Ekonomi30 Temmuz 2005 00:00

Madenlerimiz Batı tarafından nasıl talan edildi?

Milli servete göz diktiler Osmanlı’nın çöküşü döneminde Anadolu’daki maden yataklarını tespit eden Batılılar Türkiye’nin bu zenginliklere el sürmesini yasakladılar. Dedelerimiz bu acı gerçeği “esir madenler” diye hafızalara kazıdılar. Bir yandan madenlere el sürmemizi yasaklayan güçler, diğer yandan “cömertçe yüksek faizle borçlar vererek” bir milleti esir almaya kalktılar. 1800’lü yılların ikinci çeyreğinden sonra, Osmanlı egemenliği altındaki topraklarda, Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, Rus jeologlar sessiz sedasız tıpkı bir köstebek gibi dolaşıyorlardı. İngiltere’nin 1895 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalanması için hazırladığı teklifi ise Almanya geri çevirmişti.discount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialissymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenarenovation vejle site renova

Almanya parçayı değil bütünü istiyordu. Onlarca Alman uzman, ülkeye gönderildi. Pan-Germen Birliği ideologları Almanları geleceklerinin zengin ve az kalabalık Osmanlı topraklarında yattığına inandırdılar. Geçmişte parlak uygarlıklar barındırmış olan verimli Mezopotamya topraklarının çalışkan Almanların elinde büyük bir zenginlik kaynağı olacağına karar verildi. Kayzer 2. Wilhelm “Doğu Birini Bekliyor.”derken Paul Rohrbock ise; Almanya’nın Geleceği Doğu da... Türkiye’de... Mezopotamya da, Suriye de diyordu. Türkiye’ye gelen köstebek jeologlar dan birisi de Profesör Lawrance Smith idi. Bursa Harmancık’ta Nallılar köyünde ilk kromit yataklarını buldu. Zamanla Türkiye’nin krom üretimi, dünya üretiminin yüzde 60’ına ulaştı. Hindistan, Pakistan ve Zimbabve’de kromit yataklarının bulunmasıyla krom üreticileri arasında korkunç bir rekabet başlatıldı. Bu yıllardaki demir-çelik üreticileri aynı zamanda silah üretiminde uzmanlaşmış tekellerdi.

İlk imtiyaz bir Rum’a verildi

Türkiye’de, 1883 yılında, Bursa Harmancık kromit yataklarının bulunması ile talan başladı.. İlk imtiyaz Cevahirci Elize Leonikalaidi’ye verildi. 1882-1922 yılları arasında 35 adet krom imtiyazı verilir. Bu imtiyazların yirmisi yabancılar ve gayrimüslüm Türk tebasınındır. Türk tebasından olanların hiç birisi de Türk değildir. Aynı süreç, Anadolu Bor cevherlerinde de yaşanmıştır. Anadolu’da Bor madenine olan ilgi Romalılara kadar uzanıyorsa da, ilk ciddi işletme 1865 yılında, karesi Vilayeti (Balıkesir, Kütahya, Eskişehir) sınırları içerisinde, 1861 Maden Nizamnamesi hükümlerine uygun olarak Compaqnie Industrielle Desmazueres adlı Fransız firmasına 20 yıl süreyle verilmesiyle başlar. Daha sonra Borax Company adlı İngiliz-Fransız firması işletim hakkını alır. Fransız-İngilizler çıkardıkları Boraksı Alçı Taşı adı altında yıllarca çok ucuz bedel ve harçlar ödeyerek kendi ülkelerindeki tesislerinde işlediler. Daha sonra Müşir Fuad Paşa’ya imtiyaz verilmiş, o da 1889 yılında iki Fransız’a (Viale ve Pradel) satmıştır. Bu süreçte, Osmanlı ekonomisi içerisinde yer tutan neredeyse tamamı yabancı olan bankaların amaçları ait oldukları ülkelerin ve (yabancı) sermaye sahiplerini Osmanlı üzerindeki ekonomik ve politik çıkarlarını korumak, yeni imtiyaz ve çıkarlar sağlamanın yanı sıra doğuya doğru ekonomik ve politik genişlemenin aracı olmak ve sanayilerinin hammadde ihtiyaçlarını karşılamaktı.

