AB26 Ağustos 2005 00:00

Tek amaçları bizi köleleştirmek!

AB&#8217;nin, &#8220;Despotlar hanedanlığı&#8221; olduğunu vurgulayan araştırmacı-yazar Yılmaz Dikbaş:<BR><BR><B>Tek amaçları bizi köleleştirmek! </B><BR><BR>Kamuoyuna özgürlükler ve ekonomik kalkınma projesi olarak tanıtılan Avrupa Birliği, kendi içinde bile parçalı ve sorunlu bir yapı. Medyanın bütün lehte propagandasına ve AB&#8217;yi demokrasinin, eşitliğin, özgürlüklerin, hukukun ve şeffaflığın eşsiz bir anıtı olarak göstermek isteyenlere karşın, Batılı düşünce adamları bile, AB&#8217;yi bir &#8220;Despotlar hanedanlığı&#8221; olarak tanımlıyor.<div style="display:none">acheter viagra en ligne canada <a href="http://acheterviagraenfrance.com/en/ligne-canada">acheter viagra en ligne canada</a> acheter viagra en ligne canada</div><div style="display:none">cialis coupons printable <a href="http://blog.suntekusa.com/page/Free-Printable-Cialis-Coupons">link</a> discount prescription drug card</div><div style="display:none">abilify <a href="http://idippedut.dk/page/Abilify-Gyogyszer" rel="nofollow">idippedut.dk</a> abilify</div><div style="display:none">kamagra <a href="http://exlim.net/wj/page/kamagra-gel-6V4.aspx">kamagra 100mg</a> kamagra gel</div>

Türkiye, Avrupa Birliği ile 3 Ekim’de müzakerelerin başlamasını bekliyor. Ancak, Kıbrıs sorunundaki son gelişmeler ve yakın tarihte ard arda AB cephesinden yapılan açıklamalar, 3 Ekim’de başlaması beklenen müzakerelerin sıkı pazarlıklara gebe olduğuna işaret ederken, müzakerelerin kısa bir süre içinde tıkanabileceğinin ipuçlarını veriyor.
Londra’da gerçekleştirilen saldırılardan sonra, İslam dünyasına karşı daha saldırgan bir politika benimseyen AB, kuruluş ilkelerinde benimsediği “çok seslilik” ve “tahammül” unsurlarını hiçe sayarak, kapsayıcı bir birleştirici güç olma kabiliyetinden ne kadar uzak olduğunu gösterdi.
Bu arada Türk kamuoyuna pek yansıtılmayan AB’nin karanlık yüzü ve çürümüş yüreği ise, her geçen gün artık örtbas edilemeyecek kadar belirginleşmeye devam etmekte.

İşte AB’nin kamuoyuna yansıtılmayan karanlık yüzü:
AB, 25 kişilik oligarşi!
Genişlemeyi hedefleyen AB’nin, üye sayısının artmasına imkan sağlayacak NİS Anlaşması, Haziran 2001’de İrlanda tarafından referanduma götürüldü. Seçmenlerin yüzde 34.7’si “Evet”, yüzde 45.4’ü ise “Hayır” oyu verince, sonuçtan memnun olmayan AB’nin mimarları, seçimlerin ortaya koyduğu bu sonuçları kabul etmeyerek, İrlanda’ya siyasi baskı uygulamaya başladı. Baskılar sonucunda bir kez daha referanduma gidilmesini sağlandı ve anlaşma İrlandalılara kabul ettirildi.
Referandum sürecinde “Hayır!” cephesinin öncülüğünü yapan Dublin Trinity Üniversitesi’nden Prof. Dr. Antony Coughlan, 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye üye olacak olan 10 ülkeye bir açık mektup yazdı. Coughlan, mektubunda şu ifadelere yer veriyordu: “AB hapishanemizin eski mahkumları olarak, aramıza yeni katılan arkadaşlarımıza hoş geldiniz diyorum. Yeni katılanların, bizlere bu siyasi hapishanenin duvarlarını yıkmakta yardımcı olacağına güvenebiliriz. Katılımcı ülkeler, nasıl bir anti-demokratik, gözünü güç elde etme hırsı bürümüş kurumsal bir canavarla bir araya geleceklerinin farkına varacaklar. Bu halkların uğrayacakları kaçınılmaz düş kırıklığı çok acı olacaktır.”
450 milyon Avrupalıyı ilgilendiren yasa ve kararnameleri, kapalı kapılar ardında, adına AB Bakanlar Konseyi denilen 25 kişilik oligarşinin çıkardığını söyleyen Coughlan, “AB’nin genişlemesi, kesin olarak Avrupa Federalizmi’nin sonunun başlangıcıdır. Gelin hep beraber bunu kutlayalım.” diyerek bu uluslar hapishanesinin dayanılmaz ağırlığından kurtuluş arzusunu belirtiyordu.
AB konusunda araştırmalarıyla tanınan Yazar Yılmaz Dikbaş, “Coughlan, yeni katılan 10 üyeye ‘hapishanemize hoş geldiniz’ diyor. Peki, 10 yıldır Brüksel’de demokrasi, eşitlik, özgürlük, şeffaflık ve uygarlık sözcüklerini hiç dilinden düşürmeden AB çığırtkanlığını yapanlara biz ne söyleyeceğiz? İçeri yeni düşene, ‘Allah kurtarsın!’ denilir” diyor.

