Türkiye: Yeni Arjantin Mi? - Selim Somçağ
Haziran cari açığının da USD 2.3 mia gibi rekor bir düzeyde gerçekleşmesiyle Türkiye’nin 12 aylık cari açığı yeni bir rekor kırarak USD 19.2 mia.a ulaştı. (Bu arada, cari açık rakamlarını yetkililerin duyurduğu şekilde sene başından bugüne kadarki toplam olarak vermenin ekonomi gazeteciliği açısından bir utanç vesilesi olduğunu belirteyim. Böyle bir rakam hiçbir şey ifade etmez. Cari açığa 12 aylık hareketli toplam olarak bakılır, çünkü bu şekilde tek bir rakamla açığın ne yöne gittiğini görebilirsiniz. Yetkililerin aylık cari denge rakamıyla beraber anlamlı olan 12 aylık toplam yerine bir anlam ifade etmeyen ilk bilmemkaç ay toplamını vermelerinin amacı açık: Konuyu örtbas etmeye çalışmak. Bu durumda ekonomi basınının yapması gereken resmî açıklamayı kes-yapıştırla tekrarlamak değil, küçük bir veri tabanı tutarak 12 aylık toplamı hesaplayarak kamuoyuna duyurmak olmalı.) 12 aylık cari açık toplamının son aylardaki seyrini hatırlamak bu işin nereye gittiğini anlamaya yeter: Mart 16.4, Nisan 17.2, Mayıs 18.4, Haziran 19.2. Aylık artış USD 800 milyon. cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciebuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plus
2002 yılından itibaren sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede dalgalı kurdan, dalgalı kurun dış açığı kendi kendine düzeltmesinden bahsetmenin budalalık olduğunu defalarca söyledim; 2003 baharından itibaren ise dünyadaki likidite bolluğu sayesinde dalgalı kurun örtülü kur çapasına dönüştüğünü, buna dur denmezse Türkiye’nin sürdürülemez bir cari açığa sürükleneceğini, bunun da yeni bir döviz krizi yaratacağını her fırsatta dile getirdim. IMFci-televoleci camia uzun süre bu uyarılarıma “Dalgalı kurda cari açık olmaz” şeklinde bir devekuşu formülüyle karşı çıktı; bu arada devekuşu çığlıklarına kulak asmayan cari açık birkaç milyar dolardan 10 milyarlar mertebesine yükseldi. Artık güneş balçıkla sıvanamaz olunca IMF-televole güruhu yeni bir masal üretti: Cari açıktaki artış dayanıklı tüketim malllarındaki ertelenmiş talepten kaynaklanıyormuş, bu talep doyup tüketim artışı hız kesince cari açıktaki artış duracakmış. Halbuki gelinen noktada tüketim patlamasının dış ticaret açığının artmasındaki rolü % 10’larda, bilemediniz % 20’lerde, TL’nin aşırı değerli olmasının rolü ise % 80-90’lardaydı, dolayısıyla IMF-televole iddiası büyük bir çarpıtmaydı.
Tabiî her zaman olduğu gibi yalancının mumu yatsıya kadar yandı. Artık hem ithal otomobil, beyaz eşya, elektronik eşya satın alma furyası bitti, hem de ihracat artışı, buna bağlı olarak sanayi üretimindeki artış durdu. Haziranda sanayi üretimi sadece % 1.7 oranında arttı. Buna karşılık Haziran cari açığı USD 2.3 mia gibi rekor bir seviyede gerçekleşti, böylece “Büyüme yavaşlayınca cari açık kapanacak” diyen televolecilerin de fitili söndü. Ama tabiî bunların görev icabı susmaları mümkün değil; şimdi de şöyle demeye başladılar: “Cari açık önemli değil.” Doğru, cari açık önemli değil, çünkü sizin için Türkiye önemli değil. Sizin için sadece avukatlığını yaptığınız uluslararası finans sermayesinin cebinize kaç para indirdiği önemli. (Bunları vatandaş bu kişilerin kim olduğunu anlasın da, bunların saçma sözlerini gelip bize sormasın, kimsenin vakti boşa harcanmasın diye yazıyorum. Yoksa bu kişilerin ahlâkî standartları benim ilgi alanımın dışında.)
