Kendi kendimizi kandırmak... - Uluç Gürkan
Kendi kendimizi kandırmanın hiç gereği yok. Oyunu kurallarıyla oynamıyoruz. Ödün üzerine ödün veriyoruz, buna rağmen kamuoyundaki ‘uzlaşmaz taraf’ önyargısından kurtulamıyoruz. Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Papadopulos da, Londra’dan Lefkoşa’ya dönüşünde havaalanında gazetecilere keyifle, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı AB’nin eşit ve tam üyesi olarak tanımayı reddetmesi halinde üyelik müzakerelerinin başlatılmasını veto edeceklerini söyleyebiliyor. Türkiye’nin Ankara Anlaşması’nı, AB’nin 10 yeni üyesini kapsayacak şekilde genişletecek ek protokolü, herhangi bir şart veya önkoşul olmadan imzalamak zorunda olduğunu öne sürerek, ‘’Türkiye, ek protokolü bizim açımızdan tatmin edici bir biçimde imzalayana kadar, AB ile üyelik müzakerelerinin başlatılmasını kabul etmeyeceğiz.. Bir ülke uluslararası bir anlaşmayı imzalayıp aynı zamanda onu uygulamayacağını söyleyemez’ diyebiliyor. Bu koşullarda Türkiye’nin, teknik olarak bir zorunluluğu da olmadığı halde ek protokolü imzalayarak Rumları sıkıştırmış olacağını düşünmesi aymazlıktır. Bu durumda sıkışan, ister istemez Türkiye olacaktır. acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadacialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciediscount card prescription discount coupon for cialis prescription drugs discount cardskamagra link kamagra gel
Avrupa basınının Türkiye ilgisizliği, Başbakan Tayip Erdoğan’ın Londra’ya yaptığı ziyarette de yaşandı. Örneğin, İngiltere Başbakanı Tony Blair’in AB Dönem Başkanı kimliğiyle ‘Türkiye’ye verdiği destek’ bizim basında birinci haberdi. Ancak İngiliz basınının ne yerel ne de uluslararası servisi bu haberi önemsemedi.
Oysa Erdoğan’ın son Londra ziyareti, Türkiye için büyük bir şanstı. Konjonktür, Avrupa kamuoyunun etkilenmesi için uygundu. Yazılı ve görsel basında Türkiye vurgulu haberlerin artması sağlanabilir, söyleşiler yapılabilirdi. Böylece, Türkiye’nin AB ile ilişkilerindeki konumu ve köktendinci teröre karşı mücadelede temsil ettiği uluslararası işbirliği fırsatları çarpıcı mesajlarla verilebilirdi.
Kuşkusuz, bunun gerçekleşmesi için önceden ciddi bir hazırlık çalışmasının yapılması gerekirdi. Açık anlatımıyla, basınla dostane ilişkilerin ve yakın işbirliğinin oluşturulması, kurulan bağlantıların sağlıklı ve doğru biçimde bilgilendirilmesi kaçınılmazdı.
Ancak böyle olmadı. İngiltere’de Türk dostlarından araştırmacı gazeteci David Barchard’ın sözleriyle Türkiye, uluslararası bilgilendirme sürecine etkili olarak katılma konusunda elindeki önemli bir fırsatı tepti.
Sonuçta Erdoğan’ın son Londra ziyareti de daha öncekiler gibi, sadece bizim basında yer alan bir başarı öyküsü olarak iç politika malzemesi olmaktan öteye gidemedi.
H H H
Başbakan Erdoğan’a Londra’da sadece İngiliz The Times gazetesi için bir söyleşi ayarlandığı anlaşılıyor.
Gazete bu söyleşiyi, ‘Erdoğan Avrupa ile İslam arasındaki ayrılığın giderilmesine yardımcı olabileceğini söylüyor’ başlığıyla duyururken, ‘Erdoğan’ın ‘uygarlıklar ittifakı’ vizyonu yararlı’ diye yorumladı. Bu hiç kuşkusuz önemliydi, ayrıca bir iş yapıldığında sonuç alınabildiğini de gösteriyordu.
O zaman sormak gerekiyor. Basınla ilişkiler niçin bu kadar sınırlı tutuldu, niçin tek bir gazeteyle ve tek bir söyleşiyle yetinildi? Başbakanın Türk basınına verdiği zamanın bir bölümünü İngiliz basınına ayırması gerekmez miydi? Bu konuda Londra Büyükelçiliği mi yetersiz kalmıştı, yoksa Büyükelçilik bu kez de Başbakanın danışmanlarınca devre dışı mı bırakılmıştı?
Bu soruların yanıtı ne olursa olsun, Türkiye’nin daha önce de pek çok örneği yaşandığı biçimde büyük bir fırsat kaçırdığı açıktır. Nitekim, Erdoğan’ın Blair ile olan görüşmesine İngiliz basınında bir tek Financial Times gazetesinde değinilmiştir. O da David Barchard’ın haklı olarak yakındığı gibi, Türkiye lehine değil, Türkiye aleyhine olmuştur.
Financial Times haberinde, Blair’in ara bulma çabasına karşın Türk ve Rum liderlerin çatıştığını kaydederek, görüş ayrılıkları konusunda Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Tasos Papadopulos’un bir gün önceki açıklamalarına yer vermiştir. Haber, deyim yerindeyse Papadopulos’un özel söyleşisi gibi düzenlenmiştir. Okunduktan sonra yarattığı izlenim de, ana sorunun Türkiye’nin uzlaşmazlığından kaynaklandığı özetindedir.
H H H
Kendi kendimizi kandırmanın hiç gereği yok. Oyunu kurallarıyla oynamıyoruz. Ödün üzerine ödün veriyoruz, buna rağmen kamuoyundaki ‘uzlaşmaz taraf’ önyargısından kurtulamıyoruz.
Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Papadopulos da, Londra’dan Lefkoşa’ya dönüşünde havaalanında gazetecilere keyifle, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı AB’nin eşit ve tam üyesi olarak tanımayı reddetmesi halinde üyelik müzakerelerinin başlatılmasını veto edeceklerini söyleyebiliyor. Türkiye’nin Ankara Anlaşması’nı, AB’nin 10 yeni üyesini kapsayacak şekilde genişletecek ek protokolü, herhangi bir şart veya önkoşul olmadan imzalamak zorunda olduğunu öne sürerek, ‘’Türkiye, ek protokolü bizim açımızdan tatmin edici bir biçimde imzalayana kadar, AB ile üyelik müzakerelerinin başlatılmasını kabul etmeyeceğiz.. Bir ülke uluslararası bir anlaşmayı imzalayıp aynı zamanda onu uygulamayacağını söyleyemez’ diyebiliyor.
Bu koşullarda Türkiye’nin, teknik olarak bir zorunluluğu da olmadığı halde ek protokolü imzalayarak Rumları sıkıştırmış olacağını düşünmesi aymazlıktır. Bu durumda sıkışan, ister istemez Türkiye olacaktır.