KEMALIN ASKERLERI ve NATO PASALARI - İhtilalin Süvarisi FETHİ GÜRCAN'ın Anısına
İhtilalin Süvarisi, Fethi Gürcan’ın Harbiyelileri ve Ben İhtilalciyim adlı kitaplardır. Bu kitapları okuyanlar, Türkiye halkından çok kendi çıkarları için uğraş verenlerin nasıl ikili oynadıklarını ve bu amaçla ne kalleşçe dolaplar çevirdiklerini göreceklerdir. Bu kalleşliği yapanların başında da, o çirkin siyasilerle rütbe ve makam peşinde koşan ve verdikleri söze sadık kalmayıp, rüzgara göre yön değiştiren güvenilmez generallerle bazı kurmay subaylar geliyordu… Yaklaşık 20 yıl sonraki 12 Eylül generallerine de ABD yetkilileri “our boys” diyorlardı. Ne utanç verici bir durum değil mi? Gözü pek, yüreği tertemiz ve damarlarında yurtseverlik kanı dolaşan Resneli Niyazilerin, Yüzbaşı Selahattinlerin, Mustafa Kemallerin, Aydemirlerin, Gürcanların devamı olan bu ordunun askerleri, artık “Amerikan oğlanları” mı oldu?cialis forum cialis prodaja cialis bez receptasymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenamicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mg
“HAZİRANDA ÖLMEK ZOR”
Çıkmışım bir kavgadan
Vurmuşum sokaklara
Sokakta tank paleti
Sokakta düdük sesi
Sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
Dallarda insan iskeletleri
Asacaklar AYDEMİR’İ
Asacaklar GÜRCAN’I
Belki başkalarını
Pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
Dökülüyor etlerim
Sarı yapraklar gibi
Asmak neyi kurtarır
Sarı sarı yaprakları kuru dallara
Hasan Hüseyin Korkmazgil
27 Haziran 1964 günü astılar efsane süvari binbaşıyı. Evet 41 yıl önce becerdiler bu cinayeti o hainler. Kimlerdi onlar? Ne yapmıştı Türkiye’nin en dürüst, en cesur ve en yetenekli subayı olan şövalye ruhlu Binbaşı Fethi Gürcan?
Gürcan, “Türk halkının kaderi, aldatılmışlığın bir serüvenidir” diyerek halkının bu kötü yazgısını değiştirmek için yola çıkıp, 27 Mayıs 1960' ta sağlığını, 22 Şubat 1962'de üniformasını ve 21 Mayıs 1963 başkaldırısı sonucunda da idam edilerek canını yitirmiştir. Binbaşı Fethi Gürcan’ın yaşamı üç ayrı kitapta en ince ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Bunlar: İhtilalin Süvarisi, Fethi Gürcan’ın Harbiyelileri ve Ben İhtilalciyim adlı kitaplardır.
Bu kitapları okuyanlar, Türkiye halkından çok kendi çıkarları için uğraş verenlerin nasıl ikili oynadıklarını ve bu amaçla ne kalleşçe dolaplar çevirdiklerini göreceklerdir. Bu kalleşliği yapanların başında da, o çirkin siyasilerle rütbe ve makam peşinde koşan ve verdikleri söze sadık kalmayıp, rüzgara göre yön değiştiren güvenilmez generallerle bazı kurmay subaylar geliyordu… Yaklaşık 20 yıl sonraki 12 Eylül generallerine de ABD yetkilileri “our boys” diyorlardı. Ne utanç verici bir durum değil mi?
