Dış Politika5 Ağustos 2005 00:00

İSPANYOL KADAR TÜRK OLAMAMAK - Hüseyin Mümtaz

Rauf Bey gene yapmış yapacağını.. Öyle bir laf söylemiş ki, yenir yutulur değil.. Rauf Bey kaya gibi bir lâf etmiş. Öyle bir kaya ki, al nereye koyarsan koy.. Denktaş, Türk Sağlık-Sen'in Dergisi TSS'ye verdiği röportajında, "Barış harekatı kazanıldığında şeref nasıl Türkiye'nin olmuşsa, şimdi bu kazançlar kaybedilecekse onun ayıbı, onun tarihi günahı, onun şerefsizliği de Türkiye'nindir. Benim değildir. Bizim değildir. Kimse bunu unutmasın" demiş. Vallahi benim de değildir… Kuruluşundan 82 yıl sonra ne olduğumuzu, kim olduğumuzu, nerede durduğumuzu, hangi noktada bulunduğumuzu hâlâ tam olarak bilemiyorsak… Kimlik krizi yaşıyoruz, yaşatılıyoruz demektir ve meselenin başı da sonu da budur. Aynen ve sadece budur.naproxennatrium site naproxen kruidvatrenovation vejle renovation skive renova

82 yıl önce tam bağımsız ve üniter milli devleti kurmanın şerefi Türklere aitse…

Kimse gevelemesin, sadece ve yalnızca Türklere aitse….

82 yıl sonra orasından burasından tırtıklanmasının şerefsizliği kime aittir?

Nerede o Türkler? Nereye, nerelere, hangi uzak diyarlara gittiler?

‘’Nerede o çağlar ki / Analar kurt doğururdu/ Hilkat insan çamurunu/ Destanlarla yoğururdu’’

Kültürel olarak nereye aitiz, politik olarak kimlerle işbirliği içinde bulunmalıyız, ekonomik olarak kimlerle alış-veriş yapmalıyız?

AB mi, Şahnghay Beşlisi mi?

Müslüman’sak, Arap mıyız?

Türk’sek neden Türk Devletleri ile hâlâ ‘’Vay be.. Ne kadar güzel Türkçe konuşuyorlar?’, yahut ‘’Vay anasına.. Bunlar da Türkçe konuşuyorlar’’ açmazındayız?

Bağımsızlık ne demek?

Neden bu ‘’kimlik’’; ‘’kim olup, kim olmadığımız’’ krizini çözmüyoruz, çözemiyoruz önce de; rüzgarın önünde sürükleniyoruz yahut bizi bir yerlere sürüklemek isteyenlerin yarattığı hava cereyanlarının, akımların önünde savrulup duruyoruz?

Neden her davulun önünde oynuyoruz?

‘’Tanrı Türk’ü Korusun’’ mu, ‘’Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’’ mı?

Yahut, ‘’Ya Allah, Bismillah, Allahü Ekber’’ mi?

Yahut, ‘’Ne mutlu Türk’üm Diyene’’ mi?

Yoksa bu lâfın aslı ‘’Ne Mutlu Türkiyeliyim Diyene’’ miydi?

Ne zamana kadar zihnimizin bu öldürücü sarkacı beynimizin içinde bir sağa bir sola vurup duracak?

Âcilen bir karar vermemiz gerek.. ‘’Minareler süngümüz’’se başka noktada duracağız; ‘’Türk önde, Türk ileri’’ ise başka noktada..

Fakat 82’inci yılda bile hâlâ mı bilinmezlik, hâlâ mı kararsızlık?

Hangisi İngiliz oyunu, hangisi Yahudi tezgâhı?

Neden şimdi Vahdettin, neden hâlâ ‘’Abdülhamit Kızıl Sultan mıydı’’?

….

Önce Türk olduğumuza karar vereceğiz..

Sonra tam bağımsız mı, yoksa köle olarak mı yaşayacağımıza karar vereceğiz.