Çıkarlarımızı koruyacak bir Türk yöneticiye ihtiyacımız var

1899 yılına kadar Osmanlı mali sisteminin tamamına yakını İngiliz mali sermayesinin kontrolündeydi. Daha sonra Osmanlı maliyesinin borçlarını döndürebilmek amacıyla 1905 yıllarında Deutsche Bank devreye girer.  Osmanlı zora girip borçlanmaya başladığında; “Şimdi Türkler hızla borçlanmaktadırlar. Ancak yirmi beş yıl sonra Osmanlı toplumunda borçlanmaya karşı muhalif unsurlar ortaya çıkacaktır. İşte, o zaman gerek alacaklarımız ve gerekse bunların faizleri tehlikeye düşecektir. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin maliyesi, ekonomisi ve servetleri üzerinde ki çıkarlarımızı koruyabilecek Türk yöneticilere ihtiyacımız olacaktır. Bu yerli misyonerlerin bizden ve yapacağımız siyasi baskılardan çok daha yararlı olacağı kanısındayız. Bunlar, Türk halkına kendi dilleri, kendi ikna yöntemleri ile yaklaşma olanaklarına sahiptirler. Bu yerli misyonerler alacaklarımızın, bir ya da  birkaç yüzyıl teminat unsurlarından en önemlilerinden biri olacaktır.” (Fransa Maliye Bakanlığı Müşaviri ve Osmanlı Devletinden alacağı olan devletlerin hesap komisyonu başkanı Daniel DUCOSTE-1889 Yeni Hayat Dergisi Ağustos 2002 sayısı arka kapak sözleri ile adeta bu günü tarif etmiştir.

Bankacılık sistemi onların elindeydi Tüm bu süreçte, Filistin topraklarında yeni bir yapılanmaya gitmeye çalışan ve bunda da muvaffak olan Teoder Herzl Sultan II. Abdülhamit’e yazdığı mektupta özetle şöyle diyordu; “Bugün bizim taleplerimizi yerine getirmez iseniz,  yarın yapacağınız her anlaşmada topraklarınızın bir bölümünü kaybedeceksiniz. Her anlaşma sonucunda bir parça toprağınız elinizden çıkacak ve bir süre sonra işgal edilip parçalanacaksınız” diyordu. Çöken Osmanlı Devleti’nin  kalıntıları altından, yerli mali sermaye çıkmadı. Çünkü, Osmanlı’nın bankacılık sistemi Avrupa’nın Seligmann, Goldshimid. Oppenheimer ve Rothschild gibi aileleri tarafından münferiden ya da ortaklaşa kurulmuştur. Ancak, imparatorluk batarken, ülkeyi önce bunlar terk etmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonucu yenik düşen Osmanlı SEVR’i imzalamak zorunda kaldı. Bu günkü, uygulama ve sonuçları itibariyle IMF ve Dünya Bankası ilişkileri ile adeta birebir benzerlik gösteren Sevr Anlaşmasına göre; Anadolu’yu işgal ederek bir milletin yaşam hakkını elinden alanlar, ne talihsiz bir rastlantı ki hesapsızca borçlandırdıkları Osmanlı Devleti’nin Türkiye’ye yardım gibi bir kavramın arkasına sığınarak, hem malını hem canını alma hakkını elde etmişlerdir.

İmtiyazlar madenleri de kapsadı İtilaf Devletleri, devlete borç veren veya vermeyen uyruklarının zararını ziyanını karşılamak amacıyla Osmanlı Hükümetince verilecek bir imtiyazı denetlemiş, Maliye Komisyonu’nun vizesini alamayan imtiyazlar engellenmiştir. Tahsili Düyun-u Umumiye’ye bırakılan gelirden biri de Rothschild gelirleridir. (Bu gün buna örnek TPAO’nun Tengiz Petrolleri üzerindeki yüzde 15’lik payına karşılık yatırması gereken meblağın ödenmemesine IMF tarafından izin verilmeyişidir.) Söz konusu gerekçenin arkasında ki asıl sebep ise 1900 yılında Türkiye’ye gelen Amerikalı Albay Colby M. Chester adıyla anılan, Doğu ve Güneydoğu da yapılacak demiryolu ağının finansmanı için kaynak bulmaya yönelik plandır. Plana göre, demiryolu inşaatı karşılığında hattın her iki yanından yirmişer km kadar uzanan bir alan içindeki madenlerin işletim hakkı 99 yıllığına ABD’ye verilecektir. Projenin Sivas’tan Güney Doğuya doğru uzanan ana hat üzerindeki Harput, Ergani, Diyarbakır noktaları Türkiye’nin ve dünyanın en önemli krom ve Türkiye’nin en önemli bakır ve petrol yataklarıdır. Bu yataklar Chester Projesi’nin 40 kilometrelik imtiyaz şeridi içinde kalmakta, yine bu imtiyaz şeridi içinde bulunan Maden ilçesi’nde 200 milyon ton yüksek tenörlü bakır madeni ile Van Gölü civarından çıkarılacak yüksek tenörlü bakır madeni ile Van Gölü civarından çıkarılacak milyarlarca varil petrol bu projenin finansmanında kullanılacaktır. 100 Milyon dolar maliyete karşın 100 milyar dolar kâr hedeflenmiştir.

