ERDOĞAN İLE TSK'NIN ARASI TÜRKÜ GİBİ YA DA "KARTAL"KEN "TAVUK" OLMAK?!
2003 yılının Aralık ayı… Başbakanlık ile Genelkurmay Başkanlığı arasında gergin saatler yaşanmaktadır. Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ, Özkök’ün talimatı üzerine Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’i arayıp, son derece saygılı bir uslupla şu isteği iletir: “Genelkurmay Başkanımız, Kamu Yönetim Reformu Tasarısı’yla ilgili olarak komutanlara bir brifing vermenizi istiyor!” Başbuğ, telefonda Dinçer’den aldığı cevap karşısında bir anda şaşkına döner.cialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie
“Kartal”ken “Tavuk” olmak?!
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün, “TSK, halkı eski acılı günlere geri götürmeyi amaçlayan bölücü terör örgütüne karşı, mücadelesi kısıtlanmış yetkilerine rağmen, terörle mücadeleyi özveriyle sürdürmektedir” sözleri bağlamında, TSK’nın içindeki halet-i ruhiyeyi yansıtan birkaç satır yazayım.
Öncelikle...
“Kartal” iken, “Tavuk” muamelesi gören, bu yüzden de en sonunda kendini “Tavuk” zannetmeye başlayan bir kara “Kartal”ın öyküsü...
Bundan asırlar öncesi...
Büyük bir dağın tepesine, bir “Kartal” yuva yapmış.
Bir süre sonra “Kartal”ın dört tane de yumurtası olmuş.
Yumurtalar henüz kuluçka dönemindeyken, dağda hafif bir deprem olmuş.
“Kartal”ın yuvasındaki dört yumurtadan biri, depremin şiddetiyle yuvadan düşüp, dağın tepesinden yuvarlana yuvarlana vadideki bir çiftliğe ulaşmış.
Bu çiftlik, bir “Tavuk çiftliği”ymiş.
Çiftlikteki “Tavuk”lar, kendi yumurtalarına benzemeyen bu değişik ve biraz da büyük yumurtayı önce sahiplenmek istememişler.
Daha sonra, yaşlı bir “Tavuk”, yumurtayı koruması altına almış.
Öteki yumurtalardan çıkacak yavrulardan ayırmaksızın, büyütmeye karar vermiş.
Günü dolup zamanı geldiğinde yumurtanın içindeki “Kartal yavrusu” kabuğunu kırmış ve dünyaya gelmiş.
KENDİNİ TAVUK SANMAK
Bir “Tavuk çiftliği”nde bulunduğunu ve kendisinin de çevresindeki yüzlerce “Tavuk”un arasında olduğunu görünce, kendini de “Tavuk” sanmış...
Çiftlikteki “Tavuk”larla birlikte, o da bir “Tavuk” gibi büyümeye başlamış.
Yalnızca o kendini “Tavuk” gibi görmekle kalmıyormuş!..
Çiftlikteki tüm “Tavuk”lar da onu kendilerinden sayıyor ve ona bir “Tavuk”muş gibi davranıyorlarmış.
“Kartal” zaman zaman içinden, “Ben çevremdeki tavuklara pek benzemiyorum. Acaba ben kimim?” diye iç geçiriyor ama bu kuşkusunu bir türlü dile getiremiyormuş.
Ne de olsa o da bir “Tavuk”muş ve “Tavuk” olduğunu bilmeli, kabul etmeliymiş.
Bir gün çiftlikte öteki “Tavuk”larla birlikte oyun oynarken, yukarılarda birkaç “Kartal”ın özgürce uçtuklarını görmüş.
Heyecanlanmış!..
Kendini tutamamış, yüreğinde bir anda oluşuveren coşkuyla haykırmış:
“Aman Allahım, ne kadar güzel uçuyorlar. Ben de onlar gibi uçmak istiyorum...”
Tavuklar onun bu sözlerine hep birlikte gülmüşler.
“Sen bir tavuksun” deyip alay etmişler.
“Ve şunu asla aklından çıkarma” diyerek de şu öğüdü vermişler:
“Tavuklar, Kartallar gibi asla uçamaz!”
Küçük “Kartal” o günden sonra, hemen her gün gökyüzüne bakıp, yukarılarda uçan “Kartal” arıyormuş gözleriyle... Bir “Kartal” gördüğünde ise çiftlikteki öteki “Tavuk”ları unutuyor, gökteki “Kartal” gözden kayboluncaya dek, büyük bir hayranlık ve özlemle onu izliyormuş.
Sonra da tüm hayranlığını ve özlemini, “Kartal” gördüğü her zaman yaptığı gibi, hep aynı sözlerle dile getiriyormuş:
“Ah Tanrım, ne olur ben de onlar gibi uçabilsem!.. Ben de onlar gibi özgürce kanat açabilsem göklerde...”
O böyle konuştukça, çevresindeki tüm “Tavuk”lar da, her zaman söylediklerini bir kez daha yineliyorlarmış; “Vazgeç bu düşlerinden... Sen bir ‘Tavuk’sun ve hep ‘Tavuk’ olarak kalacaksın...”
