Dış Politika20 Ağustos 2005 00:00

LEFKOŞA-GAZZE-BAKÜ KODLARINA SOROS MÜDAHALESİ - Hüseyin Mümtaz

Akdeniz’in en doğu kıyısındaki Gazze, 45 kilometre uzunluğunda, 10 kilometre genişliğinde, kuzey ve doğusunda İsrail, güneyindeyse Mısır’ın Sina yarımadasına komşu bir toprak parçası. Gazze’de 1.5 milyon Filistinli yaşıyor.  İsrail’in, 1967 savaşında Batı Şeria, Golan Tepeleri ve Sina yarımadasıyla birlikte Gazze’yi de ele geçirmesinden sonra 1970’lerde Yahudi mülteciler de Gazze’ye yerleşmeye  başladı.             FKÖ bu tarihten itibaren Gazze’de aktif faaliyet göstermeye başladı ve İsrail’in mülteci kamplarına sık sık saldırdı. İlk Filistin ayaklanması (intifada) 1987 aralık ayında Gazze’de başladı.İsrail ile yapılan geçici barış anlaşmaları sonucunda, sınırlı yetkilere sahip Filistin Yönetimi 1994’te kuruldu.levitra and diabetes diabetes sexuality treatment sexual dysfunction in diabetescialis coupons printable blog.suntekusa.com discount prescription drug cardsymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenacleocin 150 mg mattnichols.co.uk cleocin 300 mg

İkinci intifada 2000 de gerçekleşti. Filistinli militanlar Gazze’deki Yahudi mültecilere ve askerlere binlerce kez saldırdı.. İsrail de cevaben, militanlara karşı birçok hava saldırısı ve operasyon düzenledi. Bu saldırılarda çok sayıda sivil de öldü. İsrail’in evlerini yıkması ve tarlalarını tahrip etmesi yüzünden binlerce Gazzeli evsiz ve geçimlerini sağlayacak kaynaktan yoksun kaldı.

            Şimdi Gazze’de Üçüncü İntifada var.

            Bu sefer taş, sopa ve boyalı sularla evlerini ‘’koruyanlar’’ Yahudi yerleşimciler. Onlara saldırıp evlerini boşaltmaya çalışanlar da yine Yahudi askerler.

            Şaron ‘’görünüşte’’ Nobel Barış Ödülü’nü almak için gözyaşlarıyla; fakat aslında İsrail’i muhkemleştirmek ve sağlam ve kalıcı sınırlarına kavuşturmak için içten gelen bir sevinçle Yahudi askerlerle Yahudi mültecilere müdahale ederek Gazze’yi boşaltıyor.

            38 yıl önce Gazze’ye yerleşen Yahudi ‘’yerleşikler’’, 38 yıl sonra bir kere daha göçmen olmak istemiyorlar. Evlerini taşla sopayla koruyorlar.

            Sinagoglara sığınıyorlar. Yahudi askerler Sinagog kapılarını dozerle kırıp içeri giriyor, ‘’yerleşikleri’’ yaka paça çıkarıyor.

Çatışmalar oluyor, ölenler oluyor.

Televizyon kanallarında; evini boşaltmak istemeyen Yahudi ‘’yerleşiklerin’’, onları evlerinden çıkarmak isteyen Yahudi askerlere karşı direnişini ağzım açık, ibretle seyrediyorum.

Şeytan işte; aklım, hâfızam, duygularım oyun oynuyor ve beni aynı coğrafyada sadece 50-60 mil daha batıdaki bir başka toprak parçasına götürüyor.

2004 Nisan’ında Annan Plânının kabul edildiğini düşünüyorum.

2004 Mayıs’ından itibaren iki seneye uzanan bir takvim içinde her ay belli miktarda olmak üzere 80 bin Kıbrıs Türkü’nün bir insan ömrü içinde üçüncü defa (63; 74 ve 2004); 74 sonrası Türkiye’den giden ‘’yerleşiklerin’’ 30.000’inin de 31 sene sonra bir defa daha ‘’göçmen’’ olacakları; evlerinden çıkmak istemeyecekleri geliyor aklıma..