Lozan’dan sonra baskılar arttı 17 Temmuz 1923 tarihli New York Times gazetesinde; “Lozan da Amerika bir zafer kazandı. Israrla üzerinde durduğumuz açık kapı herkese eşit imkan ilkesi kabul edildi. İtilaf devletleri Türkiye Petrol Şirketi ile ilgili imtiyazların antlaşma dışı kalmasını ve gelecekteki Türk imtiyazları için kendilerine öncelik verilmemesini kabul etti. Bu imtiyazlara karşı Türkler ve Amerikalılar aynı saflarda çetin bir mücadele verdi” şeklinde bir haber çıkmıştır. ABD, Lozan görüşmelerinde Türkiye’nin yanında yer alır. Türkiye, 24 Temmuz 1923 tarihinde, Lozan’ı imzalar. ABD’ye giden Refet Bey’in imzaladığı anlaşma TBMM’de vekillere yapılan ayak oyunlarıyla onaylanır. Ancak Mustafa Kemal anlaşmayı iptal eder. Bunun sonucu olarak da ABD-Lozan Antlaşmasını bugüne kadar tanımamıştır. Atatürk’ün ikinci Sevr Anlaşması gerekçesi ile Chester imtiyazını iptal etmesinin nedeni; 18 Şubat 1923 tarihinde İzmir de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde uzun tartışmalar sonucunda; Misak-ı İktisadi’nin kabul edilmesidir. Yani planlı kalkınmanın temeli atılmıştır. Ancak planlı kalkınma sosyalist sistemle değil liberal ekonomik uygulamalarla olacaktır. Dönemin zor koşullarında alınan bu karara karşılık II. Dünya Savaşı öncesi dünyada krom-çelik ihtiyacı had safhaya ulaşmıştır. Türkiye, 1939 yılında dünya kromit üretiminin yüzde16.4’ünü teşkil eden yaklaşık 190 bin tonunu tek başına üretmiştir. Bu da Cumhuriyet döneminde kurulan MTA ve ETİBANK tarafından gerçekleştirilmiştir. Buna benzer durum bugün BOR  için de söz konusudur. Dünya ham bor tüketiminin yüzde 95’ini Türkiye  karşılamaktadır. Sektörde öncü şirket olan U.S. Borax, kesinlikle ham bor ihracatı yapmamaktadır. Avrupa bor endüstrisi, Uzakdoğu ve Asya tamamen Türk borlarına bağımlıdır. Türk Borunun ABD’ye rakip olması halinde 1 Trilyon Doların üzerindeki ileri endüstri pazarının çoğunluğunu Türkiye ele geçirecektir. Kromit yatakları gayri yasal sahiplenildi Osmanlı döneminde “Fethiye/Üçköprü bölgesinde bulunan kromit yataklarının ilk işletme ruhsatı 1887 yılında Ali Rıza Paşa’ya verilmişti. Fakat, Ali Rıza Paşa’nın öldüğü 1926 yılına kadar işletilen kromit madenleri, bu tarihten sonra verilen imtiyazın iptal edilmesiyle bir müddet sahipsiz kalmıştı. Ancak bu süre içerisinde Gürşana adında bir şirket tarafından bölgedeki kromit yatakları gayri yasal olarak sahiplenildi. Ali Rıza Paşa, Gürşana adlı şirketin ardından Fethiye-Üçköprü kromit sahalarının işletme ruhsatı Fransız uyruklu Fethiye Şirket-i Madeniyesi ünvanlı şirkete verir. Fransız sermayeli “Fethiye Şirket-i Madeniyesi adlı şirket Üçköprü kromitlerinin maden kirasını ödemediği gibi şirket sahayı 35 yıl işlettikten sonra, hiçbir zaman bilançosunda kâr göstermediği için vergi de vermemiş üstelik krom sahalarını tahrip etmiştir. Bu konuda İstanbul Asliye 4. Ticaret Mahkemesi’nin 61/523 sayılı dava dosyasında hiç kazanç elde edemediğini iddia etmiştir. Bor da durum; Demokrat Parti döneminde bor sahalarında faaliyet gösteren BORAX CONSOLİDADET LTD (BCL)’ye Cumhuriyet dönemi öncesi bir teslimiyetle alt yapı oluşturulmuştur. BCL, çıkartılan yasalardan daha fazla yararlanmak için 25 Kasım 1955 tarihinde isim değiştirmiş, adının başına Türk kelimesi koyarak sermayesinin yüzde 80’i merkezi İngiltere’de bulunan BCL şirketine yüzde 20’si Türk ortaklara ve İngiliz ortaklara ait olmak üzere Türk Boraks Madencilik A.Ş. adını almıştır. Sultançayırı bor maden imtiyazını da 6 Ocak 1956 tarihinde yeni oluşturulan şekli üzerine tescil ettirmiştir. Şirket, bor rezervlerinin miktarını düşük göstermiştir. Şirket, Kırka’nın Sarıcakaya bölgesinde yaptığı sondajlar sonucu tespit ettiği rezervi 10 milyon ton olarak beyan ederek 45 yıllık imtiyaz talep etmiş, ancak şüpheler üzerine aynı bölgede MTA tarafından yapılan araştırmalarda rezervin 400 milyon ton olduğu ortaya çıkarılmıştır.