Gözü pek, yüreği tertemiz ve damarlarında yurtseverlik kanı dolaşan Resneli Niyazilerin, Yüzbaşı Selahattinlerin, Mustafa Kemallerin, Aydemirlerin, Gürcanların devamı olan bu ordunun askerleri, artık “Amerikan oğlanları” mı oldu?_
“Çevremizde yangın var, buna kayıtsız kalamayız” diyen generale sorma k gerek, “bu yangını biz çıkartmadık. Irak’a ABD'nin çıkarları için askerimizi niçin gönderelim ki.” Niçin göndermemiz gerektiğini ABD'de bulunduğum 1970 yılında bir Amerikan gazetesinin manşetinden öğrenmiştim. Aynen şöyle yazıyordu : “War is good for American economy” Bunu bir hükümet yetkilisi söylüyordu. Evet, savaş Amerikan ekonomisi için çok iyi olurmuş. Ama savaşta binlerce insan ölecekmiş. Önemli mi? Yeter ki Amerikan ekonomisi iyi olsun. Evet sayın general, ABD'nin çıkarları için askerimizin kanını akıtamazsınız. Atatürk’ün belirttiği gibi, “Millet hayatı tehlikeye düşmedikçe, savaş bir cinayettir”
Ülkemizde tehlike olarak yalnızca bölücülük ve şeriat yok. TSK üst kademesi niçin ekonomik sömürüden ve IMF'nin acımasız para politikalarından söz etmiyor, gündeme getirmiyor? “Bunlar siyasal sorunlar, siyasileri ilgilendirir.” diyerek işin içinden sıyrılmak, kolaycılık olur. Unutulmasın ki her şeyin başı ekonomidir. IMF'ye karşı çıkarak ABD'yi gücendirmekten mi ürküyorlar sayın komutanlarımız?
Ülkesinin yeraltı ve üstü kaynaklarını ulusallaştıran ve ABD'nin sömürgen şirketlerini ülkesinden kovan Şili devlet başkanı ve yiğit önder Salvador Allende’yi hatırlar mısınız acaba? Bir ABD şirketi Şili’deki bakır madenleri için yirmi milyon dolarlık yatırım karşılığında Şili’den ABD'ye ne kadar para aktardı biliyor musunuz? Tam 4 milyar dolar! ABD emperyalizmi budur işte. Salvador bu tür sömürüye karşı çıktığı için ABD kuklası faşist general Pinochet tarafından öldürtüldü. Ama Salvador yiğitçe çarpışarak canını verdi. Sözde demokrasi kahramanı bizim Süleyman gibi şapkasını alıp kaçmadı!
Evet sayın generaller, ülkenin kazanımları özelleştirme bahanesi ile tek tek elden çıkarılarak, yerli ve yabancı sermayeye armağan ediliyor. Hem de değerlerinin çok çok altında. Şu anda M. Kemal’in askerleri olsa, o MGK toplantılarında gök gürültüsü gibi gürlerlerdi. NATO paşalığını bırakın, bunun ne size ne de ülkeye yararı var. Artık üst rüt belere geldiniz. Başka ne gibi bir beklentiniz olabilir. Lütfen, Ata’mızın şu sözünü hatırlayın: “Gerçekleri söylemekten korkmayınız.”
FETHİ GÜRCAN’IN VASİYETİNİ YERİNE GETİRECEK, O’NUN GİBİ YİĞİT, KALENDER, CESUR BİR KOMUTAN YOK MU İÇİNİZDE ? O “TÜRK HALKININ KADERİ ALDATILMIŞLIĞIN BİR SERÜVENİDİR” DEMİŞTİ. BU YAZGIYI DEĞİŞTİRMEK İÇİN CANINI VERDİ. SİZİN VERECEK BİR ŞEYİNİZ YOK MU?
Saygılar sunarım efendim!
Erol Soysever
---------------------------------------------------------
İHTİLALİN SÜVARİSİ FETHİ GÜRCAN’IN ANISINA
Yaşadığımız günden, tam 41 yıl önce, takvim yapraklarının 27 Haziran 1964 tarihini gösterdiği gün, şairin “Haziranda ölmek zor” dediği zamanda Ankara Merkez Cezaevi’nin avlusunda hummalı bir faaliyet vardı. Bu gece ihtilalin süvarisi Binbaşı Fethi Gürcan’ı idam edeceklerdi. Ankara sıkıyönetim komutanı Cemal Tural binlerce asker-polis ile yolları kesmiş ve başkentte adeta kuş uçurtmamacasına tedbirler almıştı. Aslında tarihsel kurgu hep böyle işler: Tarihimizin aydınlık yüzünü temsil eden insanlarımız idam edilirken, büyük korku duyanlar, gölgesinden çekinenler, ayakları birbirine karışanlar daima egemenler ve onların adına infazları yapan maşalar olmuştur. Korku onların işidir. Asiler her zaman korkusuz, haklı ve yiğittirler.
Asilik, başkaldırı kıldan ince kılıçtan keskin bir durumdur. Fethi Gürcan’ın asılıp Talat Aydemir’in bir hafta sonra asılması üzerine Aziz Nesin Yeni Tanin gazetesinde yazdığı “48 Saat Bekletilen Gemi” adlı makalesinde bu durum u çok açık bir şekilde anlatmaktadır.