AB, mafya ve masonlara teslim!
İskoçyalı Dougal Watt, Avrupa Birliği Sayıştay Denetçisi olarak çalıştığı 7 yıllık dönemde, AB içinde yapılan sahtekarlık, yolsuzluk ve rüşvet olaylarını soruşturuyordu. Watt, yaptığı soruşturmalar sonucunda AB içinde bir yığın rüşvet, yolsuzluk, yakın akrabayı işe alma ve hatta cinsel taciz gibi yasadışı bir çok olayı açığa vurdu.
Ancak Watt’ın raporlarını sunduğu kişiler kılını bile kıpırdatmadı ve Watt, kendisini bekleyen tehlikenin farkına vardı. AB içindeki karanlık güçleri, yani “Derin Avrupa”yı gören Watt, hayatının tehlikede olduğunu anlayarak İskoçya’ya kaçtı. Zira bu işin ucu AB içindeki mafya ve Mason Locaları’na dayanmaktaydı.
Daha öncesinde gelişen bir olay ise, AB içindeki Mason Locası’nın gücünü ortaya çıkarılması açısından oldukça önemli. Watt’ın hazırladığı dosyanın içerisinde Dr. Antonio Quatraro ile ilgili bir bölüm vardı. İtalyan asıllı Antonio, Avrupa Komisyonu’na bağlı Tarım Genel Müdürlüğü’nde çalışan bir üst düzey yetkiliydi.
Yazar Yılmaz Dikbaş’ın aktardığına göre, 1993 yılı başlarında, AB’de büyük bir tütün satış yolsuzluğu ortaya çıkmış ve bu vurgunun içinde üst düzey yönetici bir çok kişi bulunmaktaydı. Medya aracılığıyla AB kamuoyu bu büyük vurgundan haberdar olunca, medya bu vurgundan sadece Antonio’nun ismini öne çıkarır. Büyük vurgunu yapan çete, kurban olarak onu seçmiştir. Antonio korkar ve paniğe kapılır. Daha önce tanıdığı ve ilişkili olduğu bir mafya babasıyla buluşur ve ondan kendisini itildiği bu bataklıktan kurtarmasını ister. Beklediği ilgiyi göremeyince, bu vurguna katılmış olan tüm kişilerin listesini açıklayacağını söyler. Bu buluşmanın ertesi günü Antonio, Avrupa Komisyonu’nunun Brüksel’deki binasından atlayarak intihar eder. Ancak bu olayın bir intihar mı, yoksa intihar süsü verilmiş bir suikast mı olduğu hala belli değildir.
Watt, Antonio’nun intihar etmiş olduğuna inanmaz ve araştırmalarını derinleştirir. Araştırmalar, bu büyük vurguna karışmış kişilerin en önemlilerinden birisinin Fransız asıllı üst düzey bir yetkili olduğunu ortaya çıkarır. Bu kişi aynı zamanda Antonio’nun da müdürüdür. Ama vurgunu beraber yapmış olmalarına rağmen, Antonio’nun müdürünün adı bile geçmemiş, fakat Antonio kurban edilmiştir. Watt, araştırmalarını derinleştirdiğinde Antonio’nun müdürünün Mason olduğunu öğrenir. Hem yalnız o değil, bu vurguna karışmış bir çok kişinin AB içindeki güçlü bir Mason Locası’na bağlı olduğunu öğrenir. Bu vurgunun elebaşısı Mason’lara bir şey olmamış, Antonio kurban edilmiş ve dosya rafa kaldırılmıştır.

Kaçakçılık ve rüşvet almış başını gitmiş!
Yılmaz Dikbaş, AB içindeki kaçakçılık ve rüşvet skandalları hakkında da çarpıcı açıklamalar yapıyor. Dikbaş’ın aktardığına göre, AB içinde bütçenin yüzde 5’i her yıl kaçakçılık ve rüşvete gidiyor. Bu rakam yaklaşık olarak 5 milyar dolara tekabül ediyor. AB içinde yılda 500 bin’den fazla rüşvet ve kaçakçılık ihbarı yapılırken, bunların 5’te biri doğru çıkıyor. Kaçakçılık, rüşvet ve sahtekarlık batağındaki AB’de, her yıl 5 milyar dolar yağmalanmakta. Üstelik bu skandallarla ilgili yapılan soruşturmalar da ya sonuçlanmamakta, ya hasıraltı edilmekte ya da soruşturmayı yürütenler engellenmekte.

