ABcilik Türkiye’yi Parçalıyor - Selim Somçağ
Şu anda ülkemizde hızla etnik çatışmaya doğru giden tertipler karşısında gereken kararlılık ve iradeyle dikilemeyenler de sadece hükümetten ibaret değil. Bütün bu yetkili ve etkili şahısların Büyük Atatürk’ün ve Millî Mücadele kahramanı dedelerimizin, ninelerimizin bize emanet ettiği bu kutsal vatanı korumakta ayaklarına pranga olan tek bir unsur var: AB. Kimisi 50 küsur yıllık Batı kuyrukçuluğunun, NATOculuğun etkisi altında, soğuk savaşın bitimiyle değişen dünyayı okumaktan aciz, Batı ile hâlâ aynı kampta olduğumuzu sanmakta, kimisi Atatürk’ün ne olduğundan habersiz, Tanzimatçılığı Kemalizm zannedip Türkiye’yi Avrupa’nın uydusu olmaya mahkûm, Avrupasız bir şey yapamaz zannetmekte, kimisi de bunlara inanmadığı halde “AB karşıtı görünürsek halkın desteğini kaybederiz” diye korkmaktadır. Bu çarpık anlayış da Türkiye’yi AKP iktidarına, Annan planına, Süleymaniye’de başına çuval geçirilmesine ve nihayet yeniden teröre ve etnik çatışma kıvılcımlarına mahkûm etmiştir. Demek ki Türkiye bölünüp parçalanmak istemiyorsa bütün bu özsavunma zaafiyetinin sebebi veya bahanesi olagelen AB sürecinden çıkmak zorundadır. symbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenasymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenadiscount card prescription racindirt.com prescription drugs discount cards
Teröristbaşı Öcalan Şubat 1999’da Türkiye’ye getirildikten altı ay sonra 1997’de Türkiye’nin üyelik başvurusunu reddetmiş olan AB bir mektupla Türkiye’yi adaylığa davet etti.
Davetin Türk hükümetince kabulünden sonra 11 Aralık 1999’da Helsinki’de Türkiye AB’ye üye adayı ilân edildi. Aynı gün Suriye kaçkını teröristbaşını ülkesinde barındırmak için elinden geleni yapmasıyla tanıdığımız İtalyan başbakanı D’alema “Şimdi Öcalan’ın hayatı kurtuldu” açıklamasını yaptı.
Türkiye’nin 11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesiyle AB’ye üye adayı ilân edilmesinin sonucu olarak Türk hukukunda kapsamlı bir değişiklik hareketi başlatıldı. Bu çerçevede 3 Ekim 2001’de yapılan Anayasa değişikliği ile “Savaş, çok yakın savaş tehdidi ve terör suçları halleri dışında” idam cezası kaldırıldı.
Türkiye’nin “AB süreci” devam ediyordu. Teröristbaşı davası sonuçlanınca İmralı’daki malikânesinden avukatlarıyla görüşme görüntüsü altında terör örgütünü yönetmeye devam etti. Demeçleri terör örgütü ağzıyla konuşan ve yasal olarak yayınlanıp dağıtılan gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanmaya başlandı. Terör örgütü güdümündeki çeşitli parti ve derneklerin teröristbaşı posterleriyle, örgütün slogan, amblem ve renkleriyle ortalarda dolaşması artık adlî kovuşturmaya uğramaz olmuş “demokratik hak” haline gelmişti.