Evlerini koruyacak, çıkarmak isteyen askerlere karşı taşla-sopayla mücadele edecekler..

Peki onları çıkarmak isteyen asker, hangi asker olacak?

Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri mi; Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetleri mi; Barış Gücü mü?

Ve birden ‘’uyanıyorum..’’

Annan Planı Kıbrıs Türk kesiminde % 67 evet ile ‘’kabul gördü’’.

Malının üçte birini Rumla takas edecek olan 80 bin Kıbrıs Türkü ile; çulsuz-çaputsuz kapı önüne konulacak olan, her şeyini de gelecek olan Rum’a vermek zorunda olan 30 bin 74 sonrası ‘’yerleşik’’ evet dedi.

Yâni bir insan ömrü içinde üçüncü defa göçmen olmayı gönüllü kabul ettiler.

Bırakın mücadeleyi, kavgayı…

Vah beni….

Vah bana…

Vah bizlere….

….

Aşağı yukarı on sene kadar önceki bir yazımızda ‘’Dört Ayasofya’’yı incelemiştik.

Ve o yazıda; İstanbul ve Trabzon Ayasofyaların fetihten (1453; 1461) itibaren kesintisiz daima Türk hükümranlığında bulundukları halde halen ‘’müze’’ olduklarını; ama fetihten (1571) sonra 1877-1960 arası İngiliz hükümranlığı altında bulunmasına rağmen Kıbrıs’taki Magosa ve Lefkoşa Ayasofya’larının ‘’kesintisiz’’ cami olarak kullanıldığını yazmış ve Kıbrıs’a gıpta etmiştik.

Yanılmışız veya sevinmekte erken davranmışız.

Annan Plânı kabul edilmediği halde neye ve hangi akla hizmet ettiğini bir türlü anlayamadığımız; KKTC’deki sınır kapılarının tek taraflı açılması ve 31 yıldır cami ve müze olarak kullanılan kiliselerin Rum ibadetine açılması olayından sonra duyduk ki Kuzey Kıbrıs’ta ‘’Ferdi ve Şürekâsı’’ bir adım daha atmaya hazırlanıyor..

‘’Lefkoşa Sur İçi’’ trafiğe kapatılacakmış, açılacak yeni Lokmacı Barikatı kapısı ile de Arasta esnafının ticari hayat kolaylaştırılacakmış.

Ne kadar ‘’masum’’ değil mi?

Ama ‘’İstanbul Sur İçi’’ projelerinden kulağımız delik olduğu için bit yeniği aradık.

Lefkoşa Belediye Başkanı Kutlay Erk; ‘’trafiğe kapatılacağı’’ için Sur içinde kalan Selimiye (Ayasofya) Camiinde de artık namaz kılınamayacağını, ‘’iki toplumlu etkinliklerde‘’ kullanılmak üzere müze haline getirilecek Selimiye Camiinden cenaze kaldırılamayacağını; namazların ‘’sur dışındaki’’ camilerde veya Dikmen mezarlığında kılınması gerekeceğini söylemiş.

Fakat Selimiye’nin Lüzignan üslûbu revnaklarının gölgesinde kılınan cenaze namazları bir tarihti, toplumun vicdanıydı.. İngiliz zamanında, EOKA devirlerinde, Türk toplumunun, olabildiğince ‘’kalabalıklaşarak’’ gücünü, birlik ve bütünlüğünü sergilediği bir semboldü.

Kimler o musalla taşından son yolculuğuna yollanmamıştı ki…

Vah vah vah…

Demek bir devir kapanıyor.

Kıbrıs’ta geçirdiğimiz uzun yıllar boyunca, adanın neresinde görevli olursak olalım bayram namazlarını mutlaka Selimiye(Ayasofya)’de kılmaya dikkat ederdik.

‘’Kılıç hakkı’’ olarak camileştirilen kiliselerde namazın zevkini bilen bilir…

Demek o bayram namazları da, namazdan sonra Lefkoşa Sancağı ile Tekke Bahçesi arasındaki köşebaşında kalan ‘’Efe’nin Gaavesi’’nde arkadaşlarla içilmesi âdet haline getirilmiş olan çaylar da olmayacak artık..

