ABD12 Eylül 2005 00:00

Dört Yıl Sonra 11 Eylül (I) - Ergin Yıldızoğlu

11 Eylül'den bu yana geçen dört yıl, “Yeni ABD İmparatorluğu” projesi açısından başarılı olmadı. Bu dönemi kabaca üç başlık altında değerlendirebiliriz: Terorizme karşı küresel savaş, rejim değişikliği, “demokratikleştirme” adı altında yeni yayılmacılık/sömürgecilik, büyük güçler dengesi. 'Terorizme karşı küresel savaş'Bush yönetimi, 11 Eylül'ün hemen ertesinde oluşan diplomatik ortamı kullanamadı. Aksine, Bush yönetiminin “ya bizdensiniz ya da teröristlerden” ültimatomuyla başlayan süreç ABD'yi hızla, dünya halklarının yeni nefret nesnesi haline getirdi. Uluslararası platformlardaki ben merkezci tutumu, ABD'yi yalnızlaştırdı. acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadanaproxennatrium go naproxen kruidvatsitagliptin phosphate and metformin hydrochloride sitagliptin phosphate monohydrate melting point sitagliptin phosphate side effects

“Terorizme karşı savaşın” teröre son vermesi bir yana, Irak'ın işgali terörist eylemlerin artarak Avrupa ülkelerini de etkilemesine yol açtı. Yaklaşık 1500 gün geçti ama “terörist başı” Bin Ladin hâlâ yakalanamadı. Halbuki ABD II. Dünya Savaşı'nda Almanya'yı 1243, Japonya'yı da 1365 günde teslim olmaya zorlamıştı. Saddam rejimi yıkıldıktan sonra başlayan direniş bastırılamadı, 100 binden fazla Iraklı ölürken ABD'nin kayıpları, savaşın maliyeti, Vietnam savaşının benzer dönemindekileri geçti. Irak''ta toplumsal yaşam dağılmaya devam ederken yeniden inşa için ayrılan fonlardan milyarlarca dolar kayboldu. Durumu soruşturmaya kalkanlar öldürüldüler (The Independent, 08/09). Irak fiyaskosu, ABD'nin askeri ve örgütsel gücüne güveni sarstı, rakiplerini yüreklendirdi.

Güven sarsıcı başka gelişmeler de oldu. 11 Eylül Araştırma Komisyonu, ABD istihbarat kurumlarının, saldırganların kimliklerini önceden bildiğine ilişkin iddiaları reddetmişti. Ağustos ayında bizzat istihbarat çevrelerinden sızan bilgiler, yapılan açıklamalar, Atta dahil en az dört saldırganın kimliğini en az 1999''dan beri bilindiğini ortaya çıkardı. Bunlar, 11 Eylül saldırısının, içerden birilerinin bilgisi dahilinde gerçekleştiğine ilişkin “komplo teorilerini” , Guantanamo ve Ebu Garib skandalları da ABD'nin “uygarlık kriterlerine” uygun davranmadığı inancını güçlendirdi.

Katrina felaketi ABD'nin uluslararası imajına bir darbe daha vurdu. Bush yönetimi aynı Irak öncesinde olduğu gibi, Katrina kasırgası öncesinde de uyarılara kulaklarını tıkamıştı. 11 Eylül ertesinde, milyarlarca dolar bütçeyle kurulan olağanüstü yetkilerle donatılan İç Güvenlik Örgütü , New Orleans'taki ilk sınavında tümüyle iflas etmiş, dünya TV ekranları, geri, yoksul ülkelerdeki felaketleri çağrıştıran resimlerle dolmuştu. Bunlar, ABD yönetimindeki bozuklukların nedenlerinin derin ve yapısal olduğunu gösteriyor, ABD'nin içi kof bir süper güç olduğuna ilişkin iddiaları destekliyordu. Nitekim, Şanghay Beşlisi grubunun üyesi Türki Cumhuriyetler, ABD''den Afganistan savaşına yönelik kurduğu askeri üsleri terk etmesini, bölgeden çekilmesini talep etmeye başlamışlardı.

Bush'un toplumsal desteği, dört yıl boyunca önce yavaş yavaş, sonra hızla zayıfladı; Nixon'un Watergate dönemi sayılmazsa, ABD tarihindeki en düşük düzeye indi. Önceki hafta düzenlenen ve ABD güvenlik çevrelerinin elitlerini, iki partiden temsilcilerle, önde gelen düşünce kuruluşlarının uzmanlarını bir araya getiren, “Terorizm, Güvenlik ve Amerika'nın Amacı” başlıklı konferansta dile getirilen sert eleştiriler (Jim Lobe , IPS,) muhafazakâr Wall Street Journal'de yayımlanan bir başyazı ( Mark Helprin , 09/09), ABD ulusal güvenlik çevrelerinin 11 Eylül sonrası izlenen dış politikanın özellikle Irak stratejisinin “çok yanlış” olduğunu düşünmeye başladığını gösteriyordu.