Batı’ya karşı gelmiş geçmiş en tavizci hükümet olan AKP hükümetinin işbaşına gelmesiyle bölücü söylem de facto Batı’nın, özellikle AB’nin Türkiye’ye yönelik resmî tavrı haline geldi. Hükümetin ilk icraatlarından biri teröristbaşının sadık bendeleri olan mahût Zana ve şürekâsını jet hızıyla tahliye ettirip Türkiye adına Brüksel’e elçiliğe göndermek oldu. Mahût zevat Brüksel’e ayak basar basmaz “Türk-Kürt Federasyonu” edebiyatına başladı. Artık AB süreci adı altında bölücülük kapısı iyice açılmıştı. Türkiye’ye adım atan her AB temsilcisi Ankara’daki birkaç saatten sonra soluğu Diyarbakır’da alıyor, burada PKK sloganlarıyla karşılanıyor, AB ülkelerinin yetkilileri açıkça bölücülük yapan bu kişilerle kucaklaşıp halay çekiyorlardı. Yapılmak istenen Türk halkının kafasına Güneydoğu Anadolu’nun Türkiye’nin bir parçası olmadığı, ayrı bir “ülke” olduğu, “başkentinin” de Diyarbakır olduğu fikrini yerleştirmek, Türkiye’yi buna alıştırmaktı. Güneydoğu’daki vatandaşlara ise Batı emperyalizminin klasik” böl ve yönet” stratejisine uygun olarak hayatlarındaki her olumsuzluğun kaynağının Türkiye Cumhuriyeti olduğu, fakat Avrupa’nın Türkiye Cumhuriyetini, Türk Ordusunu bertaraf ederek kendilerini dünya cennetine kavuşturacağı anlatılıyordu. Devlet bütün bu yıkıcı propagandaya seyirci kaldı. Yurtsever vatandaşlar büyük şehirlerde bile terör örgütü yanlısı kandırılmış, cahil güruhların yasal toplantılarda terör örgütü amblemleri, renkleri, sloganlarıyla gövde gösterisi yapmasını, devletin buna seyirci kalmasını şaşkınlıkla seyrettiler. Sanki 15 yıl terörle, bölücülükle mücadele boşuna yapılmış, 35 bin şehit Çağlayan Meydanında “İmralı’ya Bin Selâm” sloganları atılsın diye verilmişti. Hükümetin bu gidişata cevabı ise TRT’de Kürtçe yayın başlatmak, Kürtçe dil kurslarına izin vermek gibi “ demokratik hakları” genişletmek oldu.
Kürtçü bölücülük Batı’nın aktif desteğiyle gemi azıya alırken yetkililer seyretti. Halkın ülkesine ve devletine bağlı çok büyük çoğunluğu gelişmeleri hayret ve endişeyle izlerken sonunda yetkililerin ABcilik uğruna bölücülükle flört etme gafletinin terörü önlemeye değil, cesaretlendirmeye, kışkırtmaya hizmet ettiği de ortaya çıktı. Kandil Dağında ABD himayesinde barınmakta olan teröristlerden yüzlercesi Türkiye’ye sızarak caniyane eylemlere başladılar. Bu durumda bile halk yetkililerden beklediği kararlığı, vatanseverliği göremedi. Halkın endişesi ve gerginliği had safhaya ulaştı; Trabzon, Samsun, Adapazarı olayları meydana geldi. Bunlar anlayana ciddî birer uyarıydı.
Hükümet bu uyarılara kulak asmadı. Teör artık neredeyse her gün kahpece can almaya başlamışken Türkiye’de yönetmenliğini AB’nin yaptığı bir oyun sahnelenmeye başlandı. 12 Eylülde Türkiye’den Avrupa’ya iltica ederek bazı Avrupa devletlerinin istihbarat örgütlerinin piyonu haline gelen bazı zavallıların önderliğinde bir bildiri imzaya açıldı. Dünyadan habersiz, evinde kedileriyle oturan bazı edebiyatçı bozuntuları ve AB-ABD vakıflarından para alarak beslenen bazı akademisyen döküntülerinin katılımıyla imzalar tamamlandı. Bildiride bu ülkeye bir kuruşluk faydası dokunmamış olan bu muhterem zevat haddini fazlasıyla aşarak terör örgütü için genel af istiyordu. AB denetimindeki bu münasebetsizlik gazetelerin sararan sayfalarında unutulacakken Başbakan Erdoğan birdenbire hiç kimseyi ve hiçbir şeyi temsil etmeyen bu güruhtan bir kısmını başbakanlıkta kabul etmeye karar verdi. Ardından meşhur ve mahût Diyarbakır konuşması geldi: Türkiye’de “Kürt sorunu varmış, devlet de hata yaparmış, hatasını da kabul edermiş! Daha birkaç ay önce Norveç’te “Kürt sorunu yok, terör sorunu var.” diyen başbakandaki bu tavır değişikliği acaba hangi gücün eseriydi?