Zaten o da kapanmış….

‘’Gençliğim Eyvah!’’

Demek 1571’le başlayan bir devir kapanıyor.

İngiliz’in bile yapamadığını Kutlay Erk yapıyor ve Selimiye’yi ‘’iki toplumlu etkinliklerde’’ kullanmak üzere kapatıp, müze yapıyor.

Fakat neden ayıplıyoruz ki?

İstanbul Ayasofya da, bırakın iki toplumluyu, fakat ‘’çok toplumlu etkinliklerde’’ kullanılmak üzere ‘’resepsiyon mekânı’’ haline getirilmedi mi?

Yine de bu oldu-bitti’nin; KKTC’de KKTC hükümetine sormadan, izin almadan Türkiye’den görevliler göndererek Kur’an Kursları açan Akepe zamanında olması dikkat çekiyor.

Kur’an kursu açıyor, ama camiyi de müze yapıyor.

Uygundur..

Münasiptir.

Sonuçta; ‘’Amentü’de birleşmiyor muyuz’’?

Hepsi ‘’İbrahimî din’’ değil mi?

Ben yine de bir şeyi merak etmekten kendimi alamıyorum..

Türk düşmanı papa Almanya’ya giderken bir ‘’engizisyon emirnamesi’’ yayınlamış..

‘’Papa’nın konuşmasını dinlemek üzere meydana toplanacakların bütün günahları affedilecekmiş’’.

Zurnanın zart dediği nokta şimdi geliyor.

Papa, ‘’daveti kabul ederek’’ kasım’da da Türkiye’ye geliyor.

Türkiye’de de acaba; 1. Karşılayıcıların ve 2. Dinleyicilerin günahları toptan silinecek mi?

Kimler karşılayacak, kimler dinleyecek?

……

Dün, 19 Ağustos 2005 itibariyle KKTC’den son derece yakışıksız bir açıklama yapıldı.

Azerbaycan’da özel bir şirkete ait bir uçağın ilk kez direkt uçuşla Ercan Havalimanı’na inmesinin ardından, Kıbrıs Türk Havayolları’na ait bir uçak ilk kez Türkiye dışında bir noktaya, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye doğrudan uçuş yapacakmış.

Açıklamaya göre, hükümet yetkilileri, işadamları, gazeteciler ve sivil toplum örgütü temsilcilerinden oluşacak KKTC heyeti, 28 Ağustos’ta Ercan’dan kalkacak uçakla Bakü’ye gidecekmiş.

KKTC heyetinin 3 gün sürecek temasları boyunca iki ülke arasında ticari ilişkilerin geliştirilmesi imkanları ele alınacak ve ziyaret sırasında KKTC’de olduğu gibi bu kez Azeri iş çevreleriyle görüşmeler yapılacak ve protokoller imzalanacakmış. Heyetin ayrıca Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’le de bir görüşme yapması planlanıyormuş.

Buraya kadar herhangi bir acayiplik yok..

Sonrasına dikkat…

‘’Heyette Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş’ın da yer alması bekleniyor’’muş’’.

Rauf Bey’in şu sıralar Baku’ye gitmesine karşı olduğumuzu önceki yazımızda belirtmiştik ama o ayrı bir konudur.

Fakat açıklamanın son paragrafı, kelimenin tam anlamıyla bir rezalettir.

Daha doğrusu ‘’iki rezalet’’tir.

Rauf Bey; bir heyetin ‘’refakatinde’’ gitmez, ‘’heyette bulunmaz’’.

Rauf Bey’in ‘’refakat edeceği’’ kimse daha anasından doğmadı.

Rauf Bey’e refakat edilir.

Açıklamanın; ‘’Denktaş Bakü’ye gidiyor’’ şeklinde olması gerekirdi. Denktaş gider, bilmem kimlerden oluşan heyet de ona refakat ederdi.

İlk doğrudan uçuşun olması bile ikinci derecede önemlidir.