“Mustafa Kemal’i düşünürüm, milletin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını saltanatın suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal’i.
Makam-ı Saltanat’ın elinde Mustafa Kemal’in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığının en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal’in idamına fetva vermiştir.
Biliyorum pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler, kızacaklardır. Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum. İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal’i padişahçı ve emperyalist uşağı Kuvva-i İnzibatiye ele geçirip yakalamış olsaydı.
Mithat Paşa’yı hapsettiği gemiyi de İstanbul limanında 48 saat bekleten Sultan Abdülhamit gibi, Sultan Vahdettin de Mustafa Kemal’i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye 48 saat, 48 gün, 48 hafta bekletseydi, ne olurdu dersiniz?
Toplumumuz Mithat Paşa dönemi sağırlığından bugün ne oranda bir duyarlılığa gelmiştir? Sağır bir ortam…
Ama ger çek ulusseverler ortamın sağırlığına kızmazlar, bilinçle duyarlı bir ortam yaratmak için yine de çalışırlar.”
O gece, Binbaşı Fethi Gürcan Mamak’taki askeri cezaevinden alınırken, hücrede son akşam yemeğini birlikte yediği silah arkadaşları Yarbay Osman Deniz ve Üsteğmen Erol Dinçer ile vedalaştı. Haklarını birbirlerine helal ettiler. Sonra Nizamiyede bekletilen bir ambulansa gizlice bindirilerek Ankara Merkez Cezaevi’ne getirildi. Her zaman olduğu gibi sakin, başı dik ve gözlerinden hiç eksik olmayan gülümsemesiyle yetkililerden kalem kâğıt ve bir sigara istedi. “Canı karısına ve yavrularına” son veda mektubunu yazdı. Onları “Önce Allah’a, sonra da asil Türk Milleti’ne emanet ediyordu”. Mektubu zarfa yerleştirdikten sonra sigarasını bitirdi ve korkusuzca sehpaya yürüdü. Darağacının altında “Vatan ve millet sağ olsun” diye haykırdıktan sonra, işi cellâda bırakmayarak sandalyeye tekmeyi vurdu ve sonsuzluğa doğru bir yıldız gibi aktı gitti.
“Rüzgâr kana tlı atlı” dörtnala giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacaktı. Saatler 3.30’u gösteriyordu.
Devrimci süvari binbaşının cebinden 235 kuruş, iki paket subay sigarası bir de çakmak çıkmıştı. Geride imkânsızlıklar içinde genç bir anne, 18 yaşında Gülderen, 15 yaşında Ömer, 12 yaşında Öner ve 2,5 yaşında Sema adlı yavruları kalmıştı. Sabaha karşı Esma hanımefendinin çocukları ile oturdukları evin kapısının altında küçük bir pusula atıldı. Kâğıtta “Binbaşı’mı bu sabaha karşı öldürdüler, başınız sağ olsun” yazılıydı.
Sonraki günlerde, yıllarda idam edilmiş bu iki devrimci askerden adeta hiç söz edilmedi. Üzerilerine sinsice bir şal örtüldü. Yiğit arkadaşımız Deniz Gezmişlerin idamı mecliste oylanırken “ Üç bizden gitti” “Üç de onlardan alacağız” diye salyaları akarak nara atanlar bile bu iki devrimci askerin idamını bir sır gibi sakladılar. Siyasal iktidarın can damarına kadar sokulmuş “Ordu Gençliği’nin” bu iki devrimci komutanı susuşa uğratıldı. Çünkü daha “ Ordu Gençliği” ile hesaplaşmaları bitmemişti. Oyun içinde “ büyük oyun” yapacaklardı.