Sonra da Türk olarak neyin, hangi çözümlerin bize faydasının dokunacağına?

Ülkeyi Türkler yönetecek, Türk için, Türk’e doğru yönetecek.

82’inci Cumhuriyet yılında devletin zirvesinde asker ve sivillerin, Cumhurbaşkanı’nın gözetiminde MGSB konusunda anlaşamamaları; anlaşmazlık sebebini hükümetin iki bakanının ayrı, Cumhurbaşkanı’nın farklı açıklamaları bile moralimizi bozmayacak.

Asker ve sivilin terörle mücadele konusunda beş saatlik brifinglerde anlaşamayıp, tartışmayı kamuoyu önüne taşımaları bile canınızı sıkmayacak.

Önce karar vereceksiniz; Eskimo musunuz, Yamyam mı, Aborjin mi?

Yoksa barış, özgürlük, halkların kardeşliği, dinlererası diyalog uğruna hepsi mi?

Yoksa sadece Türk mü?

Değilseniz devletin adı neden Türkiye Cumhuriyeti de, Mozaikler Birliği değil?

Seviyorsanız kalın, sevmiyorsanız neden bizi de rahatsız ediyorsunuz?

Yılmaz Bayazıtoğlu diyor ki; ‘’Avrupa Parlâmentosu ‘Türkiye ve Kürtler’ konulu bir konferans düzenleyecekmiş. Merak ediyorum, ‘İngiltere ve İrlandalılar’, ‘İspanya ve Basklar’, ‘Fransa ve Korsikalılar’ konulu konferanslar toplamayı da planlıyor mu?’’

Neden toplasınlar, neden toplattırsınlar ki kardeşim?

Adamlar ‘’bağımsız’’ ve ‘’üniter devlet’’.

Sen önce ne olduğuna karar ver.

Devlet misin, kabile mi, aşiret mi?

Kim olduğuna karar ver, Türk müsün, Arap mısın, batılı mısın, doğulu musun?

‘’Batılıyım’’ demen yetmiyor, adam ‘’sen benden değilsin’’ diyor.

Birleştirici ve bütünleştirici olmak uğruna Türkiye içindeki herkesi Türk kabul etmen de de yetmiyor, adam ‘’ben Türk değilim’’ diyor, ana dilde eğitim ve yayın özgürlüğü istiyor, şu kadar yıldır diasporadayım diyor, tanınmak, siyaseten farklı olduğunun kabul edilmesini istiyor.

Bunun adı ‘’Kültürel zenginliğimiz’’ filan değildir.

Resmen ‘’bölücülüktür’’.

Karar vereceksin.

Türksen, bağımsız devletsen, bağımsız kalmak istiyorsan…

İçeride ve dışarıda…

Dahili ve harici bedhahlara karşı..

Ona göre davranacaksın.

Bağımsızsan ve bağımsızlığını korumak istiyorsan..

Bağımsızlık Mahkemeleri kuracaksın..

Eski dilde bağımsızlık, İstiklal demektir.

Yâni İstiklal Mahkemeleri..

Sonra da ‘’tek dişi kalmış’’ AİHM filan dinlemeden adam asacaksın…

Kararlı duracaksın, adam gibi duracaksın, adam olacaksın..

Sevr’e değil, Lozan’a sahip olacaksın.

Patrik, ben Heybeli’de mürteci okul açarım diyor, Fener’de Kudüs Metropoliti için şeriat mahkemesi kurarım diyor.

Kınalıada’da irticai çocuk kampı açarım diyor. Ekümenik’im diyor. Üzerimde baskı var diyor. Seni AİHM’ye şikayet edeceğim diyor.

‘’Müttefikin’’, ‘’Stratejik ortağın’’ Amerika da aynen öyle diyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Tom Casey, düzenlediği basın toplantısında, “Biz İstanbul'daki ekümenik partikhaneyi destekliyoruz ve patrikhane konusunda Türk hükümetiyle düzenli olarak görüşüyoruz” diyor.