Bayrağı ancak Rauf Bey taşır..

Herkes de onun peşine düşer..

İkinci rezalet de bundan sonra ve buna bağlı olarak ortaya çıkıyor.

Ne deniyor açıklamada; ‘’Heyetin ayrıca Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’le de bir görüşme yapması planlanıyormuş.’’

Aferin…

Kocca Rauf Bey’i, demek Aliyev’le randevu kesinleşmeden Bakü’ye götürüyorsunuz?

İşte burada organizatörün, tezgâhı hazırlayanın ‘kim olduğu’’ önem kazanıyor.

Radikal’den Funda Özkan iyi ki yazdı da, öğrendik. (20 Ağustos 2005)

‘’İşlerinin tamamını Azerbaycan'da yürüten Ata Holding'in sahibi, Azerbaycan-Türkiye İşadamları Birliği Başkanı Ahmet Erentok, Aliyev'in sözlerini talimat olarak kabul ediyor. Durumdan vazife çıkarıyor. Azerbaycan-Türkiye İşadamları Birliği, işadamları heyeti olarak 31 yıl sonra ilk defa 28 Temmuz'da Bakü'den Ercan'a direkt uçtu. Üç gün işbirliğinin olanakları konuşuldu. 28 Ağustos'ta da Kıbrıs Türk Havayolları'na ait uçak ilk kez Türkiye dışında bir ülkeye, Azerbaycan'a direkt uçacak, KKTC Dışişleri, Ekonomi, Turizm Bakanlığı yetkilileriyle, işadamlarını Bakü'ye götürecek.

Ahmet Erentok, bir aksilik olmazsa eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı oğlu Serdar Denktaş'ın da heyette yer alacağını söylüyor.

Ahmet Erentok…. Arı Hareketi'nin çıkış noktası Arı Grubu'nun kurucularından.’’

Ben demiyorum, Funda Özkan diyor..

Vay anasını sayın seyirciler..

ARI hareketi, ARI Grubu deyince zaten akan sular duruyor.

Biz Rauf Bey’in göz gözü görmeyen şu seçim ortamında Azerbaycan’a gittiğine; gidince  nasıl yapıp da, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’dan sonra Azeri seçimine de gırtlağına kadar batmış olan Soros’un ağından kendini sıyıracağını düşünürken meğer ‘’ilk doğrudan uçacak’’ uçağı taa Lefkoşa’dan zaten Soros kaldırıyormuş.

Yâni Rauf Bey, sonuçta Soros’un uçağına bindirilecek..

Peki 2002 ile başlayan süreçte KKTC’de DURUM’a Soros müdahil olmamış mıydı?

Avrupa ve Amerika’da eğitime gönderilen; adaya dönünce kamuoyu oluşturup başkalarını eğiten; yurtdışından gelen kaynağı belirsiz dolar ve eorolarla halkı harekete geçiren, seçim sandığını ve oyları şekillendiren STÖ’leri, Açık Toplum Örgütleri, paralel örgütleri, satın alınan Karen Fogg çocukları, hepsi aynı tavanın balığı değil mi idi?

Referandum bir ‘’Product of Soros’’ değil miydi?

Referandum Kıbrıs Türkü’nü Ruma yamayıp, bağımsız Kıbrıs Türk Devletini ortadan kaldırmıyor muydu?

Ve 2002 süreci; Rauf Bey’in Cumhurbaşkanlığı Saray’ından, şimdi bulunduğu ‘’ofis’’e taşınmasını sağlayan sürecin de başlangıcı değil miydi?

Rauf Bey bu uçağa nasıl biner?

Hem de ‘’refakatta’’, ‘’işadamlarına’’ refakat ederek?

ARI’nın; SOROS ile bağlantıları konusunda; İbrahim Yıldırım’ın meşhur ‘’Sivil Örümceğin Ağında’’ başlıklı kitabında zaten yeterli bilgi mevcut.