Askeri darbe sonrası, ülke ağır bir borç sarmalına girdi 1980 yılının 24 Ocak ekonomik kararlarının uygulamaya konulmasında yaşanan zorlukların 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile aşılmasının ardından ülkemizde ulusal politikaların yerine açık açık çok uluslu şirketlerin politikaları uygulanmaya başlandı. Bunun sonucu ülke ağır bir borç sarmalına girdi. 1983 sonrasında çıkarılan yasalarla yabancı sermayenin ülkemize girişi ve kolayca dolaşımı gerçekleşti. II. Dünya Savaşı mağlupları olan Almanya ve Japonya’nın mağlubiyet nedeniyle kabul ettiği, devlet girişimlerinin özel kesime devredileceği ve her alanın yabancı sermayeye açılacağı şartları Türkiye tarafından gönüllü olarak kabul edilmiştir. Bunun sonucu meşhur Marshall Planı devreye girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ile ABD arasındaki Ekonomik İşbirliği Antlaşması 4 Temmuz 1948’de 5253 sayılı yasa ile onaylanmıştır. Anlaşmanın 2. Maddesinde; “Türkiye Tasarrufunda Bulunan Bilumum Kaynakların Müşahedesi ve Tetkikine İmkan Tanıyacaktır” ibaresi mevcuttur. Marshall Planı’na mesnet olan Dorr, Thornburg ve Barker raporlarının temel niteliği ulusal maden varlıklarımıza rezerv koyan muhteviyatta raporlar olmasıdır. Marshall Yardımı ile ulusal güce atılan cengel, çökertme operasyonu bu ülke için artık uygulamaya geçmiştir. Bunu daha iyi anlayabilmek için “Ulusal Gücü” tanımlamak gerekir. Buna en uygun tanım da Barnet’in tanımıdır. “Bir ulus devletin gücü asla tek başına silahlı kuvvetlerinden değil, aynı zamanda ekonomik ve teknolojik kaynaklarından dış politikasını yürütürken gösterdiği ustalıktan, uzak görüş ve kararlılıktan, toplumsal ve politik örgütlenmesinin iyiliğinden gelir demektedir. Fanslworth ise “..Nüfus, coğrafya, doğal kaynaklar, ekonomik güç ve askeri güç’ten oluşan somut unsurlar ile Ulusal moral, ulusal liderlik ve siyasal sistemden oluşan soyut unsurları içeren yapının güçlü devleti oluşturacağını” ifade etmiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Dünya ekonomisinin durgunluğu bahane edilerek ülke zorlanmaya başlamıştır. 1946 yılında Türkiye’ye yapılacak ekonomik yardım öncesi, ABD kongresine bir rapor sunmak üzere 20. Yüzyıl vakfı tarafından görevlendirilen Thornburg adlı iktisatçı Türkiye’nin Bugünkü Ekonomik Durumunun Tenkidi adlı bir rapor hazırlar. Uygulamaların nasıl hayata geçirildiği ortadadır. Ancak bundan önce de benzer nitelikte 1800 sayfalık Dorr Raporu hazırlanır. Çöpe atılan rapor, Atatürk’ün ölümünden sonra “Kutsal Kitap” tanımlaması ile anılır. Stiglitz: “Kaynaklar rant sağlamak için kullanılıyor” Tüm bunların ışığında geneli incelendiğinde; konuya ışık tutacak bir araştırmasında, Dünya Bankası Başekonomisti ve Başkan Yardımcısı olarak çalışan ve aynı zamanda bir akademisyen olan Joseph E. Stiglitz (Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı) adlı kitabında “Kaynaklar açısından zengin bir çok ülkede insanlar, enerjiyi servet oluşturmak  için kullanacaklarına doğal kaynaklardan kendilerine gelir (Rant) sağlamak için uğraşıyor” demektedir. Gerçekten ülkemizde doğal kaynakları toprak altından çıkaranlar bunlardan elde ettikleri gelirleri doğal kaynakların endüstriyel dönüşümünü sağlayan tesislere değil, kişisel yaşamlarını refah seviyesini yükselterek devam ettirme uğruna harcamaktadırlar. Ülkemiz madenciliği uygulama ve sonuçlar dikkate alındığında, ulusal güç potansiyelimizin, kendisine madenci diyen ancak kamusal mülkiyeti özel rant kaynağına çeviren, madenciliği definecilikle eş anlamlı kılan  organizasyonların talanıyla yok edildiği gerçeği ile karşılaşırız.