Amerika başka ne diyor?

Los Angeles Federal Mahkemesi, PKK’ya destek verenlere hapis cezasını Anayasaya aykırı buluyor. Federal Mahkeme 11 Eylül sonrasında çıkarılan ve terör örgütlerine yardım ve yataklık edenlere 15 yıl hapis getiren maddesinde PKK lehinde düzeltme yapılmasına karar veriyor. Yargıç Audrey Collins, PKK’nın “Türkiye’deki Kürtler’in haklarını gözeten bir siyasi parti” olduğunu kaydederek, güya terör listesine alınmasına rağmen örgüte eğitim ya da insani yardım sağlanmasını engelleyen düzenlemenin anayasaya aykırı olduğuna hükmediyor.

Yâni ey millet… Müttefik ve de stratejik ortağın Amerika 2005’te, 1915’deki İngiltere’nin yerini alıyor, seni kıvrık uçlu Arap hançeri cenbiye ile iki yerinden hançerliyor.

Ekümenik Patrik ve Özgürlük savaşçısı PKK…

Amerika başka ne diyor?

Ankara (eski) Büyükelçisi Edelman Devlet Bakanı’na mektup yazıyor, ‘’Laik bir ülkenin laik bir kurumu olarak, İslâm tek hak dindir’’ diyemezsin diyor.

‘’Irak’a girmenize Irak karar verir’’ ve ‘’Askerin konumu AB yolunda engeldir’’ diyen AB’nin Müstemleke Müfettişi Kretschmer de Diyanet İşleri Başkanı’na aynı şeyleri söylüyor.    Yetmiyor.

Avrupa Komisyonu Sözcüsü Amadeu Altafaj Tardio, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, ''Türkiye bugün Avrupa Birliği'ne üye olmak için gereken tüm kriterleri karşılamaktan uzaktır. Dini özgürlük bizim için en büyük önceliğe haizdir ve müzakerelerde de önemli bir noktayı oluşturacaktır'' diyor.

Demek ki kıymetli okuyucu minarelerimiz, AB ve ABD malı süngü olacak.

Onların izin verdiği ve uygun gördüğü ölçüde..

Amerikan usulü İslâm, Avrupa usulü, batı usulü, diyalog ve hoşgörücülerin anladığı, ‘’ılımlı İslâm’’ dedikleri bu olsa gerek..

Yetmiyor.. Kuzey Kıbrıs’tan ‘’Fener Patrikhanesi ile yakınlığı bilinen 5 yıldızlı bir Otel Patronunun KKTC’deki Otelinin Genel Müdürü olan kişinin Fener Patrikhanesi adına (dolaylı olarak) KKTC de Girne’de deniz kıyısında büyük ölçekli bazı arsaları ele geçirmeye çalıştığı’’ feryadı geliyor.

Yetmiyor ey okuyucu..

3 Ağustos 2005 tarihli Politis’te; 5 Ağustos 2005 tarihinde Atina Dağcılık Kulübünden oluşan 10 kişilik ekip Türkiyenin  6 bin 200 metre yüksekliğindeki Ağrı Dağına bir tırmanış gerçekleştireceği ve dağın zirvesine Yunan ve “Kıbrıs Cumhuriyeti” bayraklarını dikecekleri haberi yer alıyor. ‘’Dağcıların’’ Ağrı’ya gitmeden önce İstanbul’a giderek Fener Rum Patriği Bartholemos’un de elini öpeceği ifade edilen haberde dağcıların sözkonusu eylemlerini 18 Ağustos’da tamamlamayı hedefledikleri belirtiliyor.

Dikerler kardeşim, dikerler..

Tepemizin üstüne, başımızın üstüne, Ağrı’ya Yunan bayrağı, Rum bayrağı dikerler.