‘Derin Avrupa’ şeffaf değil!
İngiliz Ekonomist Bernard Conolly’in, 1995’te yazdığı “Avrupa’nın Çürümüş Yüreği” adlı kitap, AB içindeki bazı karanlık bilinmeyenlere ışık tutuyor. 1989’da AB Para Birimi Daire Başkanı olan Conolly, kitabında şunları yazıyordu “Ortak Para Birimi’ne geçilmesiyle, AB tam bir siyasi bütünleşmeye doru hızla ilerleyecektir. Bu siyasi birliğin yönetimi Fransa ve Almanya’nın güçlü politikacıları tarafından paylaşılacaktır. AB siyasi bir projedir ve bu projenin asıl amacı hem Avrupa halkından hem de Avrupalı parlamenterlerden ustaca gizlenmiştir. Eğer asıl amaç baştan söylenmiş olsaydı, ne egemenliklerinin elden gideceğini gören uluslar, ne de parlamentolar bu projeyi desteklerdi.”
Yılmaz Dikbaş, Conolly’in bu kitabı yayınlanır yayınlanmaz, işten kovulduğunu söylüyor ve ekliyor: “Conolly evde olmadığı zamanlar , özellikle geceleri bazı adamlar evi gözetleyerek karısını korkutmaya çalışıyorlardı. Yazdığı kitap yüzünden işinden kovulan Conolly, ağır bir haksızlığa uğramış olduğu iddiasıyla Lüksemburg’daki Avrupa Mahkemesi’ne başvurmuş, mahkeme Conolly’i ancak 1999 da dinlemişti. Mahkeme, ‘AB, kendi kurumlarına ve bu kurumlarda görev yapan üst düzey yetkililere yönelik siyasi eleştirileri bastırma hakkına yasal olarak sahiptir. Bu nedenle, AB’nin Conolly’i işinden kovması yasaldır’ diyerek Conolly’i işlevsiz bırakıyordu” diyor.
Dikbaş, “Türkiye’yi yönetenler, ulusal egemenliğimizi Brüksel’e teslim ederek bizi AB’nin bir parçası yapmak istedikleri için utanç duyuyoruz” diyerek AKP hükümetini uyarıyor.

İslâm düşmanlığı Avrupa’nın genlerine işlemiş
*“Tüm Müslümanların tıpkı köpekler gibi ortak nitelikleri vardır.”
*Aşırı bir Hristiyan, Cennet Bahçeleri’nin gerçekten var olduğuna inanır, aşırı bir Müslüman ise binalara saldırı uçuşları yapar. Arada büyük farklar vardır.”
*Müslümanların da tıpkı Naziler gibi gündeminde küresel cihat bulunmaktadır.”
*“Müslümanlar bizim hayatlarımıza karşı tehdit oluşturmaktadır.”
*“Milyonlarca kişinin karşı olduğu şey Müslümanların kara suratları değildir, İslam’ın kara kalbidir.”
Yukarıdaki sözler, İngiltere’nin en çok satan gazetelerinden bir olan Sunday Telegraph’ta 25 Temmuz 2004 günü, Will Cummins tarafından yazılmıştır.
Yılmaz Dikbaş, Avrupa’nın İslam düşmanlığının, AB’nin geçmişinde, geleneğinde ve kültüründe var olduğunu belirterek, “Ancak son zamanlarda Türkiye’de bazı çevreler sanıyorlardı ki , Avrupa artık bu bağnazlığından 21’inci yüz yılda tamamen arınmıştır. İngiliz gazetecinin sergilediği İslam karşıtlığı, Müslüman düşmanlığı bireysel bir çıkış değildir. Bugün Hristiyan dünyası genelde ve yaygın olarak aynı görüşleri taşımakta ve paylaşmaktadır” değerlendirmesini yapıyor.
Dikbaş, ayrıca Avrupa’da en etkili çevreler ve yetkili kişiler, İslam düşmanlığı yaparken, nüfusunun yüzde 95’inden fazlası Müslüman olan Türkiye’de, AB’ye yaranmak amacıyla yapılanları eleştirerek şöyle diyor: “Türk halkı giderek artan bir hızla, “Kültürlerin buluşması”, “Dinlerin kucaklaşması” sloganlarıyla aldatılmakta ve uyutulmaktadır. Hristiyan Avrupa ve Amerika, Siyonist İsrail’le birlikte, ne Türk kültürüyle buluşmayı, ne de İslam dini ile kucaklaşmayı düşünmektedir. Onların tek amacı Türkiye’yi bölüp parçaladıktan sonra yutmak ve tüm İslam dünyasını köleleştirmektir.”