Madenler ülke dışına çıkarılıyor Madencilik sektörüne yansıyan günümüzdeki bunalımı aşmak ve uzun vadeli yatırımları sağlamak almak amacıyla; çok uluslu şirketler, girdikleri ülkelerde madenciliğe konu olan ülkelerin dış satım gelirlerinin artacağını, bu yolla sağlanacak gelirlerle kalkınmanın hızlanacağı ve yoksulluğun yenileceği propagandasıyla, küresel yaptırımları zorlayarak doğal kaynakların talan politikalarını uygulamaya başlamışlardır. Uygulana gelen politikalar sonucu bazı ülke topraklarının 2/3’sine kadar varan milyonlarca hektar alan, ulus ötesi şirketlerin kontrolü maden arama ruhsatı altında verilmiş, sağlanan imkanlarla, bu şirketler çoğu durumda hazır bulundukları maden yataklarını yeni teknolojilerle hızla tüketirken, elde ettikleri ürünü hiçbir kısıtlamaya uğramaksızın o ülkelerin dışına çıkarmışlardır. Maden kaynakları işletirken yatağın en kârlı bölümü, deyim yerindeyse kaymak tabakası seçilerek farklı zenginlikteki tenörlere sahip cevher zonlarından en zengin kesimler, en kısa sürede en düşük maliyetle çıkarılıp işletmeler kapatılarak çok büyük miktardaki daha düşük tenörlü cevher ise bir daha kolay kolay işletilemeyecek şekilde terk edilmiştir. Son on yılda arama yapılan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde; başta Güney Amerika, Afrika, eski Sosyalist ülkeler ve Güneydoğu Asya ülkelerinde yoğun bir arama ve işletme kampanyasına girilmiş, sonucunda, atıklar arıtılmadan, çukurlar yığınlar eski durumuna getirilmeden olduğu gibi terk edilerek, geriye bazı sahalarda yüzlerce yıl ortadan kalkmayacak kirlilik ve çirkinlik bırakılmıştır. Ekolojik denge bozulmuş, sular kullanılamaz hale gelmiş, ormanlar yok edilmiştir. Tarihi doku ortadan kalkmıştır. Ülkemizde, ilk olarak 1858 yılında çıkarılan Arazi Kanunu ile madencilik yasal bir çerçeveye kavuşturulmuştur. 1906 yılına kadar değişik nizamnameler ile madencilik yönlendirilmeye çalışılmıştır. 1906 yılında yürürlüğe konulan Maden Nizamnamesi, 1954 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

ABD tarafından Thornburg’a hazırlatılan şu rapora bir bakın: – Türkiye’nin ağır sanayi kurması gerekli değildir. – 1937 yılında kurulan Karabük Demir Çelik kapatılmalıdır. – Uçak, makine, motor projeleri iptal edilmeli ve bu yatırımlara yönelinmemelidir. – Demiryolu yerine Karayolu yapılmalıdır. – Sanayi bırakılmalı tarımla kalkınılmalıdır. – Aksine proje geliştiren yöneticilere ABD dostu gözüyle bakılamaz. 80 darbesi ile çokuluslu şirketlerin çıkarlarını koruyan politikalar uygulandı - 1954 yılında Yeni Maden kanunu hazırlama komisyonu kurulmuştur. AId’in (Amerika Yardım Komisyonu) tavsiyeleriyle, Mr. ELY yurdumuza gelir ve yabancı tekellerin önerilerini büyük ölçüde dikkate alan yeni tasarı için çalışmalar yapar. Akabinde, yabancı maden tekellerinin çıkarları doğrultusunda 1954 yılında kabul edilen 6309 sayılı Maden Kanunu, 1985 yılında 3213 sayılı Maden Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır. Ülkemizin maden hukukunda neo liberalizmin istekleri doğrultusunda ki asıl köklü değişiklikler seksenli yıllarda gerçekleştirilmiştir. 1980 yılının 24 Ocak ekonomik kararlarının uygulamaya konulmasında yaşanan zorlukların 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile aşılmasının ardından ülkemizde ulusal politikaların yerine açık açık çok uluslu şirketlerin politikaları uygulanmaya başlandı. Bunun sonucu ülke ağır bir borç sarmalına girdi. 1983 sonrasından çıkarılan yasalarla yabancı sermayenin ülkemize girişi ve kolayca dolaşımı amaçlanmıştır.

Yabancı sermayeye açılan en önemli alan Yabancı sermayeye açılan en önemli alanlardan biri madencilik olmuştur. 3213 sayılı yasadan sonra 3996 sayılı yasayla da devletin hüküm ve tasarrufu altındaki madenlerin işletilmesi yabancıların imtiyazına açılmıştır. Şirket çıkarlarını ve çok uluslu sermayeyi ön plana çıkaran Yeni Dünya Düzeninin merkez ülkeleri şirketlerin ihtiyaç duyduğu yer altı kaynakları açısından dünyanın en kısır ülkeleridir. Sanayileşmiş ülkeler yer altı kaynaklarının yetersizliği ve önemli bir kısmında da dışa bağımlı olmasına karşın dünya maden üretiminin yüzde 60’lara varan kısmını tüketmektedir. Ortalama 80 yıl yaşayan bir ABD vatandaşı, yaşamı boyunca 1633 ton yer altı kaynağı tüketmektedir. Dünya bu hızla yer altı kaynaklarını hızla tüketmektedir. İhracatını ağırlıklı olarak petrol ve ham maden ürünlerine dayandıran ülkelerin ortak özelliği geri kalmış olmalarıdır. Örneğin, Yemen, Nijerya, Zambiya gibi ülkeler kişi başına düşen milli gelir bakımından dünyanın en yoksul 10 ülkesi içerisinde yer almaktadır. İhracat gelirlerinin yüzde 60.8’ini elmas madeni oluşturan dünyanın en büyük elmas ülkesi ihracatçı ülkesi Siera Leone 414  dolarlık GSMH ile dünyanın en yoksul ülkesidir.

