Siyaset27 Ağustos 2005 00:00

Doğubayazıt’tan İzlenimler (2) Ataol Behramoğlu

Doğu'nun, Güneydoğu'nun bambaşka bir büyüsü olduğu kuşkusuz. ''Hakkâri-Van Notları'' mı da tek bir yazıda bitirememiştim. Şu anda bu satırları yazarken de karışık duygular içindeyim. O yörelerin doğasını ve insanını ilk kez tanıyışım değil bu. Fakat yine de her karşılaşma içinizde hüzün ve yücelik duygularını birlikte yaşatıyor... Yücelik duygusunu dağlar, bozkır ve o coğrafyanın yüce gönüllü insanları yaşatıyor... Hüzün ise o yüceliği kuşatan yoksulluktan geliyor... acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadacialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciediscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialisfusidinezuur voetschimmel fusidinezuur creme fusidinezuur acne

Geçen haftaki yazıda da sözünü ettiğim konuşmama şöyle başlamıştım: ''Burada iki dağ arasındayım. Bir yanda Ahmede Hani türbesi, bir yanda Ağrı Dağı...'' Fakat şimdi bu cümleyi şöyle sürdürmek istiyorum: O iki yücelik arasında yaşayan insanlar, büyük çoğunluğuyla, yaşamlarını yoksulluk ve yoksunluk içinde sürdürmekteler. Yanından geçerken hastane binası diye gösterilen derme çatma yapı, bakımsız ve sevimsiz görünümüyle, bir sağlık kurumuna benzemekten çok uzak. Sadece ilçe nüfusu olarak 80.000-100.000 kişinin yaşadığı Doğubayazıt'ta acaba kaç kişiye bir doktor ya da sağlık görevlisi düşmekte? Bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Fakat hastanenin görünümü ve sunulan sağlık hizmetlerinin niteliği konusunda söylenenler yeterince açık ve iç karatıcı...

Masamda şu anda, geçen haftaki yazımda adını andığım Sim-Er Oteli'nin sahibi, yüksek mühendis, Sayın Şeref Eryılmaz 'ın bir faks mektubu duruyor... Yöresi bakımından bir otel işletmecisi olmanın çok ötesinde öneme sahip, seçkin aydın Şeref Eryılmaz'ın mektubunu, geçen haftaki yazıma ilişkin olarak beni onurlandıran satırlarını dışta tutup, tümüyle yayınlayabilmek isterdim. Özetlemem gerekirse, yörenin geçim kaynağı olan hayvancılık, ''mera yasağı'' (hayvanların istenilen her alanda rahatça yayılıp beslenmesinin engellenmesi) nedeniyle sönmeye yüz tutmuş, tarım ise yaklaşık 50 bin hektarlık Doğubayazıt ovasını sulama projesinin yarım yüzyıla yakın bir süredir savsaklanması nedeniyle gelişme olanağı bulamamıştır. Doğubayazıt aynı zamanda, nitelikli içme suyundan da yoksundur ve söz konusu proje, ''tarım-enerji-içme suyu'' sorunlarını birlikte çözme amaçlıdır... Sayın Eryılmaz'ın şu satırlarını birlikte okuyalım: ''Gürbulak sığır ticaretinin büyüğünü azami elli aile kapmıştır. Bürokrat-sivil işbirlikçilerimizin dolar milyonları sayesinde sesi çıkmamaktadır. Halk, eti alınmış kemik misali önüne atılanlarla sessiz. Fakat bu sessizlik dağlarda oluşan sıkışık gaz sesine ve tahribatına dönüşmektedir...'' Bunlar, yüreği hem kendi yöresi hem bütün ülke için çarpan has bir aydının saptamaları... Şu sözler de aynı mektuptan: ''Gerilik veya geri bıraktırma geleceğe dönük nasyonal siyaset değildir. Birbirimizden doğal olarak koparız. Kopmaya, etnisite, inanç veya coğrafik farklılıklar gibi sebepler türetiriz. Doğan ve doğacak sonuç elemdir.''

Doğubayazıt'ta yayınlanan ''Halkın Sesi'' gazetesinin bugün posta kutumdan çıkan 1 Ağustos tarihli sayısındaki yazısında, gazetenin başyazarı Cevdet Baycan aynı konuda şunları söylemekte: ''Elli yıldan beri Doğubayazıt ve Musun (Suluçam) ovasının sulama projesinin gerçekleşmesi her Doğubayazıtlının bir sevdası ötesi tutkusu olmuştur... Çünkü Doğubayazıt ve Musun ovasının sulama projesinin gerçekleşmesiyle buralarda zirai yaşam yeniden fışkıracak, çiftçinin yeşille buluşması sağlanacaktır.''

Doğubayazıt Ziraat Odası Başkanı Ali Avcı ve başkaca Doğubayazıtlılarla bu konuyu konuştuğumuzda da aynı şeyleri söylediler.

***

Doğubayazıt izlenimlerim, doğasıyla, insanıyla, tarihiyle, tüm ayrıntılarıyla gözlerimin önünde... Yukarıda söylediğim gibi, yücelik ve hüzün duygularının bir aradalığıyla... Arabamız bizi ''Nuhun Gemisi'' ne götüren dağ yolunda kıvrılarak ilerlerken, birden, sanki bir filmde gibi, iki ''sığırtmaç'' kızla karşılaştık. Filmde gibi dedim ama, alışılagelmiş filmlerdekinden farklı bir görüntüydü bu... Bir keçi ya da koyun sürüsünü otlatan, tertemiz, denebilir ki bayramlık giysiler içinde, on-on iki yaşlarında iki kız çocuğu... Arabamızı gördüklerinde, keçi yavruları gibi bir yerlere saklanıp kayboldular... Dönüş yoluna koyulduğumuzda, orada bir süre durup bu çocuklarla konuşmayı, belki birlikte fotoğraf çektirmeyi düşünüyordum... Fakat onları bir daha göremediğimiz gibi, geçeceğimiz yol kocaman taşlarla kapanmıştı... Şaşırdık ve her birimiz kendimizce bu olaya bir açıklama bulmaya çalıştık... Bunu neden yapmışlardı? Bizden hoşlanmadıkları, bizi korkutmak istedikleri için mi? Yoksa, tam tersine, bize varlıklarını duyumsatmak için mi? Bazı soruların doğru yanıtı, sanıyorum ki bu sorunun doğru yanıtındadır...

***

Doğubayazıt, tıpkı Hakkâri, Van ya da Diyarbakır gibi, bu ülkenin tüm insanlarının ortak yurdudur... Onlarsız bir Türkiye düşünmek, Türkiye'yi tanımamak, anlamamak, sevmemektir... Yoksulluk ''terör'' ün nedeni mi yoksa bahanesi mi? Bunu tartışmak ya da moda deyimiyle ''etnisite üzerinden siyaset yapmak'' yerine, yoksulluğu ortadan kaldırmak için elden gelen yapılmalı... Doğubayazıt Ovası sulama projesinin yaşama geçirilmesi, bu alanda yaşamsal önemde bir adım olabilir...