AB3 Ağustos 2005 00:00

Ek Protokol Arap Saçı - Selim Somçağ

<SPAN style="FONT-SIZE: 9pt; FONT-FAMILY: Verdana; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-ansi-language: TR; mso-fareast-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA">Önce Ek Protokol meselesinin esbab-ı mucibesini hatırlayalım:&nbsp;&nbsp; 1963 Ankara Anlaşması Türkiye&#8217;nin AB (o zamanki haliyle AET) üyesi olacağı varsayımından yola çıkılarak Türkiye ile o zamanki 6 AET üyesi arasındaki ticarî ve ekonomik ilişkileri düzenleyen,&nbsp; serbest ticaretin önünü açan bir anlaşmadır.&nbsp;&nbsp; 1963&#8217;ten 1995&#8217;e kadar çeşitli genişleme dalgalarıyla AB&#8217;nin üye sayısı 15&#8217;e yükselmiştir.&nbsp;&nbsp; <B><SPAN style="COLOR: red">Bunların hiçbirinde Türkiye&#8217;nin Ankara Anlaşmasını bir ek protokolle yeni üyelere teşmil etmesi istenmemiş,&nbsp; anlaşma AB ile imzalanmış olduğundan yeni üyeler için de otomatik olarak geçerli olacağı kabul edilmişti.</SPAN></B>&nbsp;&nbsp; Hal böyleyken bu sefer 2005&#8217;te AB&#8217;ye katılan 10 yeni ülke için bir ek protokol istenmesi belli ki anlaşmayı işletmekten başka bir niyete dayanıyordu.&nbsp;&nbsp; </SPAN><div style="display:none">acheter viagra en ligne canada <a href="http://acheterviagraenfrance.com/en/ligne-canada">acheter viagra en ligne canada</a> acheter viagra en ligne canada</div><div style="display:none">oxcarbazepine dosage <a href="http://www.bilie.org/blogengine/page/oxcarbazepine-49L.aspx">bilie.org</a> oxcarbazepin</div>

1963 Ankara Anlaşması Ek Protokolünün imzalanması malûm medya tarafından 3 Ekimde Türkiye-AB üyelik müzakerelerinin başlaması önündeki son engelin de kalkması olarak lanse edildi.    Tabiî ki kazın ayağı öyle değil,  yapılan bu işle Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir kangren ortaya çıktı.   AKP hükümeti de ciddî bir dış politika yenilgisiyle karşı karşıya.
 
Önce Ek Protokol meselesinin esbab-ı mucibesini hatırlayalım:   1963 Ankara Anlaşması Türkiye’nin AB (o zamanki haliyle AET) üyesi olacağı varsayımından yola çıkılarak Türkiye ile o zamanki 6 AET üyesi arasındaki ticarî ve ekonomik ilişkileri düzenleyen,  serbest ticaretin önünü açan bir anlaşmadır.   1963’ten 1995’e kadar çeşitli genişleme dalgalarıyla AB’nin üye sayısı 15’e yükselmiştir.   Bunların hiçbirinde Türkiye’nin Ankara Anlaşmasını bir ek protokolle yeni üyelere teşmil etmesi istenmemiş,  anlaşma AB ile imzalanmış olduğundan yeni üyeler için de otomatik olarak geçerli olacağı kabul edilmişti.   Hal böyleyken bu sefer 2005’te AB’ye katılan 10 yeni ülke için bir ek protokol istenmesi belli ki anlaşmayı işletmekten başka bir niyete dayanıyordu.   Belli ki Türkiye’nin millî davası Kıbrıs karşısındaki tek yanlı tavrı bilinen AB, bu vesileyle Türkiye Cumhuriyetini Kıbrıs Rum Yönetimi ile beraber bir  uluslararası anlaşmaya taraf yaparak Kıbrıs Rum Yönetiminin Türkiye tarafından tanınmasının önünü açmak istiyordu.    Hep söylediğimiz gibi,  Rum Yönetimi kendisini bütün adanın meşru tek devleti olarak tanımladığı ve AB tarafından da böyle tanındığı için,  bu devletin tanınması KKTC’nin tanınmaması,  dolayısıyla adadaki Türk askerî varlığının da Rum anlayışıyla “işgal gücü” olarak görülmesi anlamına gelir.   Bu da Türkiye’nin 1881’de Kıbrıs’ın şantajla Osmanlı Devletinden kopartılmasından beri sürdürdüğü Kıbrıs’taki Türk varlığını,  Türk hak ve menfaatlerini koruma mücadelesinin hezimetle sona ermesi demektir.   Akibeti belirsiz ve Türkiye’nin ekonomik,  sosyal ve kültürel şartlarına uymayan  bir birliğe üyelik için böyle bir taviz verilemez.   Hele hele söz konusu üyelik sürecinin Türkiye’nin aldatılması,  oyalanması ve elinden oyuncakları alındıktan sonra sokağa atılması rotasına girdiği aşikâr hale gelmişse,  böyle bir konunun pazarlığı bile yapılamaz.