Küçük “Kartal”, çevresindeki “Tavuk”ların her gün birkaç kez yineledikleri bu sözlerden öylesine etkilenmiş ki... Sonunda bir “Kartal” gibi göklerde özgürce kanat açmak düşünden vazgeçmiş ve yaşamını bir “Tavuk” gibi sürdürmeyi kabul etmiş.
Bir “Tavuk” gibi sürdürdüğü yaşamının sonunda da bir “Tavuk” gibi ölmüş.
Aslını unutanlar, ecdadından kendine emanet “miras”a sahip çıkamayanlar için canalıcı bir örnek!.. “Kartal”ken “Tavuk” olmayı kabul edenler adınaysa, iç paralayıcı bir hikaye!..
“ŞİİR GİBİ”YKEN!..
Ki...
Hükümet Sözcüsü ve Devlet Bakanı Cemil Çiçek, Orgeneral Hilmi Özkök’ün “terör”le ilgili açıklamasının ardından “Kartal’lığa ne gerek vardı” gibisinden şöyle diyordu:
“Paşa’nın ne istediğini tam olarak anlayamadık!”
Yani ortada, Zapsu’nun siyasi literatüre soktuğu “AKP ile Genelkurmay arasında ‘şiir gibi’ bir hava varken, bu Hükümet’e yükleniş de nereden çıktı?” mealinde bir sözdü bu!
Nitekim...
Devlet Bakanı Çiçek, Genelkurmay Başkanı’nın sert çıkışı karşısında şaşırmakta da haklı!
Neden mi?!
Anlatayım:
2003 yılının Aralık ayı…
Başbakanlık ile Genelkurmay Başkanlığı arasında gergin saatler yaşanmaktadır.
Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ, Özkök’ün talimatı üzerine Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’i arayıp, son derece saygılı bir uslupla şu isteği iletir:
“Genelkurmay Başkanımız, Kamu Yönetim Reformu Tasarısı’yla ilgili olarak komutanlara bir brifing vermenizi istiyor!”
Başbuğ, telefonda Dinçer’den aldığı cevap karşısında bir anda şaşkına döner.
Donup kalır!..
Ne diyeceğini bilemez.
Çünkü Başbakanlık Müsteşarı Dinçer’den, Özkök’e iletmesi için şu cevabı almıştır:
“Ben makam olarak Genelkurmay Başkanı’nın üstündeyim. Eğer bir şey öğrenmek istiyorsa o gelsin, burada ben anlatayım. Kendisine cevabımı böyle iletin!”
Aldığı cevap üzerine Orgeneral Başbuğ, nazikçe telefonu kapatır.
Yaptığı görüşmenin içeriği hakkında Genelkurmay Başkanı Özkök’ü bilgilendirir.
Orgeneral Özkök, durumu Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Sezer’e bildirir.
Sezer, her zaman olduğu gibi bu hadisede de “suskun kalmayı”, kamu alanının arkasına saklanmayı tercih eder.
Derken nisan ayının ortalarına gelinmiştir...
Sorun hala ortadadır!.
Bunun üzerine Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, Başbakan Erdoğan’a şu teklifte bulunur:
“Tayyip Bey, TSK’ya verdiğim cevap nedeniyle sizi zor durumda bıraktıysam, hemen istifa edeyim!”
Erdoğan’ın, “İntihalci Müsteşarı”na verdiği cevap, gerçek niyetini ortaya koyar:
“Sayın Müsteşarım, seni koruyamayacaksak, biz niye iktidardayız!..”
Bu sözler üzerine Dinçer, geri adım atmaz.
Direnmeye devam eder!
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, TSK’ya yapılan bu saygısızlığı, önceki benzer örneklerde olduğu gibi yine sineye çeker.
Çünkü Erdoğan’la arasında “Tamamen duygusal”, Wolfowitz üzerinden kurulan “Şiir gibi” bir ilişki düzeni mevcuttur.
AKP iktidarı döneminde Özkök’ün başında olduğu TSK ile Erdoğan arasında buna benzer onlarca “istiskal” vak’ası yaşandı! Hala da yaşanmaya devam ediyor!
Bu bakımdan Devlet Bakanı Çiçek’in, Orgeneral Özkök’ün sert çıkışı karşısında şaşırması manalıdır! Çünkü dün ne yapsalar ses çıkarmayan bir Paşa varken, bugün ne değişti de bir anda ipler gerildi?!.. AKP’nin zirvelerinde “Acaba, Özkök, gökyüzünde uçan hangi ‘Kartal’ın etkisinde kalıp, yine kendini ‘Kartal’ sanmaya başladı” türünden, bir endişenin dışa yansımasıdır!
YURTTA İNFİAL
Oysa…
Erdoğan’ın sandığının ve gördüğünün aksine “şiir gibi” bildiği o köprünün altından çok sular aktı. Suyun “debi”si, yani “akış hızı” değişti!
Erdoğan, şu anda “hormonlu ego”sunun ve “güç zehirlenmesi”nin geçici körlüğünü, “ilüzyon”unu yaşadığı için gerçeklerin farkında değil.