Etibank’ın tasfiyesi ile MTA’nın işlevi kısıtlandı Bugün büyük holdinglerin hepsinin birer banka ve özel finans kuruluşu varken Türkiye’nin en büyük işletmesi olan ETİBANK’ın bankacılık faaliyetinin tasfiye edilmesi ile finans kapısı da kapatılmış oldu. Ülkemizdeki özelleştirme furyası, 1986 yılında hükümetin isteği üzerine, Rio Tinto’nun kurumsal yatırımcılarından MORGAN BANK tarafından hazırlanan özelleştirme ana planı ile başlıyor.  Etibank  özelleştirilecek kuruluşlar arasında sayılmakta ve ilk özelleştirilecek madenler olarak Bor ve krom madenleri sayılmaktadır. Planda alüminyumun kiralanması bakırların rehabilite edilerek satılacak duruma getirilmesi de önerilmektedir. Bunun sonucunda; MTA’nın en önemli işlevi kısıtlanmış ve enstitü yalnızca ruhsat alabildiği yerlerde çalışabilen bir kurum haline getirilmiştir. Etibank’ın öncelikle, bankacılık sektörü ayrıldı ve sonra da satıldı. Etibank’ın sigortacılık işlevi kapatılarak işlevsiz kılındı. Banka içi boşaltıldıktan sonra, devlete kaldı. Bugün büyük holdinglerin hepsinin birer banka ve özel finans kuruluşu varken Türkiye’nin en büyük işletmesi olan ETİBANK’ın bankacılık faaliyetinin tasfiye edilmesi ile finans kapısı da kapatılmış oldu. Ülke, özelleştirilen ancak işletilemeyen tesisler sonucu, dışsatıma yönelik maden işletmeciliği ağırlık kazandıkça madencilik çalışmalarının ülke ekonomisine kazandıracağı katma değeri hızla düştü. “Türkiye Federal Cumhuriyeti” demeye başladılar1996 yılında 53. hükümet döneminde AMDL şirketi ile yapılan imtiyaz sözleşmesinin New York Borsasında Halka arzı için yapılan tanıtım broşüründe Türkiye’den Türkiye Federal Devleti diye bahsedilmesi, geçmiş yıllarda İstanbul’da düzenlenen HABİTAT II projesinin açılış konuşmasında tüm devlet erkanın da bulunduğu Atatürk Kültür Merkezi’nde B.M. Genel Sekreteri’nin konuşmasında “Türkiye Federal Cumhuriyeti” demesi bir tesadüf müdür? Almanya’nın eski Başbakanlarından Sosyal Demokrat Helmut Schmidt, Berliner Tagesspiegel adlı gazeteye verdiği demeçte, Türkiye’nin parçalanmasını hedefleyen 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşmasını kastederek, bu dönemde Kürtlere bir devlet hakkı verilmemesinin büyük hata olduğu ifade etmesi oldukça anlamlı olmakla acaba tesadüf müdür? Türkiye’de “Trona madeni yoktur” diye rapor hazırladılarMadenler, Türkiye’de kaderine terk edilirken yabancılar bu fırsatı asla kaçırmıyor. Bir süredir Ankara’nın Kazan İlçesi’nde cirit atan trona avcısı İngiliz ve Amerikan uyruklu şahıslar köylülere para karşılığı arazilerini satmaları için ikna operasyonları düzenliyor. Bunun için cami, okul yaptırmak ve doktor getirmek gibi ‘dini ve insani’ yolları kullanan yabancılar, toprağını satmak istemeyen köylüleri tehdit etmekten de geri durmuyor. Buna karşın bürokratlar ve askerler de “toprağını satma, köyünü kurtar” telkini yapıyor. Ama nereye kadar? Çünkü, siyasi iktidar yabancıların ellerini kollarını sallayarak arazi almasını kolaylaştırıcı yasalar çıkartmakla uğraşıyor. Peki, Kazan’a üşüşen yabancılar neden trona madeni üzerinde yoğunlaşıyorlar. Trona endüstriyel bazda dünyada sadece Amerika”da bulunduğu zannedilen bir maden. Suda çok kolay erime özelliği sebebiyle yüzey tabakalarda pek rastlanmayan ve tespit edilmesi çok zor olan bu maden genellikle bor ve lityum tuzlarıyla birlikte bulunuyor. Trona soda külüne dönüştürülmek suretiyle cam, deterjan, kağıt, demir, çelik, alüminyum, tekstil ve kimyasal maddelerin üretiminde kullanılıyor. Tronanın oluşturduğu soda külünün hayati önem taşıdığı sektörler ise cam ve deterjan sanayii... Trona madenlerinin çıkarılması konusundaki en küçük çalışma anında cam ve deterjan fiyatlarına yansıyor; çünkü 1 ton cam üretimi için 200 kg soda külüne ihtiyaç var. Avrupa”nın hiçbir ülkesinde trona madeni yok; Güney Amerika ve Çin gibi ülkelerdeki trona madenlerini çıkarmak ise neredeyse imkansız. Türkiye 650 milyon ton olduğu tahmin edilen trona rezerviyle Amerika”nın en büyük rakibi. Endüstriyel ürünlerin üretiminde hayati önem taşıyan trona madeninin tek rezerv ülkesi olan Amerika, Türkiye”deki trona madenlerinin işletmeye açılmasılya özellikle cam ve deterjan sanayiindeki “belirleyici” rolünü azaltmak zorunda kalacak. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tam 34 ülke endüstri ürünlerinin üretiminde Amerika”ya bağımlı olmamak için sentetik soda külü üretiyor. Türkiye de Amerikan şirketlerinin soda fiyatlarına getirdiği fahiş zamlardan kurtulmak için Mersin”de Şişecam”a bağlı bir fabrikada sentetik soda külü üretiyor. Prof. Dr. Erbakan, Trona’nın varlığını ortaya çıkardı Trona madeninin Türkiye’de büyük bir rezervinin bulunduğu, 1979 yılında tespit edildi. Beypazarı”nda bulunan ilk trona madenleri 1983’te devlet tekeline alınarak Etibank”a devredildi. Aynı tarihte dünya Trona tekellerini oluşturan Avrupa ve Amerikan şirketleri FMC WYoming Corporation, Solvay ve Rio Tinto, Etibank ile resmi görüşmelere başlayarak trona çıkartılmasında gönüllü olduklarını bildirdiler. İlerleyen yıllarda Canadian Oxy firması da Türkiye”deki trona madenine yoğun ilgi gösterdi. Kamu yönetiminin isteksizliği ve yabancı şirketlerin kendi aralarındaki rekabet trona madenlerini gündeme taşımaya yetmedi. 1997’de dönemin başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, muhalefetteyken seslendirdiği “İşletin trona madenini, ödeyin devletin borcunu” söylemini hayata geçirmek için harekete geçti ve soda külü kavramını Türkiye’nin gündemine bir kez daha soktu. Uzakdoğu gezisinde Malezyalı ve Singapurlu firmalarla Türkiye”deki soda yataklarının işletilmesi konusunda ön anlaşma yapan Erbakan’ın girişimleri sonucunda dönemin madencilikten sorumlu bakanı Teoman Rıza Güneri trona madenlerinin üstünde basın toplantısı yaparak yabancı şirketlere gözdağı vermişti. 1983”ten 1997”ye kadar Etibank”la birçok kez pazarlık görüşmesine oturarak trona madenlerinin işletmesini almak isteyen yabancı şirketler ise 1997”de üst üste raporlar hazırlayarak “Türkiye”de trona madeninin olmadığını ispatlamaya” çalıştı. Madenin Türkiye”de olduğu ispatlanınca da “Bunu siz çıkaramazsınız, bu tronanın üzerinde çok büyük bir su tabakası var, bu özel bir teknik gerektirir, siz bunu yapamazsınız”” diyen pek çok rapor hazırladılar; bugünse trona cevheri yeryüzüne çıkartılabiliyor ve gereken yatırımlar için hiçbir doğal engel bulunmuyor. Avrupa”nın en büyük trona şirketlerinden Solvay Grubu 1983 ile 1997 arasında sürekli “Size gerekli teknolojiyi biz vereceğiz” dese de Etibank”ın tüm başvurularına olumsuz cevap verdi. AKP’nin çıkardığı yasa ile yabancılar toprak alabiliyor