Bu gidişatın yol açtığı tablonun vehameti her geçen gün artıyor: Teröristbaşının bendelerinin onun talimatıyla kurmaya kalktıkları yeni partinin programında Öcalan’a af talebinin yer alacağı gazetelerde yazılıyor. Yine örgüt döküntülerinden bir milletvekili eskisi Diyarbakır AKP İl Başkanlığına yaptığı ziyarette TV kameralarının önünde “Sayın Öcalan” edebiyatına başlıyor. Öte yandan terör hızla Güneydoğu’dan yukarı tırmanarak Tunceli’ye, oradan Erzincan’a, oradan Şebinkarahisar’a ve oradan da Giresun’a, diğer kolu da Kelkit, Gümüşhane üzerinden Trabzon Maçka’ya sarkıyor. Amaç çok açık: Vatanseverliği, fevrilîği ve silaha yatkınlığıyla bilinen Karadeniz halkıyla terör örgütünü karşı karşıya getirerek Türkiye’de kitlesel bir Türk-Kürt çatışması başlatmak. Çünkü bu olmadan Türkiye’nin parçalanamayacağı biliniyor. Maçka’da yakalanan teröristin linçten zor kurtulması, İzmir Seferihisar’da PKK sloganı attığı iddia edilen Kürt kökenli 6 vatandaşı öfkeli ve silahlı kalabalığın elinden ancak jandarma komandonun alabilmesi ise oynanan oyun karşısında milletin sabrının taşmak üzere olduğunu gösteriyor. Terör ve halktaki gerilim bu boyutlara ulaşmışken AB ajanlarının düzenlediği ve daha önce tepkiler üzerine iptal edilen Boğaziçi Üniversitesindeki Ermeni konferansının yeniden gündeme alınması ise yangına körükle gitmekten başka bir şey değil.
Gelelim sonuca… Sonuç “Bu hükümet gitmelidir” diye bağırmak olmamalı. AKP’nin nasıl kurulduğunu, ne olduğunu ve ne yapmak istediğini milliyetçiler, yurtseverler zaten gayet iyi biliyor. Fakat meseleyi AKP sorununa indirgersek kendimizi kandırırız. 1999 Helsinki Zirvesinde AB adaylığı karşılığında Ege ve Kıbrıs’ı masaya süren, teröristbaşı için idam cezasını kaldıran, teröristbaşının avukatları aracılığıyla örgüte talimat vermesinin yolunu açanlar AKPli değildi. Ayrıca şu anda ülkemizde hızla etnik çatışmaya doğru giden tertipler karşısında gereken kararlılık ve iradeyle dikilemeyenler de sadece hükümetten ibaret değil. Bütün bu yetkili ve etkili şahısların Büyük Atatürk’ün ve Millî Mücadele kahramanı dedelerimizin, ninelerimizin bize emanet ettiği bu kutsal vatanı korumakta ayaklarına pranga olan tek bir unsur var: AB. Kimisi 50 küsur yıllık Batı kuyrukçuluğunun, NATOculuğun etkisi altında, soğuk savaşın bitimiyle değişen dünyayı okumaktan aciz, Batı ile hâlâ aynı kampta olduğumuzu sanmakta, kimisi Atatürk’ün ne olduğundan habersiz, Tanzimatçılığı Kemalizm zannedip Türkiye’yi Avrupa’nın uydusu olmaya mahkûm, Avrupasız bir şey yapamaz zannetmekte, kimisi de bunlara inanmadığı halde “AB karşıtı görünürsek halkın desteğini kaybederiz” diye korkmaktadır. Bu çarpık anlayış da Türkiye’yi AKP iktidarına, Annan planına, Süleymaniye’de başına çuval geçirilmesine ve nihayet yeniden teröre ve etnik çatışma kıvılcımlarına mahkûm etmiştir. Demek ki Türkiye bölünüp parçalanmak istemiyorsa bütün bu özsavunma zaafiyetinin sebebi veya bahanesi olagelen AB sürecinden çıkmak zorundadır. Türkiye kendisini üyeliğe almadan kapıya bağlı tutmak, bu arada parçalayıp küçülterek yutulabilir lokma haline getirmek isteyen AB’nin kucağından kalkmalıdır. Erol Manisalı’nın ifadesiyle, Türkiye bekleme odasında iğfal edilme durumuna son vermelidir, yoksa yok olacaktır. Bunun ilk adımı da bilenlerin bilmeyenlere AB’ye üyelik sürecinin bir masal, bir aldatmaca ve bir komplo olduğunu anlatmasından geçmektedir. Bu zor bir iş değildir. Bu mütevazi sitede yayınlanan AB ile ilgili yazılar bile bu gerçeği ortaya koymaya yeter de artar. Bu görev herkesindir. Haydi, görev başına!