Art arda gelen “şehid cenazeleri” sonrasında, haki rengin hakim olduğu tepelerdeki hava, kurşun gibi ağırlaşmakta!..
“Yurtta infial” kopmak üzere!
Suçluluk duygusu içindeki bazı Paşalar, kendi sonları adına “cami avlusu”nda gözyaşlarına hakim olamıyor.
Dışişleri Bakanı Gül’ün şehid ailelerinden yediği fırça, bazı Paşalar’ın ihmallerini “güneş gözlükleri”nin ardına saklanarak gizlemeye çalıştıkları o halet-i ruhiye, Erdoğan’a Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu “manzara-i umumiye” hakkında bir fikir vermeli!..
Erdoğan’ın, 2005 YAŞ kararlarına bakıp “sürpriz yok” diye sevinmesi, akla eski bir deyişi getiriyor:
“Gördüklerinin yarısına, duyduklarının hiçbirine inanma!”
Erdoğan’ın bu erken sevinci, kendini tatile çıkacak kadar “hür” hissetmesine, sanki tabutun içindeki “şehid”den bir başkası sorumluymuş gibi davranmasına, denize açılıp balık peşinde koşturmasına yol açabiliyor.
Bu bir “kişilik bölünmesi”dir!
Ama çok kısa bir süre sonra Erdoğan, bir Başbakan olarak, Türkiye’de yaşanan olumsuzluklardan ve de hırsızlıklardan bir numaralı sorumlu olduğunu hatta tek sorumlu olduğunu acı bir şekilde öğrenecek.
Bu dönemde “Mücahitken, müteahhitliğe soyunanlar”ın sonuna, hep birlikte şahit olacağız.
Öte yandan…
Zapsu’nun elinden aldıkları “hediye çekleri”nin ağırlığı altında ezilen ve bu yüzden de “Bunların alayı g…ş olmuş” hakaretlerine maruz kalan “Bir zamanlar Kartal’dılar”a gelince…
Arada bir kanat çırpmaya kalktıklarında Erdoğan, her defasında onlara “Tavuk”ların o sözlerini tekrarlıyor:
“Heyecan yapmayın, siz ‘Kartal’ değilsiniz. Uçmaya çalışıp komik duruma düşmeyin. Unutmayın ki, sizler birer ‘Tavuk’sunuz! Tavuklar uçamaz!”
“TÜRKÜ GİBİ” OLMAK!..
Yalnız…
Hiç kimse şu hakikati de aklından çıkarmamalı!
Doğuştan ya da “Kartal”dan dönme “Tavuk” da olsa fark etmez!
Yumurtlamayan tüm “Tavuk”ları keserler.
“Kartal”dan dönme de olsa keserler.
Ama mutlaka başını keserler!
2005 YAŞ sonrası, haki rengin hakim olduğu tepelerde artık başka rüzgarlar esiyor.
“AB rüyası” neredeyse Kıbrıs’ın kaybıyla son buldu!
Artan terör, iç huzuru tehdit ediyor!..
Ekonomi, patlayacak çıban gibi duruyor!
Özelleştirmeler, “milli sermaye”nin bazı yabancılara “komisyon karşılığı” peşkeş çekilme operasyonuna dönüştü!
Irak’ta, TSK ile ABD askerleri savaştırılmak isteniyor!
Havada ihanet kokusu var!
2005’in sıcak geçen “yaz”ında, AKP ile Özkök arasındaki “şiir gibi hava” sona erdi.
“17 Aralık Mutabakatı” çerçevesinde “AB’den tarih alınacak” diye AKP’nin yanlışlarına, hırsızlıklarına göz yumulan günler geride kaldı.
“Şiir zamanı” bitti!
Yerine “Türkü zamanı” başladı!
“Dağlara gel dağlara” diye istek yapılan bazı “Ak tepeler”in üstünde, şimdi “Dağlar seni delik deşik ederim” nağmeleri dolaşıyor.
Ankara’da hava kurşun gibi ağır!
Omuz omuza mücadele var!
Adam adama markaj var!
Mehmetçiği “Neo Coni”lerin menfaati adına “Neo Memo” yapmaya çalışanlardan, hesap sormak için “Yüce Divan” ve “Divan-ı Harp” hazırlıkları yapanlar var.
Uyarmadı demeyin:
Hava günlük güneşlik olsa da, ufukta kasırga var.
Çok yakında fırtına koparsa kimse şaşırmasın!
Ve…
Son olarak…
Haki rengin hakim olduğu tepelerden birinde, bir yemek sohbetinde dinlediğim şu değerlendirme, size yeni süreç hakkında bir fikir verecektir sanırım:
“Hayrullah Bey, yavaş atın çiftesi pek olur. İzleyin ve görün bakın neler olacak. Maç da film de iki devredir. Filmin de maçın da sonunu görmeden, tamamı hakkında yorumda bulunmayın! 2004 YAŞ’ında Erdoğan yolsuzluklarla ilgili askerden hesap sormuştu, şimdi sıra bizde! Çünkü sözde Batılılaşma uğruna, az kalsın atalarımızdan emanet bu devlet kaybediliyordu! Şimdi hesap vermesi sırası Erdoğan'da!”