Yeni yasa ile madencilik, yabancıların da ticaret yapabileceği bir sektör oldu. 4916 sayılı yeni kanuna göre artık yabancılar mal edinebiliyor. Anlaşmazlık durumunda ise uluslararası tahkim tek söz sahibi.

Trona dünyada en çok ticareti yapılan madenler arasında üçüncü sırada yer alıyor. Tronanın pazarlanabilirlik özelliği dünyanın en büyük maden şirketlerinden olan Rio Tinto için bulunmaz bir fırsat... İngiltere kökenli uluslararası bir şirket olan Rio Tinto, Türkiye”de trona faaliyetlerini Riotur ismiyle yürütüyor. Rio Tinto”nun bor madenini araştıran şirketinin ismiyse Türk Boraks olarak tescil edilmiş. Rio Tinto şirketi Türkiye’de 60 yılı aşan bir süredir bulunuyor. 1950’lerde Türk Borax ismiyle Türkiye’de bor madeni olmadığını ısrarla yayan ve bu arada da 10 bor sahası açarak bor madenine ilgisini gösteren şirket birçok kez maliye tarafından “hile yapmakla” suçlanmış. Rio Tinto/Borax yıllarca “Türkiye”deki bor madenlerinin yetersizliğini savunmuş ve özellikle de 1950 ve 1963’te etkili yayınlar yapabilmiş bir şirket. Balıkesir ve Eskişehir’de yaptığı bor çalışmalarıyla bilinen Rio Tinto’nun, Türkiye’deki diğer madenler için Cominco, Anatolia Minerals, Newmount gibi yabancı şirketlerle ortaklıkları bulunuyor. Riotur’un bugünlerdeki en büyük faaliyet alanı ise trona madeni. Trona madenini çıkartmak için gerekli tüm ruhsatları 2003’te alan ve 2048 yılına kadar trona işletme faaliyetine yatırım yapacağını açıklayan Riotur, Kazan”da trona cevherinin sadece aranması ve ön işletme ruhsatları için 20 milyon dolar harcama yaptı. Yine şirket faaliyet raporlarından öğrendiğimize göre, Riotur, Kazan’da çıkaracağı trona ile yıllık 5 milyar dolar soda külü ihracatı yapmayı amaçlıyor. Trona madenleri üzerinde uzun yıllar araştırma yapan Kadir Yılmaz ise bütün dünyada yıllık cirosu 5 milyar dolar olan bir madenin sadece bir ilçeden çıkartılacak ürünlerle nasıl 5 milyar dolar kazandırabileceğini soruyor.