Fakat biz gene de Sayın Denktaş’a yeterli karargah hizmeti sunabilmiş olmak için bir miktar alıntı yapalım:

‘’Siz gençler, Ankara’yı tamamen unutun. Bu sistem iflas etti.’’ (Kemal Köprülü. ARI Başkanı. 12 Mayıs 2001. Sayfa. 164)

KKTC’de devlet aleyhine gençleri kışkırtan benzer söylemlerle ne çok ortak noktası var!

‘’ARI, ABD’de 3 günde 9 toplantı yaparken IASPS ile –Baku/Ceyhan Boru hattını- ve –Hazar havzasını- görüşmüştü.’’ (S. 181)

Bak sen… ARI demek Hazar Havzası ile de ilgili… Hem o kadar ilgili ki, boru hattının Akdeniz’e ulaştığı körfezi kontrol eden Kıbrıs’tan; boru hattının başlangıç noktasına ‘’ilk doğrudan uçuş’’ için uçak bile kaldırıyor..

‘’ARI Konferansına katılan John Stilides..’’ (S. 184)

Stilides kim mi?

Amerikan Yunanlısı.. ‘’Ataları’’ Samsun ve Bursalı imiş. AWPC’nin yöneticisi.

AWPC, ABD’nin güneydoğu Avrupa’daki stratejik çıkarlarıyla, Yunanistan’ın çıkarlarını uyumlaştırır.

‘’ARI Hareketi, FNS ile birlikte toplantı düzenler.’’ (S.204)

FNS yâni, Friedrich Naumann Vakfı…. Rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun -Alman Vakıfları- adlı kitabında daha fazla bilgi vardır.

‘’Türkiye ve Birleşik Devletler’deki gruplar, uzun dönemde Türkiye siyasetinde önemli sonuçlar verecek bir proje üstünde çalışmaktadırlar. Her ikisi de NGO olan iki grup, Türkiye’nin genç halkının daha çoğunun oy vermesini sağlamaya çalışmaktadır.’’ (S. 213. VOA Washington muhabiri Yonca Poyraz Doğan’ın 30 Mart 2000 tarihli raporu.)

KKTC’de de ‘’genç halk’’ referandum ve seçimler sürecine gene dışarıdan komutalı NGO’lar aracılığı ile ‘’daha fazla’’ oy vererek müdahil edilmemiş miydi?

‘’Soros; -Sosyal devlet derseniz ekonominiz yıkılır. Kürt sorununu çözmelisiniz’’. (S.238.)

Adı aynen kondu; ‘’Kürt sorunu’’.. Ve ‘’çözülüyor’’, değil mi?

‘’Boris Berezosky,-Birkaç yıl önce George Soros’un CIA ajanı olduğunu duydum.’’ (S. 249)

‘’Özellikle 1990’dan sonra ARI-TESEV gibi sivil örgütlerle ilişkilerini geliştiren –açık toplum- örgütlerinin kurucusu George Soros Türkiye’den eksik olmaz’’. (S. 265)

‘’Türkiye asker ihraç etmelidir.’ Soros’’ (S. 277)

Makedonya, Kosova, Afganistan’a ‘’ihracat’’ tam gaz devam etmiyor mu?

Şimdilik bu kadar kıymetli okuyucu..

Lâfımızı bir kere daha tekrar edelim..

Bizim bildiğimiz Rauf Bey; bir heyetin ‘’refakatinde’’ gitmez, ‘’heyette bulunmaz’’, kimsenin arkasına takılmaz.

Bizim bildiğimiz Rauf Bey’in ‘’refakat edeceği’’ kimse daha anasından doğmadı.

Bizim bildiğimiz Rauf Bey’e ancak ‘’refakat edilir’’.

Bizim bildiğimiz Rauf Bey’in gideceği yerdeki görüşmeleri, uçak vardıktan sonra planlanmaz.

Bayrağı ancak bizim bildiğimiz Rauf Bey taşır..

Herkes de onun peşine düşer..

Bizim bildiğimiz ‘’Rauf Bey öne düşer, yol gösterir.

Bağrı yanmışlara su verir.’’ 21 Ağustos 2005

 

 

 

 

“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA

57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA

57’İNCİ ALAY HERYERDE 

  HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”