Şimdi gelelim asıl meselemize. Yine en az bir yıldan beri büyümeyi ihracatın sürüklediğini, ihracatın ise bu kurla tıkanmaya mahkûm olduğunu, dolayısıyla mevcut kur seviyesi devam ettikçe Türk ekonomisinin büyümeden, hatta küçülerek cari açık verir hale geleceğine dikkat çekiyordum. İşte Haziranda sınaî üretimdeki artışın neredeyse durmasına rağmen rekor cari açık verilmesi bu konjonktüre girmekte olduğumuzun habercisidir. Bu bizim gibi cari açığını önemli oranda Batı finans sermayesine kamu kağıdı satarak finanse eden ülkeler için olabilecek en kötü konjonktürdür, çünkü finansörler şimdiye kadar “Cari açık var ama, bütçe dengesi iyi, kamu borçları ödenebilir” diyebiliyorlardı. Büyümenin düşmesi, hatta negatife dönmesiyle bütçe gelirlerindeki artış da duracak, bütçe hedefleri tutturulamayacak, böylece kamu kağıdı satın alanların önemli bir dayanak noktası ortadan kalkacaktır. Durgunluk ortamında faiz dışı fazlayı tutturmak için kamu harcamalarını azaltmak da sosyal ve siyasî olarak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla “durgunluk içinde cari açık” tam bir felâket senaryosudur. Bu senaryonun en tipik ve yakın tarihli örneği de Arjantin’dir. 1991’de başlayan para kurulunun sonucu olarak özellikle dünya çapındaki 1997-1999 devalüasyon dalgasından sonra Arjantin parası aşırı değerli hale geldi, ithalat patladı, ihracat durdu, büyüme negatife dönerken ülke büyük dış açık vermeye devam etti. Üç yıl süren bu büyümesiz büyük cari açık konjonktürü 2002 Ocağında büyük bir devalüasyon ve ekonomik çöküntüyle sonuçlandı. (Bu arada, bütün bu gerçekler ortadayken bazı iktisatçıların “Büyüme yavaşladığına göre Türkiye’de 2001 gibi bir döviz krizi ihtimali ortadan kalktı” demeleri beni şaşırttı. Dış denge ve büyüme birbirinden özerk konulardır; farklı dinamikleri vardır. Bir ülkede dış açık sürdürülemez boyuta gelmişse içeride durgunluk olması bir döviz krizini engellemez; aksine, Arjantin’de olduğu gibi kamu borcunu finanse eden sıcak parayı ürküterek krizi çabuklaştırır. Bu bağlamda vatansever kamuoyuna bir uyarı yapmakta yarar var: Bir iktisatçının IMF karşıtı cephede yer alması söylediklerinin doğru olduğunu garanti etmez. Aslolan iyi iktisatçı olmak ve doğru analiz yapabilmektir. Ben bir ideolojinin mensubu olduğum için değil, IMF’nin Türkiye’ye yaptırdıkları Türk ekonomisine ve Türkiye’ye zarar verdiği için mevcut IMF programının karşısındayım.)
Tabiî henüz Türk ekonomisinin bütün parametreleri çöküş öncesi Arjantin kadar kötü değil; ama ekonomi benzer bir konjonktüre doğru sürüklenmeye başladı. Halkın ayaklanıp dükkânları yağmalaması anlamında değil, ama benzer ekonomik konjonktür anlamında Türkiye’nin yeni bir Arjantin olma ihtimali maalesef oldukça yüksek. Ekonominin böyle bir konjonktüre sürüklenmesini engellemenin tek yolu ise döviz kurunun dış açığı kapatacak seviyelere yükselmesi. Bunu ekonomi yönetimi yaratacağı olumsuz etkileri asgariye indirecek düzenlemeleri gerçekleştirdikten sonra kendisi yaparsa bu Türk ekonomisinin kurtuluşu olur. Kur ayarlamasını piyasaya bırakmak ise Türkiye tarihinin en ağır ekonomik krizini göze almak demektir.