1944 yılında Kara Harp Okulu’ndan Süvari Teğmeni olarak mezun olan Fethi Gürcan ülkenin dört bir tarafında görev yapmış çalışkanlığı, dürüstlüğü ve yurtseverliğiyle gittiği her birlikte derin izler bırakmıştır. Dost olduğu ve çok iyi bindiği atlarıyla uluslararası yarışmalarda ülkesini başarıyla temsil etmiş ve birincilikler kazandırmıştır. 27 Mayıs öncesi öğrenci olaylarında Ankara sıkıyönetim komutanının gösteri yapan öğrencileri dağıtmak üzere verdiği “ateş açın” emrine karşı, askerin önüne geçerek “ateş etmeyin” emrini veren yiğit Yüzbaşı Gürcan, 27 Mayıs gecesinin de isimsiz kahramanlarının başında yer alır. Yüzbaşı Gürcan o gece, süvari arkadaşlarının başında Muhafız Alayı'nı etkisiz hale getirerek Çankaya Köşkü’nü ele geçirmiştir. Onun siyasi kariyerle hiç arası olmamıştır, görevini başarıyla yerine getirdikten sonra hemen yine birliğindeki atlarının yanına dönmüştür.
27 Ma yıs politik devriminin İsmet Paşa’nın kurmaylığında kuşatılarak egemen sınıfın yörüngesine çekilme siyasetine karşı çıkan “Ordu Gençliği’nin” 22 Şubat direnişine katılan Binbaşı Fethi Gürcan, Harp Okulu komutanı ve direnişin gerçek lideri Albay Talat Aydemir ile birlikte bu olaydan sonra emekli edilmiştir. Bir yıl kadar sonra sonuna kadar sadık kaldığı komutanı Talat Aydemir ile birlikte resmi elbiselerini yeniden giyerek bu kez hiyerarşi dışında genç subay ve Harbiyeliler ile birlikte, 21 Mayıs 1963’te başkaldırarak 27 Mayıs politik devriminin yarım kalmış hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla iktidara yürümüşlerdir. Başkaldırının askeri komutanı kararlı, cesur ve yiğit subay Binbaşı Gürcan Ankara’da ayak basmadık yer bırakmamacasına birliklere ve Harbiyelilere kumanda etmiş ve son dakikaya kadar cesaretinden ve kararlılığından bir şey kaybetmeden mücadeleye devam etmiştir.
27 Mayıs politik devrimini izleyen yıllar, Türkiye Sol Hareketi’nin tarihinde önemli bir kilometre taşıdır. 1961 Anayasası'nın da sağladığı demokratik haklar ışığında Türkiye’de sol ilk defa kitlesel bir varlık olma olanağına kavuşmuştur. O tarihe kadar cinayet sayılan sosyalizm gün yüzüne çıkmış ve TİP kurulmuştur. Öğrenci gençliğin tarihindeki en güçlü kuruluşu olan Dev-Genç bu süreçte kurulmuştur. Ve ilk kez toplu sözleşme ve grev hakkını elde eden işçi hareketi 15 – 16 Haziran büyük işçi direnişine kadar yükselen bir mücadele süreci yaşamıştır.
Ülkemizdeki yoksul yığınlara, devrimcilere tüm bu imkânları sunan bu “Ordu Gençliği” demokrasisinin sırrı nedir? Bu gücü hangi sosyal ve tarihsel nedenlerden almaktadır?
Doğu toplumlarının alınyazısına uğursuz damgasını vuran sınıflı tefeci-bezirgân medeniyetler, ilk Irak kentlerinde ortaya çıktıkları andan itibaren, sınıfsız ilkel komünal toplumun insanlığa kazandırdığı özgür, eşit, gerçekçi işleyişleri baskı altına almışlar ve insan ruhunu küstürmüşlerdir. Yani her sınıflı medeniyet, toplum sınıflarını ortaya çı kardığı an insan unutulmuştur. Bu unutuş, şark toplumunda kim olursa olsun, başa geçen en alçak kişinin önünde hemen toplumun kul köle kesilmesi sonucunu getirmiş ve insanı un ufak etmiştir. Bu zorbalık karşısında üretici halk yığınları ister istemez “Batıni: (gizli)” doktrinler karanlığına sığınmıştır.
Doğu medeniyetlerinde tefeci-bezirgân sermeyenin azgınlaşması diğer boyutuyla da ortaçağ karanlığını kökünden kazıyacak serbest rekabetçi bir kapitalist sınıfın oluşmasını engellemiş, oluşan da batakçı, hazır yiyici, asalak ve komprador bir nitelik almıştır.