Ağrı’yı Ermeniler milli sembolleri olarak kullanırlar.

Hatay’ı Suriyeliler haritalarında kendi toprakları olarak gösterirler.

Trabzonspor’u Lefkoşa’ya ‘’tanıdığımız’’ Ercan’dan değil, ‘’tanımadığımız’’ Larnaka’ya Atina üzerinden  göndeririz.

Kerkük’ü Barzani-Talabani’nin elinden kurtarmaya çalışırken bir de bakarız PKK şehirde ‘’büro’’ açmış, bayrak asmış..

Ha bu noktada, söz Kuzey Irak’a gelince işler biraz karışıyor.

1. GİRERİZ MESELESİ.

Başbakan, İkinci Başkan ‘’gerektiğinde gireriz’’ diyor. Amerikan Genelkurmay Başkanı ‘’Zor girersiniz’’ diyor. ‘’Irak hükümetinin söyleyeceği şeyler olur’’ diyor.

Irak İçişleri Bakanı İstanbul’da ‘’Buna ancak Irak parlamentosu ve Kuzey Irak Bölge Parlamentosu karar verir’’ diyor.

2. EBU GARİB MESELESİ.İstanbul HSBC ve İngiliz Konsolosluğu olayının Ebu Garib’teki iki suçlusu için Amerika’nın Irak Büyükelçisi Halilzad önce ‘’Haberim yok’’ diyor, sonra ‘’Muhatabınız Irak hükümeti’’ diyor.

3.PKK’nın LİDER KADROSU MESELESİ:

Orgeneral Başbuğ basınla sohbetinde ‘’Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son Amerika ziyaretinde, Amerikan tarafının PKK'nın lider kadrosunun yakalanması için doğrudan emir verdiğini’’ söylüyor.

Ertesi gün Amerikan Dışişleri Sözcülerinden Adam Ereli konu ile ilgili ısrarlı sorular üzerine, “Elimde böyle bir emrin verildiğine dair, ABD Dışişleri Bakanlığı olarak bir bilgi yok. Askeri bir konu olduğuna göre ABD Savunma Bakanlığı'na sorabilirsiniz” diyor.

            KKTC Silahlı Kuvvetler Günü nedeniyle Gazi Orduevi'nde verilen resepsiyona katılan Orgeneral Özkök’e konu soruluyor:

Cevap; "Bu konuşmadan bilgim yok' derseniz, bu o konuşma yok anlamına gelmez" oluyor.

4. PKK Kerkük’te ‘’ofis’’ açıyor, bayrak asıyor, silahla koruyor.

Gazetelerde ofisin fotoğrafları yayınlanıyor.

Dünya jandarması, tek süper güç, güney komşumuz, müttefik ve stratejik ortağımız Amerika’nın Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Tom Casey, ‘’PKK'nın Kerkük'te ofis açtığı yönündeki haberleri görmediğini’’ söylüyor ve ‘’Irak'ta olanların çokuluslu güç ve Irak hükümetine sorulmasını’’ tavsiye ediyor.

Adresin yine meşruiyet kazandırılmaya çalışılan kukla ve işbirlikçi Irak Hükümeti olarak gösterilmesi bir yana konu ile ilgili olarak ve bir önceki tecrübemize dayanarak bir sonraki filan resepsiyonda şu tür bir cevap verilmesinin ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyorum:

‘’Tom Casey’in görmemiş olması o ofisler yok anlamına gelmez..’’

İyi de problem zaten bu değil mi?

Kürtler akın akın Kerkük’te ‘’ikamet kaydı’’ yaptırıyorlarmış.

Ve bütün bunlardan sonra Washington’da Türkiye-Irak ve ABD heyetleri arasında üçlü PKK zirvesi yapılacakmış.