Güller soldu, portakallar çürüdü


Bush yönetiminin, rejim değişikliği yoluyla demokratikleştirme projesinin sonuçları da hiç iç açıcı değil. ABD dört yıl önce Afganistan'ı 10 bin askerle işgal etti, “demokrasi” kurulduktan sonra ülkedeki asker sayısını 18 bine yükseltmek zorunda kaldı. Afgan hükümetinin Kâbil dışında bir varlığı yok, iktidar savaş lortlarının elinde. Afyon ekimi, eroin imalatı katlanarak artıyor. Taliban güçlerinin yeniden toparlanmaya başladığı ve saldırılarını arttırdığı görülüyor. 2005, savaştan bu yana en çok ABD askerinin öldüğü yıl oldu. Irak ise tam bir fiyasko. Demokratikleşmek bir yana ülkede kaos ve kanunsuzluk egemen, güçlü bir direniş hareketi var; etnik gerginlikler artıyor. Irak, bir iç savaşa ve parçalanmaya doğru hızla sürükleniyor. İran yanlısı, teokratik bir Şii devleti olasılığı artıyor.

Dışarıdan demokratikleştirme projesinin Gürcistan (Gül devrimi) ve Ukrayna (portakal devrimi) gibi en başarılı ve kansız örnekleri de geçen aylarda krize girdiler. Genelde “Gül Devrimine” ve Saakaşvili yönetimine sempatiyle bakan Radio Free Europe (ABD) ve Eurasianet (Soros Foundation) gibi yayın organları bile yönetimin giderek daha otoriter bir tutum geliştirmekte olduğundan yakınmaya başladılar. Örneğin muhalefet partilerinden siyasilere baskı ve şiddet uygulanıyor; yolsuzluk, rüşvet iddiaları hızla yayılıyor. Bu iddiaları soruşturan gazeteciler, TV yapımcıları dövülüyor. RFE'nin bir analizine göre “iktidar ve muhalefet arasındaki diyalog tümüyle koptu.” (“Yeni bir devrime mi gidiyor” - 08/08). Human Rights Watch'ın haziran ayında yayımlanan bir raporu da (Georgia and the Europan Neighbourhood Policy-15/06/5) “Gül devrimine rağmen, işkencenin devam ettiğinden, yargının bağımsız olmadığından, medyanın baskı altında ve tek sesli olmasından, polisin hükümet karşıtı gösterileri aşırı şiddet kullanarak bastırmasından” yakınıyordu. Genel kanı, Saakaşvili yönetiminin toplumsal desteği hızla zayıflarken ülkede istikrarsızlığın giderek artmakta olduğu yönünde.

Ukrayna'ya gelince, The Economist'e göre “Portakallar çürümeye başladı” . Yeni rejimin eskisinden iyi olduğunu düşünenlerin oranı nisan ayında yüzde 52 iken ağustosta yüzde 35''e gerilemiş. Geleceğe kötümser bakanların oranıysa aynı dönemde, yüzde 26'dan yüzde 48''e yükselmiş. Portakal devriminin vurucu gücü orta sınıfın, yönetime güveniyse aynı dönemde yüzde 51'den yüzde 34'e düşmüş. (Financial Times, 02/09) Gerçekten de “Portakal devrimi” olurken işaret ettiğimiz gibi, farklı çıkar gruplarının, alelacele bir araya getirilmesiyle oluşan “devrim bloku” , tam da beklediğimiz gibi kısa sürede kendi iç çelişkileri (daha doğrusu post kavgası) altında, peş peşe gelen yolsuzluk iddiaları (örneğin, Devlet Başkanı Yuşçenko'nun oğlunun aniden Jet-set hayatı yaşamaya başlaması), istifalar sonucu dağılmaya başladı. Bir önceki dönemde, kamu mallarını talan ederek servet yapmış bu kesimin başka türlü davranması da beklenemezdi. Başbakan, Yulia Timoşenko , (gaz/petrol kraliçesi) ve iç güvenlik, Savunma Bakanı Petro Poroşenko (çikolata kralı) gibi oligarkların bir önceki dönemde özelleştirilen malları yeniden üleşme, genel seçimlere doğru kendi siyasi güçlerini arttırma çabalarının hükümeti işlemez hale getirdiği görülüyor (The Guardian 09/09). Sonunda Devlet Başkanı Yuşçenko, hükümeti görevden aldı ve başbakanlığa Avrupa'yla Bütünleşme Bakanı ve geçmiş özelleştirmelerin mimarı, uluslararası finans çevrelerine yakın Ribaçuk'u getirdi. (Le Monde, 08/09) “Devrimde” , Yuşçenko'nun sağ kolu olan Timoşenko da, “devrim blokunu” terk edip muhalefete katıldı. (The Independent, 10/09).


(Yazının II. kısmı çarşamba günü Global Politikültür köşesinde yayımlanacak)