Riotur’un raporlarına göre Kazan beldesiyle İncirlik ve Fethiye köylerinde 30 kilometrekarelik bir alanda yoğun olarak trona cevheri bulunuyor. Yapılan uzun hesaplamalarla bir metrekarelik toprak üzerinden 10 bin dolar para kazanmak mümkün. Kazanlı köylülere verilen metrekarelik toprak bedeli ise sadece 3 milyon lira. Yani bir dönüm arazi 3 milyar bile etmiyor.

Köylüler tarlalarına biçilen metrekare başına 3 milyon lirayı az bulunca şirket yetkilileri, fiyatı artırarak satın alacakları tarlaların metrekaresini 6,5 milyon liraya çıkarttı. Riotur’un Kazan havzasında gerçekleştirmeyi planladığı proje, resmi rakamlara sabit yatırımlar ve işletme sermayesi olarak 1.211 milyar dolar olarak yansıdı. 1.2 milyar dolarlık yatırım gerçekleştirmeyi hedefleyen bir şirketin tarlaları ucuza mal etmek istemesi köylüleri tedirgin ediyor.

AKP yasa çıkardı

Anayasa’nın 168. maddesi tabii servet ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu açıkça belirtiyor. Ancak yabancıların mal edinebilmesi için getirilen düzenlemeler ve yeni maden yasasının hükümleri, yabancıların Kazan ve Beypazarı’nda toprak alabilmesine izin veriyor. Yeni yasa ile madencilik, yabancıların da ticaret yapabileceği bir sektör oldu. Yine yabancıların mal edinebilmesi konusunda anayasada özel bir hüküm yok. 2003 Haziran ayına kadar yabancılara mal almada kısıtlayıcı hükümler getirilmekteydi. Köylerde ise yabancıların mal edinmesi kesinlikle yasaktı. 4916 sayılı yeni kanuna göreyse yabancılar mal edinebiliyor. Anlaşmazlık durumunda uluslararası tahkim tek söz sahibi.

Askeri üssün etrafını çeviriyorlar

Tapu kanununun 35. maddesi, askeri sınırlara yakın olmaması şartıyla yabancılara toprak alma izni veriyor. Riotur’un ise Türkiye”nin en büyük askeri tesislerinden olan 4. Ana Jet Üssü”nün hemen yanında trona arama ruhsatı bulunuyor ve aynı üssün hemen yanındaki bütün arazileri yabancı maden şirketleri satın almak istiyor. Kazan ilçesi ve trona maden yataklarının yanında ayrıca Türk Havacılık ve Uzay Sanayii de bulunuyor. Askeri üssün ve Türk Havacılık ve Uzay Sanayii’nin kontrol altına alınmak istendiğini iddia etmek “komplocu” bir yaklaşım; ancak askeri üssün dört bir yanının yabancı şirketler tarafından çevrilmek istenmesi askeri çevreleri de rahatsız ediyor. Riotur’un trona projesi tam 400 kilometrekarelik bir alanı kapsıyor ve askeri üsler bu alanın tam ortasında. Kazan köylerini sık sık ziyaret edip köylülere “toprak satan” var mı sorusunu soran askerler, şimdilik hükümet düzeyinde girişimlerde bulunmadı. Riotur’un raporlarında ise “Ana Jet Üssü ve gerekli mülki idare amirleriyle mutlaka ruhsat müzakeresi yapılmalıdır” ibaresi geçiyor.

Maden Yasası üzerine yeni oyunlar

Maden Kanunu’nda değişiklik öngören tasarı Meclis’ten geçti. Maden Kanunu’nun desteklenebilecek yönleri olduğu gibi, ciddi anlamda eleştiriye tabi tutulacak hususlar da bulunuyor. Ülkenin her hangi bir kazancı olmayacaksa niçin madencilik yapılacaktır? İşsizlik bahanesi ile, ülkenin geleceğinin, sefalet ücretiyle işçi çalıştıran yabancı sermayenin açgözlü ahtapotlarına yem edilmesinin sorumluluğu oldukça ağırdır.

“Madenler milletindir” diyenler ile “madenler insanlığın ortak malıdır” diyenler arasındaki çizgiye dikkat çekerek, milletin temsilcilerinden milletin madenlerine sahip çıkmalarını bekliyoruz.