Savaş Süzal diyor ki;

‘’Gelelim Washington toplantısına. ABD Dışişleri bakanlığı sözcüsünün açıklaması dikkat çekici. AP’nin (Associated Press Haber ajansı) Dışişleri muhabirinin bu toplantı Irak’taki PKK unsurları için miydi sorusuna ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tom Casey, “O konuda var ama toplantıların esas gündemi bu konudan çok daha geniş, Türkiye ve Irak terörle mücadele konusunda bir koordinasyona gitme konusunda görüşbirliğindeler” yanıtı verdi. Dilerseniz biraz beyin jimnastiği yapalım, nedir bu geniş gündem maddeleri, ne olabilir?

Türkiye bu günlerde Amerikalıların Irak’ta yapmak istemedikleri işleri daha güvenli bir ortam içinde yapabildikleri bir yer haline gelmeye başladı. Hani Irak askerlerini eğitimden polisini, gazetecisini ve diplomatlarını da eğitiyoruz ya belki başka bazı araştırma ve soruşturma sorgulama işlemleri de Türkiye’de yapılıyor. Hani Mısır da Ürdün’de Pakistan’da yapılan türlerden.

Bir kere konunun çözümü Iraklılarla Türkler arasında olacaksa Amerikalıların ne işi var bu toplantılarda. Yok eğer Amerikalılar bu işte koçluk yaparak Iraklılara Dış politika ve müzakere dersi veriyorlarsa, Türkiye’nin terörle mücadele sorunu öyle aylarca bekleyecek bir durumdan çıktı, her gün patlayan bombalar altında aciliyet gösteriyor.  

Öyleyse olay daha önce de olduğu gibi Amerikalıların gözetimi altında Iraklı kürtlerle Türkiye’yi uzlaştırmak mı ne dersiniz? Hani federasyon konfederasyon ve bazı kürt uçuşları gibi. Neden Amerikan tarafı bu toplantıları gizlemeye gerek görmezken Washington’daki bazı Türk diplomatlar önce toplantıyı gizleyip, daha sonra Amerikalıların açıklaması ardından "konu ile ilgili beklenti içine girilmemesini" tavsiye eder bazı gazetecilere?  İşte benim midemi bulandıran konular bunlar. Bu iş bence de PKK’lıların teslim işinden başka ve daha büyük bir iş. Sanki birilerinin kirli işlerine alet ediliyormuşuz gibi içimde tuhaf bir duygu var. Bugünlerde yanılmıyorum ama gene de İnşallah yanılmışımdır.’’  

Süzal Amerika’da oturduğu halde Türk görüşünü muhafaza eden iki gazeteciden biridir(diğeri Yılmaz Polat) ve yazdıklarına dikkat edilmesi gerekir.

1. Casey neden ‘’O konu da var’’ diyor ve 2. Türk diplomatlar neden toplantıyı gizleyip sonra ‘’konu ile ilgili beklenti içinde olunmamasını’’ öneriyorlar?

O zaman toplantının adı neden PPK diye takdim ediliyor?

Neler gizleniyor?

Başka neler gizleniyor? Başka hangi toplantılarda tanıksız, tutanaksız, tercümansız neler konuşulup neler veriliyor?

Ve bütün bunlardan sonra siz de benim gibi birilerinin bizimle alay ettiği duygusuna kapılmıyor musunuz?

Birileri ey millet, seninle fena halde dalga geçiyor.

Pınar Aktaş’ın haberine göre AB ile müzakerelerin başlayacağı 3 Ekim öncesinde, ‘’lehte bir atmosfer yaratmak için’’ İstanbul’da konserlerle de renklenecek bir ‘’medeniyetler buluşması’’ düzenlenecekmiş.

Adı; ‘’Türkiye’den AB’ye Köprü Medeniyetler Buluşması. Tarih 23-25 Eylül 2005’’.

Organizasyonu Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Eminönü Belediye Başkanlığı işbirliği ve koordinasyonunda İcon Europa adlı şirket yapacakmış.

