece bekleme odasına alınabileceği söylendi. Müzakerelerin kendisi ise taramalar ve prosedürler belirlendikten sonra belki 2007’de başlayacak.
Üstelik, ne acelemiz var efendim? Söz aldık ya, bu gözümüzde büyüttüğümüz, “Medeniyetler Projesine” bir köşeden gireceğiz ya, (yarım alınma bile olsa, 35-40 yıl sonra bile olsa) sözü verildi ya, artık gam yemeyiz.
Bunca küçültücü teklifi yuttuktan sonra olay bitti sanmayın.

Daha bunların mürekkebi kurumadan, Fransa, “Türkler büyük bir kültür değişim ve reformu yaşamak zorundalar. Ancak ondan sonra AB’ye ayak uydurmaya başlayabilirler” demez mi? Der. Efendim, der! Her talebe ‘evet’ diyen bir gurup bulmuşlar, dayattıkça, dayatıyorlar.
Tüm müzakerelerin sonunda, Fransa ile Avusturya mutlaka referanduma gideceklerini şimdiden açıkladılar bile. Bir tek “hayır” referandumu, Türkiye’nin asla AB’ye girmemesini sağlamaya yetmektedir.
Bunlara karşılık. Devletin başındakiler hâlâ, “başımızı dik tuttuk, milletin çıkarlarını milim, milim koruyarak bu toplantıları atlattık. Bize karşı çıkanlar utansın, çirkin tavır alıyorlar” demezler mi?  Başlarını dik tuttular ise, AB’nin daha ne gibi tavizler istediğini doğru duymak içindir çünkü ortada başka dik tutma sebebi yoktur. Evet, Milletin de hakkını sadece milimetre olarak korumuşlardır. Yani, işin özünde hiçbirşey veya değişiklik yapamamışlar, sadece, kendilerine verileni almışlardır.
Ama, bu arada, Türk halkına, “Hava” atıp, zafer gösterisinde bulunurken galiba, herkesin de bu boş, heyecanlı konuşmalara kanıp, bayram edeceğini sandılar. Nedense, bu dökümanların İngilizce ve Fransızca metinlerinin başkaları tarafından bulunup, okunacağına ihtimal vermediler. Ne denir ki?

Baskı ve Taktikler:
Medyaya inanılmaz bir baskı uygulanıyor ve sonunda medya sadece hükümete ve her yaptığına methiye düzen hale getiriliyor.
Bir de, ne olursa olsun Batı devletleri ve şirketleri ile büyük birlikteliği isteyen bir gurup yazar-çizer mevcut. Onların bulup, sürekli ekranlara taşıdıkları  “aydınlar” sayesinde, ekranlarda da aynı tip bir hava yaratılmış durumda. Başka şekilde düşünen veya olayları sorgulamak isteyenler için fazla imkan kalmamış ancak yabancı bir ülkeye gidip, orada TV’ye çıkabilirlerse dertlerini belki anlatabilirler. Arada kalan bir avuç, cesur ve  hakikatleri konuşan, yazan ve yayın yapanların seslerini de halkın çoğunluğu duyamıyor. Sonuçta kitleler, “neden muhalefetin sesi çıkmıyor?”, “demek, herşey yolunda” diyor.! Buyrun siz cevap verin. Böylesine Demokrasi ve fikir hürriyetinin yaşandığı bir ortamda ne demezsin ki?
Buna karşılık, hükümetin fikir ve icraatlarına karşı çıkan veya sorguluyan herkes, kim olursa olsun, kaç kişi olursa olsun, hep “marjinal guruplar” olarak tarif  ediliyor. Hayli garip bir demokrasi anlayışı.

Post Modern İşgal: 
AB gürültüsü koparken, ülke içinde inanılmaz bir “özelleştirme” ve “satış” furyası yaşanıyor. Özelleştirmenin ana gayesi, kâr getirmeyen ve yük olan tesislerin satışı ve devletin yükünün azaltılmasının sağlanmasıdır. Türkiye’de ise bunun tam aksi yapılıyor. Üstelik çok iyi işleyen veya kâr getiren veya çok stratejik önemi olan tesisler haraç-mezat satışa sunuluyor. Elden çıkartılıyor. Gidiyor! Kontrollari elden gidiyor. Medya yine soruyor: “efendim, bu tesisler kâr getiriyor, acaba neden satılıyor?” üstelik bu tesislerin tümü de, halkın parası ile, onlardan  alınan vergilerle yapılmış ve geliştirilmiş. Bu sorulara  hükümet yetkililerimiz, yine son derece veciz ve devlet adamına yakışır bir şekilde cevap veriyorlar: “babalar gibi satarım”.  Herhalde herkes yanılmış olmalı, biz bu malları devletin, milletin, ammenin zannediyorduk ama meğer sattıkları onların kendi babalarından kalma  miraslarıymış, bilmiyorduk. Şimdi anlaşıldı. Hakikaten de “sosisle, siyaset halkın önünde yapılmaz” mış. Fransızlar doğru demişler.

Müthiş bir başarı(!) ile bu en güzel kuruluşlar, iletişim ve enerji kaynakları yabancılara satılıyor. Limanlar elden çıkarılıyor, Galata, Karaköy yabancılaştırılıyor. Pardon, Avrupalılaştırılıyor. Enternasyolleştiriliyor!    Acaba diyor insanlar, bunlar Avrupa devlet ve şirketlerini memnun etmek, onlari tatmin etmek, korkularını yatıştırmak için mi onlara satılıyor?. Yok canım, böyle bir şey olabilir mi? Bu yine şu “marjinal gurupların” hayal mahsulu olmalı. Küreselleşen bir dünyada bu  normal bir iş. Bu verimli tesisler güçlü, paralı yabancıların eline geçmeyecek de, kıl-kuyruk dar gelirli mahalli gurupların eline mi bırakılacak? Nasıl olsa yakın bir gelecekte (35 ile 70 yıl içinde) AB üyesi olacağız.  Bu rakamın açılımı şöyledir: Çerçevenin 35 bölümü vardır. Herbirinin başlaması ve tamamlanması için 25 üyenin hepsinin evet demesi gerekmektedir. Her bölüm, bir veya iki yıl sürebilir. Dolayısıyla 35 veya 70 yıl içinde tamamlanabilir.  Tabii, en son yapılacak referandumlarda da “evet” çıkarsa. Ve,  AB, Türkiye’yi, yapacagi büyük kültürel (dini) reformlardan sonra  “hazmedebilirim” derse. Kendi ifadeleri böyle. Göruyorsunuz ya, ortada  telaş ve endişe edecek hiç bir şey yok.

Arsalar satılıyor, tarlalar satılıyor, limanlar satılıyor, portlar elden çıkıyor. İletişim kanalları yabancılara teslim ediliyor. Ulaşım yakında onların olacak. Şimdilik enerji kaynakları hallediliyor. IMF desteğindeki program çerçevesinde yapılan ödeme planları ve buna gönderilen paralar bir yerlerden gelmeli, hazır AB devletlerinin de bizde o kadar emeği geçmiş, Türkiye’yi kapıya bağlamayı başarmışlar artık hak ettiler, gelip bizim, limanlarımızı, madenlerimizi, enerji kaynaklarımızı da idare ediversinler.
Eskiden ordular gelirmiş, işgal olurmuş ve ondan sonra bunlar gerçekleşirmiş. Şimdi ise güle oynaya, bayram havalari içinde anlaşmalar yapılarak aynı işler yapılıyor. Ne de olsa artık Türkiye Post Modern bir işgal yaşıyor.   Günaydın.!