Ne hallere düştük - Hasan Ünal
O kadar fazla ki, yazıya başlamadan evvel müzakere çerçeve belgesini ele almayı düşünüyordum. Tam başlarken Avrupa Parlamentosu’ndan gelen haberleri gördüm: Psikolojik harekatın önemli unsurları olan gazetelerimiz (!) bile haberi internet nüshalarında ‘Avrupa Parlamentosu’ndan Türkiye’ye: Ermeni Soykırımını tanı’ şeklinde vermek zorunda kaldılar.Bundan Başbakan Erdoğan ve Abdullah Gül çok memnun olmuşlardır herhalde. ‘Ermenileri kestik, aslında dedelerimiz birer caniydiler’ diyenlerin konferansının yapılabilmesinden fevkalade memnuniyet duymuşlardı. Bu talebi yerine getirmek de onlara iyi yakışır doğrusu. Ama Türk milleti bu suçlamayı kabul etmez ve etmeyecektir. Aslında Ermeni soykırımı iddiaları önümüzde duruyordu. Bu talepler 6 Ekim günü yayımlanan ilerleme raporlarında yer almıştı. O gün yayımlanan üç belgeden biri olan ‘Etki Raporu’ hem Ermenistan ile sınırımızın derhal açılması talebini içeriyordu hem de Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye tarafından bütün Ermenileri tatmin edecek bir tarzda kabullenilmesini istiyordu. acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada
Daha sonra 15 Aralık günü Türkiye’ye tarih verilmesini isteyen Avrupa Parlamentosu’nun zehir zemberek kararı diğer bir çok hususa ilaveten Ermeni soykırımı iddialarını da içermekteydi. Ve bu karar 17 Aralık Avrupa Konseyi yani AB zirve sonuçlarında da yer almıştı. AB zirvesi o kararında ‘Avrupa Parlamentosu’nun almış olduğu kararı memnuniyetle not’ etmekteydi.
Hatta 1987’de Avrupa Parlamentosu’nun ‘Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmelidir’ şeklinde aldığı ilk karardan beri bu husus Türkiye için bir şart haline gelmişti; ancak bizimkiler her zaman ‘Avrupa Parlamentosu’nun kararları bizi bağlamaz’ gibi ifadelerle işi geçiştirmeye çalışmışlardı. Şimdi de muhtemelen aynı lafları edecekler. ‘Avrupa Parlamentosu’nun aldığı karardır; zirve kararlarına geçmeden bir önemi yoktur’ diye tevile girişeceklerdir; ancak mesele o kadar basit değil.
Kaldı ki, zirve kararı olacak olan müzakere çerçeve belgesi de bizim hükümetin kabul edemeyeceğini daha önceden defaatle söylediği bir çok hususla doldurulmuş durumda. Mesela AB geçen hafta bir deklarasyon yayımladı. Bu, aslında, bizimkilerin KKTC’nin idam fermanı olan Ek Protokol’ü imzalarken yayımladığı tek yanlı deklarasyona karşı bir deklarasyondu ve tam da ‘al sana deklarasyon neymiş bir gör bakalım’ tarzında hazırlanmıştı.
Limanlarımızı ve havaalanlarımızı derhal Rumlara açmamızı isteyen, müzakere sürecinde Rumların tanınması gereğinden bahseden ve Rumlarla ilişkilerimizi normalleştirmemizi talep eden bu deklarasyona da aynı geyik muhabbeti yapıldı. ‘Efendim bu deklarasyon tek yanlıdır ve neticede bir deklarasyondur, bağlayıcı değildir’. Biz de o zaman ‘pekiyi, bizim yayımladığımız deklarasyon tek yanlı değil miydi’ sormuştuk.
Şimdi hazırlanan müzakere çerçeve belgesi sanki inadına tasarlanmış gibi. Bizimkilerin kabul etmeyeceklerini söyledikleri ne varsa hepsi çerçeve belgede yer almış. Çünkü çerçeve belgede Türkiye’nin AB müktesebatına kayıtsız şartsız uymak zorunda olduğu söylendikten sonra, bu müktesebatın nelerden oluştuğu açıklanmış. AB dönem başkanlarının yayımladığı deklarasyonların bu müktesebatın bir parçası olduğu da belirtilmiş. Yani AB’nin yayımladığı deklarasyon en bağlayıcı belgelerden biri haline getirilmiş.
Onunla da yetinilmemiş. Kıbrıs konusunda ilave tavizler de metine yerleştirilmiş. Kıbrıs Rumlarının NATO’ya ve başka kurumlara girişine itiraz etmememiz gibi. Tam yazıyı bitirirken internette Abdullah Gül’ün İngiltere dışişleri bakanına ‘oyuna gelmeyeceğiz; çerçeve belge metnini görmeden oraya gelmeyiz’ dediği haberlerini okudum. Ve kendi kendime güldüm: Sayın Gül siz nasıl olur da oraya gitmezsiniz. Şakayı bırakın Allah aşkına. Sizin ve partinizin bu teslimiyetçi politikalarda geriyi dönüşü kalmadı. Oraya gidecek ve söylenenleri yine kabul edeceksiniz. Bu kadar teslimiyetçilikten sonra sizin blöfünüzü kim ciddiye alır???