Şirketin adında ‘’ikon’’ olunca da etkinlikler için tabii ona uygun bir mekân, Ayasofya Müzesi Bahçesi seçilmiş.

Minarelerin altında, 23 Eylül akşamı ‘’resepsiyon’’..

Al sana bir ‘’süngü minare’’ motifi daha..

İstanbul’da resepsiyon verilecek başka bir mekân kalmadı mı?

‘’İkon’’un sahibi; ‘’Sultanaahmet Meydanı ve Ayasofya’nın, 2500 yıllık bir tarihe sahip olduğunu ve Türkiye’yi en iyi yansıtan görüntülerden biri olduğunu’’ söylemiş.

2500 yıl?

Anadolu’ya geleli 1000 yıl, İstanbul’a geleli ise daha ancak 500 yıl olduğuna göre hangi 2500 yıl? Neyin 2500 yılı?

Yoksa ‘’pazarlanmak’’ istenilen, ‘’buluşturulmak’’ istenilen, ‘’köprü kurulmak’’ istenilen ‘’başka tarihler’’ mi?

‘’Organizasyon’’a, Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinden başka Kretschmer; (demek ki adam o kadar lafı boşuna söylememiş), Claudia Roth, Olli Rehn, Verhaugen, Merkel ve Zana’ya Fahri Hemşehrilik beratı veren Paris Belediye Başkanı davetliymiş.

Zana, Gülen, Madam Mitterand, D’estaign, hâttâ Öcalan niye yok?

Bir gecelik ‘’izinli’’ sayılabilir pekalâ..

‘’Engin hoşgörümüzü’’ böylelikle daha da iyi göstermiş olmaz mıyız?

Ayasofya minarelerinin altındaki açılış resepsiyonunda Türk ve Yunan Eurovizyon Birincileri Erener ile Helena ‘’performans’’larını sergileyecekmiş..

Neden ille Yunan?

Sen ey okuyucu Yunanistan’ın bir Cami bahçesinde resmi bir şenlik düzenleyip bizi davet ettiğini hiç hatırlıyor musun?

Batılıya, ve ille de Yunanlıya kendini beğendirme kompleksi neden?

Bir tek, AB’ye girmek için ağzıyla kuş tutup havada takla atan Türk figürü eksik.

Yani sonuçta tam varoş kültürü mantığı ile düzenlenecek tam bir kasaba panayırı..

Örnek, Şekil A’daki; 17 Aralık 2004 Avrupa Anayasası imza töreni sonrası Kızılay’da gündüz vakti tertiplenen havai fişekli ‘’halkı bilgilendirme toplantısı’’..

Eurovizyon, hele Sertab ve Helena denince lâf bu kadar kolay bitmez.

Sertab İngiliz dilinde, Arap şalvarı ve Roman göbeği ile ‘’birinci’’ olmuştu.

Helena’nın gecesinde ise; 1)Türk jürisi 12 tam puanı Yunanlı’ya vermişti, 2) TRT’den nakleden peruğu ağarmış sunucu heyecanla ‘’12 puan komşuya gitti’’ diye sevinç çığlığı atmıştı.

Yunanlıya 12 puan veren ‘’Türk jürisi’’ kimlerdi Allah aşkına ve sunucu neden öyle sevinmişti?

Yunanlıların Türk sanatçıya verdiği puanı hatırlamıyorum. Verdiklerini de hatırlamıyorum.

Peki ey okuyucu sen Helena’nın sahnede o gece müzik ve dansında Türk motiflerini kullandığını hiç mi fark etmedin?

Yunanlılar Atina Olimpiyatlarının kapanış gecesinde dünyanın gözleri önünde kemençe eşliğinde aba-zıpka ile horon teperken neden hiçbir şey söylemedin?

Bahattin Ögel ‘’Türk Kültür Tarihine Giriş’’ adıyla kapı gibi dokuz ciltlik bir eser yazmıştır.