Maalesef AKP hükümeti birçok çevreden gelen uyarılara rağmen bu açık tuzağa göz göre göre düştü.   17 Aralık 2004’te,  2005 içinde bir müzakere tarihi almak uğruna ek protokolü imzalayacağına söz verdi.    Sözü yeterli bulunmadı;  imza istendi.   Bu istiskale de boyun eğildi,  Devlet Bakanı Sayın Beşir Atalay’a imza attırıldı.   O zaman medyada “Bu imzanın gereğini yapmak kolay değil” dediğimizde AKP cephesinden kimileri bize tepki göstermişlerdi.   Fakat başbakan Brüksel’den Türkiye toprağına ayak basınca gerçekten de bu işin nerelere gidebileceğinin farkına varmaya başladı,  AB’nin Şubatta imzalanmasını istediği ek protokol ancak Temmuz sonunda ve garip bir biçimde  imzalanabildi:   Protokolle aynı anda bu imzanın “Protokolde atıfta bulunulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin herhangi bir biçimde tanınması anlamına gelmediğini ve Türkiye'nin 1960 Garanti, İttifak ve Kuruluş Anlaşmalarından kaynaklanan hak ve mükellefiyetlerini haleldar etmediğini” belirten bir deklarasyon yayınladık.   Bunun da ötesinde havaalanlarımızı ve limanlarımızı Rum uçak ve gemilerine açmıyoruz.   Halbuki bu özünde bir serbest ticaret anlaşması.   Açıkçası bu şartlar altında “Protokolün imzasıyla AB ile ilişkilerimizde çok önemli bir pürüz aşıldı” demek için bayağı saf olmak lâzım.

Şimdi son durumu satır başlarıyla görelim:

1. İmzayla Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hak ve menfaatlerinin hukukî dayanakları önemli bir yara aldı,  çünkü bu hak ve menfaatleri tanımayan Rum Yönetimi ile bir uluslararası anlaşmaya imza koyduk.   Buna yüzde yüz tanıma denemese de, tanımaya giden yolun ilk basamağı olduğu açıktır.   Bu Türkiye’nin Kıbrıs’ta 1974’ten beri sürdürdüğü kararlı ve haklı tavırda bir geri adımdır.

2. Bu protokol sonucunda Türkiye bütün Kıbrıs’ın dış ticaretini düzenleme yetkisinin Rum Yönetiminde olduğunu kabul etmiştir.   Yani artık Kıbrıs Türkünün Türkiye’ye ihracat yapabilmesi Rum’un insafıan kalmıştır.   Ayrıca Rum kesimi Türkiye’ye gümrüksüz ihracat yaparken,  KKTC tüccarının Türkiye’ye yapacağı ihracat gümrük vergisine tâbî olacaktır.  Özetle,  bu protokolle zaten bocalayan KKTC ekonomisinin ayakta kalma şansı ortadan kaldırılmıştır.   Artık KKTC hızla Rum kesiminin ekonomik yarı-sömürgesi olmaya doğru gidecektir.

3. Bütün bu tavizlere rağmen AB tatmin edilebilmiş değildir.   Yayınladığımız deklarasyonun bağlayıcılığı tartışmalıdır.   Türkiye’nin Rum Yönetimini tanımadığını bir şerh olarak protokole eklemesi durumunda bağlayıcılık tartışması olmazdı.   Hükümet bunu denemiş,  fakat AB’ye kabul ettirememiştir.    Halen yayınlanan tek taraflı deklarasyon karşısında AB’nin tutumu teknik olarak belirsiz,  gerçekte ise olumsuzdur.   Deklarasyon AB tarafından resmen kabul edilmemiştir.   AB’nin Eylüldeki dışişleri bakanları toplantısında bir karşı-deklarasyon yayınlanarak Türkiye’nin çelişkili tutumundan vazgeçmesinin talep edileceği söylenmektedir.   Rum Yönetimi deklarasyonun anlamsız olduğunu açıklamıştır.   Bu sabah Fransa Başbakanı da “Türkiye müzakerelere başlamadan önce Kıbrıs’ı tanımak zorunda” açıklaması yapmıştır.   18 Eylülde iktidara gelmesi beklenen Alman Hıristiyan Demokratlarının da aynı görüşte olduğunu biliyoruz.   Ayrıca Türkiye’nin havaalanlarını ve limanlarını Rumlara kullandırmama kararı deklarasyonda yer almamıştır.   Sayın Başbakan Erdoğan’ın yakın dostu,  İngiltere başbakanı “Tony” (Unutanlar İçin,  soyadı Blair) buna engel olmuştur.   Dolayısıyla şu anda Türkiye’nin havaalanı ve limanlarını Rumlara açmaması tamamen indî ve keyfî bir uygulama durumundadır.   AB ile ilişkiler mevcut rotasında yürüyecekse AB’nin bizi bu kararı değiştirmeye zorlayacağı kesindir.   18 Eylül Almanya seçimlerinden sonra,  hele 3 Ekimden sonra bu konuda başımız çok ağrıyacaktır.  Hükümetin “Ne şiş yansın,  ne kebap”  tarzı Şark kurnazlığı Türk dış politikası için yeni bir bataklık yaratmıştır.   Bugün “Yaşasın,  Ek Protokol imzalandı” diye sevinenler yakında bu yarım gönüllü imzanın Türkiye-AB ilişkilerinde bir mayın tarlasına,  bir kangrene dönüştüğünü görürlerse şaşmasınlar.