Ekonomi3 Ağustos 2005 00:00

Bankacılıkta Yabancı Sermaye - KORKUT BORATAV

İkinci olarak, yabancıların, genellikle oligopolcü özellik taşıyan bankacılık sektörüne rekabet getireceği; bunun da sektörün daha iyi, daha verimli (iktisatçı diliyle ''etkin'' ) çalışmasını sağlayacağı umuluyordu. Görüldü ki bankacılık sektörüne giren doğrudan yatırımlar, yeni kuruluşlar oluşturarak sektörün kapasitesini genişletmemektedir. Tam aksine, yerli bankaları satın alarak girmektedir. Dahası, yabancıların girişinden az sonra, yerli bankaların bir bölümü tasfiyeye uğramakta; rekabetçi koşulların gelişmesi bir yana, oligopolcü yapı, bu kez dev uluslararası bankaların egemenliği altında pekişmektedir. Yabancılara açıldıktan sonra sekiz Latin Amerika ülkesinde banka sayısı yüzde 29 oranında azalmıştır. Sunkaya Bose, ayrıca, yabancı ve yerli bankaların ''etkinlik'' derecelerini karşılaştıran araştırmalara dayanarak gösteriyor ki yabancıların daha ''etkin'' olduğu veya sektörün başarım düzeyini arttırdığı efsaneleri yanlıştır. levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesarcoxia 90 mg wikipedia read arcoxia cenacialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon

Hindistan'dan bir iktisatçı, Sukanya Bose , Asya'da, özellikle de ülkesinde bankacılık sektörüne yabancı sermaye girişini teşvik etme doğrultusundaki eğilimlere karşı bir uyarı incelemesi kaleme almış. 1990 sonrasında finansal sistemlerini yabancılara açan Latin Amerika örneğini mercek altına alıyor; gelişmeleri, sorunları inceliyor.

Son zamanlarda bu konu Türkiye'de de hararetle tartışılıyor. Bu nedenle yazarın bulgu ve saptamalarını gözden geçirmek öğretici olabilecektir.

***

Sukanya Bose sorguluyor: Finansal sistemlerini kısıtsız yabancı sermayeye açan Latin Amerika hükümetleri ne umdular, ne buldular?

Bir kere, finansal çalkantı ve krizlerin şokları içinde sarsılmış yerli bankaların uluslararası standartlara ulaşmaları zorunlu idi; bunu sağlamak için de büyük boyutlu sermaye arttırımı gerekiyordu. Yerli kaynakların yetersizliği nedeniyle, bu desteğin yabancı ortaklıklarla sağlanacağı umuluyordu. Görüldü ki yabancı finans kapitalin hedefleri arasında yerli bankaları desteklemek yoktur. Bunlar piyasalarda egemen konumlar aramaktadır. Bu egemenliğin çok kısa bir sürede gerçekleşebileceğini gösteren en çarpıcı örnek Meksika'dır. Bu ülkede, yabancılara açılmanın başladığı 1996'da toplam banka varlıklarının sadece yüzde 7'si yabancılara aitti. 2004'te ise bu oran yüzde 85'e ulaşmıştır.

İkinci olarak, yabancıların, genellikle oligopolcü özellik taşıyan bankacılık sektörüne rekabet getireceği; bunun da sektörün daha iyi, daha verimli (iktisatçı diliyle ''etkin'' ) çalışmasını sağlayacağı umuluyordu. Görüldü ki bankacılık sektörüne giren doğrudan yatırımlar, yeni kuruluşlar oluşturarak sektörün kapasitesini genişletmemektedir. Tam aksine, yerli bankaları satın alarak girmektedir. Dahası, yabancıların girişinden az sonra, yerli bankaların bir bölümü tasfiyeye uğramakta; rekabetçi koşulların gelişmesi bir yana, oligopolcü yapı, bu kez dev uluslararası bankaların egemenliği altında pekişmektedir. Yabancılara açıldıktan sonra sekiz Latin Amerika ülkesinde banka sayısı yüzde 29 oranında azalmıştır. Sunkaya Bose, ayrıca, yabancı ve yerli bankaların ''etkinlik'' derecelerini karşılaştıran araştırmalara dayanarak gösteriyor ki yabancıların daha ''etkin'' olduğu veya sektörün başarım düzeyini arttırdığı efsaneleri yanlıştır. Yabancılar, ulusal tasarrufları çok daha ''seçkin müşteri'' gruplarına yönlendirmekte; küçük-orta yatırımcılar arka plana kaymaktadır. Yerli bankalar da yabancılara ayak uydurma çabalarına sürüklenmekte; sektörün ulusal ekonomiyi destekleyen geleneksel işlevleri tarihe karışmaktadır.

Güçlü yabancı bankaların finansal kargaşa koşullarında, sermaye kaçışını dengeleyecek dış kaynak sağlayacağı umuluyordu. Görüldü ki yabancı bankalar sermaye kaçışını başlatarak finansal krizi tetikleyebilmektedir. Arjantin'de 2001 devalüasyonundan önce, bu ülkedeki yabancı bankalar peso mevduat hesaplarını dövize çevirip ülke dışına 30 milyar dolar aktararak bu ülkede krizin derinleşmesine katkı yapmışlardır.

***

Sukanya Bose'un yazısını okuduktan bir-iki gün sonra ''ulusalcı bankacıların manifestosu'' diye anılan, yazarı belirsiz bir belge Milliyet'te yayımlandı. Bu metin bankacılık sektörüne yabancı girişlerinin tehlikelerine dikkat çekiyor. Yukarıda aktardığım saptamaların bir bölümünü tekrarlıyor ve ek savlar da ileri sürüyor: ''Yabancı bankaların milli gelir artışına etkileri yoktur. Vergi katkıları düşüktür. Hükümete baskı yaparlar. Temiz bankaları ucuza alırlar. Giderlerini düşük tutarlar; faiz marjlarını ve kârlarını arttırırlar. Yerlilerin değerlerini düşürürler...''

***

Büyük bir özel bankanın üst yönetiminden kaynaklandığı rivayet edilen bu ''ulusalcı belge'' nin ''kocaman bir aferin'' hak ettiğini söyleyebilir miyiz?

Belki evet; ama bir de oturup Türkiye'de özel bankacılığın geçmiş beş yılının bilançosunu hatırlamamız gerekmiyor mu? ''Hortumlama'' sözcüğünü Türkçeye kazandıranlar, şu anda yargılanan özel bankacılar değil mi? Cumhuriyet tarihinin anıtları olan kamu bankalarının mafyatik yöntemlerle özelleştirilmesinin ve sonradan büyük zararlarla tekrar devlet bütçesinin sırtına yıkılmasının aktörleri kimlerdir?

Temel soru şudur: Bir yandan şaibeli sicili ile özel sektör bankacılığının korunması; öte yandan Türkiye ekonomisine yarar değil, sorunlar taşıyacağı anlaşılan dev yabancı bankalara kısıtsız açılma... Bu seçeneklerden hangisi ehvendir?

Bana öyle geliyor ki, bir gün ülkemiz, bankacılık sektörüne kalkınma ve sanayileşmenin motoru olma işlevini kazandırmayı hedefleyen bir iktidara kavuşursa, yabancı bankaların egemen olduğu bir durumla cebelleşmek çok daha güç olacaktır.