AB30 Eylül 2005 00:00

Avrupa’nın gerçek yüzü - Muharrem Bayraktar

Avrupa Parlamentosu Türkiye’ye tarihi bir gol attı. “Bize asla güvenmeyin” dercesine,3 Ekim müzakerelerine başlamak için Ermeni soykırım safsatalarını devlet olarak kabul etmemiz gerektiği şartını oylamaya sunarak kabul etti.AKP hükümeti daha bir kaç ay önce, “3 Ekim’de önümüze hiç bir önşart koyamazlar, koyarlarsa kalkıp gideriz” derken daha şimdiden şartlar sıralanmaya başladı.Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin Ek Protokolde sözümona “Rumları tanımadığı” şerhini koyduğu metni de oylamadı, “Rumları resmen tanı öyle gel” mesajını verdi.levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesescitalopram i alkohol escitalopram tbl escitalopram i alkoholrenovation vejle renovation skive renovacialis sample coupon prescription card discount cialis manufacturer coupon

Avrupa Birliği’nin aldığı bu kararlarda kendi içinde elbette çok büyük bir tutarlılık var.
Çünkü AB dün ne diyorsa, bugün aynı şeyi söylüyor.
Hem AB’ye girmek isteyeceksin, hem 25 üyeye ulaşmış AB’nin yeni oluşumunda “tamam 24’ünüzü tanıyorum ama, Rumları tanımıyorum” diye naneler döktüreceksin. Hem de aynı Ek Prototokolde Gümrük Birliği’nin genişletilmiş şeklini kabul ettiğine imza koyacaksın.
AB diyor ki, “Rum Kesimi bir devlettir. Biz şerh filan anlamayız. Bize verdiğin ‘Rumları tanıyacağız’ sözüne açıkça sahip çık, kamuoyunu oyalamak için saçma sapan şerh metinleriyle bizi oyalama.”

Yine AB diyor ki, “Hem Başbakan’ın ve bakanlarınızın yer ve yön göstermesiyle üniversitelerinizde soykırımı kabul eden konferanslar yaptırıyorsunuz, hem de Avrupa ‘soykırımı kabul edin’ deyince topu taça atıyorsunuz. Soykırımı tanıyın öyle gelin.”
AB’nin her iki tavrında da tutarlılık var. Şartlar ne olursa olsun, Türkiye’ye bakış açısını değiştirmediğini vurguluyor açıkça.
17 Aralık 2004 zirvesinde Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesine “evet” diyen Avrupa Parlamentosu üyelerinin boy boy fotoğrafları yayınlanmıştı gazetelerde. “Bizim AB sevdalıları” o tablo ile dört köşe olmuşlardı. “İşte Avrupa bizi bağrına bastı” diye sevinç çığlıkları atmışlardı.
Avrupa Parlamentosu elbette tarih verecekti. Eğer vermeseydi, böylesine ağır şartları Türkiye’nin önüne getirerek zemini hazırlayabilir miydi? “Al uyduruk bir müzakere tarihi, otuz yıl daha Avrupa kapılarında oyalan, bir hayal uğruna soykırımdan Rumların tanınmasına, azınlık haklarından Heybeliada’ya kadar yüzlerce şartı kuzu kuzu yerine getir.”

17 Aralık’taki bu cılız ışıkla Türkiye’yi daha uzun yıllar oyalayabileceğini, taviz üstüne taviz koparacağını çok iyi hesap etmişti AB.
Başbakan Erdoğan ise, “bu karar bizi bağlamaz!” diye kendi kendini kandırıyor.
Avrupa Parlamentosu’nun kararı bizi bağlamaz da Tanzanya’yı mı bağlar?!
Avrupa Parlamentosu’nu sadece bir danışma organı olarak görenler fena yanılıyorlar.
Avrupa Birliği’nin oluşum sürecinin ilk aşamalarında yalnızca bir danışma organı olduğu doğrudur. Ancak zamanla rolü değişti. 1986 yılındaki Tek Senet, 1992’deki AB Anlaşması, 1997’deki Amsterdam Anlaşması ile Avrupa Parlamentosu’nun kapsamı genişletildi, yetkileri artırıldı.
Günümüzde yeni üyelerin kabulünde, diğer ülkelerin ortaklık anlaşmalarının imzalanmasında, bütçenin kabulünde Avrupa Parlamentosu’nun onayı gerekiyor.
Başbakan boşuna kendini kandırmasın. Bu kararlar Türkiye’yi direkt bağlıyor.
Ya yol yakınken dönün, ya da hazin sonu görün.