Dokuzuncu cilt; kemençenin 3000 yıllık tarihini ve nasıl bir Türk çalgısı olduğunu anlatır.

Yunanlı Orta Asya’ya hiç gitmediğine, coğrafi ufku Arganotların Altın Post’u aradığı Kafkaslarda kaldığına göre bir ‘’Yunan çalgısı’’ olan kemençe nasıl olup da Orhun kıyılarından bu tarafa gelir?

İçimizdeki İspanyollar susarken, Yunanlıyla sevinip, onunla yatıp kalkarken bakın İspanya’daki İspanyollar ne diyor..

DHA’dan Mehmet Çiftçi’nin haberine göre ‘’İspanyol basını, 21 Mayıs'ta Ukrayna'nın başkenti Kiev'de yapılan Eurovision Şarkı Yarışması için 'Osmanlı Şarkı Yarışması' benzetmesini yaptı. Eurovision'un şarkı, enstrüman, ritim ve danslarıyla her geçen yıl daha fazla 'Osmanlı kültür şovuna' dönüştüğünü öne süren İspanyollar, Doğu Avrupa ülkelerinin yarışmada 1. olmasını da Türklerin bu bölgede 400 yıldan fazla kalmasına bağladı.

Ülkenin önde gelen gazetelerinden ABC, Yunanistan'ın 1. olmasının tek nedeninin 'Türk kültürü' olduğunu yazdı. Yunanlıların ritim, dans ve şovlarıyla tüm Avrupa'ya bir Osmanlı şöleni yaşattığını açıklayan gazete, Romanya, Arnavutluk, Sırbistan, Bosna Hersek ve Bulgaristan'ın da şarkılarında sürekli Osmanlı motiflerine rastlandığını yazdı.

‘Türkler neden bu kadar Avrupalı olmaya çalışıyor ki? Bıraksınlar, zaten Avrupa bu şarkı yarışmasıyla Türkiyeli olmaya başladı’ cümlesiyle Avrupa'nın giderek Doğu'ya kaydığı analizini yapan gazete, Batı Avrupa'da müziğin çöktüğünü de savundu. Gazete, bu analizine delil olarak da Fransa, İspanya, İngiltere ve Almanya'nın Eurovision'da aldığı düşük puanları gösterdi.’’

Şairin dediği gibi ‘’Yüzdeyüz Türk olduğun gün cihan senindir’’ demiyorum..

Ama kendimize haksızlık etmememizi, bu kadar tevazuda bulunmamamız gerektiğini, en az İspanya’daki İspanyollar kadar benliğimizin şuurunda olmamız gerektiğini söylüyorum.

İçimizdeki İspanyollar hiç utandılar mı acaba?

Prof.Dr. Ümit Özdağ diyor ki;

‘’Özetle Türkiye'nin güvenliğini sağlamak için yapılabilecek o kadar çok şey var ki. Ancak yapabilmek için 15 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Bandırma Vapuru'na binebilecek yüreğe sahip olmak gerekiyor. Hükümetten Bandırma Vapuru'na binecek çıkar mıydı?’’

İlahi Özdağ..

Daha vapura çok var..

Şahsi dosyasında İngiliz’in Malaya zırhlısına bindiği yazılı olan Vahdettin’in, Mustafa Kemal’e izin ve para verip vermediği noktasındayız.

            Onu halledelim, vapura nasıl olsa bineriz..

            Kimse olmazsa 57’inci Alay efrâdı olarak ‘’biz’’ bineriz.

            Bir ölüp, bin diriliriz.

            Ama daha önce dönüp Rauf Denktaş’ın sözlerinin muhatabını araştıralım.

            Şeref kime ait, şerefsizlik kime?

Meselenin adını doğru koyalım..

            Neyiz, kimiz, nereye gidiyoruz?                                                        5 Ağustos 2005

“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA

57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA

57’İNCİ ALAY HERYERDE 

  HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”