Bu tefeci-bezirgân medeniyetler karanlığında, ikide bir Orta Asya’dan zuhur eden ilkel komüne yapılı göçebe akınları yani tarih öncesinin ilkel sosyalist yapıları (özgür + yiğit + eşit + doğru) insan malzemeleriyle çürüyen toplumu yeniden insanlaştırma yolunda, gelip geçici de olsa bir dirimsel güç olma işlevini görmüşlerdir.
Bu ilkel komüne yapıların en temel unsurlarından biri olan “Horasan Erenleri” yani “ Kam’lar” :Baba İlyaslar, Baba İshaklar, Taptuk Emreler, Yunuslar, Ahi Evrenler, Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaşlar, 12. ve 13. yüzyılda insanı paçavralaşmaya mahkûm eden tefeci-bezirgân gericiliğine karşı hem: insanlaşmanın hem de: üretici hür köylü ve manifaktür (ahilik) teşkilatlanmalarının da öncülüğünü yapmışlardır.
Bugün topluma sunacağımız projelerimizin en başında yer alması gereken insanlaşma-özgürleşme-modernleşme atağımızdan söz açacak olursak, kendi tarihimizdeki, ilkel komüne gelenek görenekli yapıların topluma kazandırdığı birikimler tarihsel arka planımızdır. Bu bakış aynı zamanda bizim tarihsel köklerimizle buluşmamız anlamına gelmektedir ve bizi her bakımdan zenginleştirecektir. İkinci Cumhuriyetçilerin: “Jön Türklerin Prens Sabahattin kanadı-Hürriyet İtilaf-İkinci Grup (Birinci Büyük Millet Meclisi’nde, Müdafaa-ı Hukuk cemiyetlerinde) - Terakkiperver Fırka - Serbest Fırka-Demokrat Parti-Adalet Partisi-ANAP” şeklinde oluşturdukları zincir serbest rekabetçi dönemi yaşayamamış dışa bağımlı, batakçı komprador bir sınıfın demokrasiye özellikle vatan ve millete nasıl kolayca ihanet ettiklerinin bir tarihidir.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz adlı eserinde İnkılap-İrtica bölümünde bu konu ile ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır “Yerli İrticaı temsil eden bir avuç (tefeci-bezirgan) kapitülasyonlar mekanizmasıyla ecnebi sermayenin gizli, açık soygununa ortak çıkmayı ar değil kar saydıkça, milletin bütününe bağlı Türk ordusu, dirlik düzeninden kalma (halkla beraberlik) geleneklerini dirilterek milli kurtuluşa yol açtı. Bizde irtica oligarşisi ne zaman ecnebi hayranlığına teslim olduysa, o zaman ordu hemen milletle kaynaşıp inkılaptan yana geçti. Çünkü milletimizin ayakta kalan (şuurlu ve teşkilatlı) biricik parçası ordu idi.
Alemdar Mustafa Paşa’dan Mustafa Kemal Paşa’ya , Cemal Gürsel Paşa’ya kadar: Rusçuk yaranından milli kurtuluş komitesine kadar ileri gidişimizin vurucu gücü, halk çocuklarımızın gütt üğü ordu oldu. Osmanlı çöküş devrinde (sanki ecnebi sermayeye kul olacakları bilinmiş gibi) adlarının başına birer “abd” (kul, köle) sözü bulunan padişahların (Abdülmecit, Abdülaziz, Abdülhamit) istibdatları boyunca, vatan ve hürriyet aşkına asker ocakları (Kuleli, Tıbbiye, Harbiye) beşik oldu. 1876’da Abdülaziz’i tahttan indiren, 1908’de Meşrutiyeti dağda ilan edip Abdülhamit’i tahtından indiren, 1919-1923’de istiklal savaşıyla saltanatı müzeye kaldıran hep o genç ordumuzdu.”
Bu tespitten sonra iki noktanın altını çizebiliriz.
1. Tabii ki biz bu yazıda “ordu” derken, her zaman “Ordu Gençliği’nden” söz ediyoruz. Yoksa “ordu fosilleri” ile bunun, bahsini ettiğimiz “ordunun” bir ilişkisi yoktur.
2. Geleneksel aydın eylemciliğinden söz ederken: “Laleyi isterse soylu bir çiçek, dilerse boynuna takılmış kızgın demir anlamına çekiverir. Sen edebiyata, şiire, müziğe, tiyatroya, romana, davula, zurnaya bak” cinsinden şark aydınlarından ve onların arada sırada bize “başöğretmenlik” yapan “nöbetçi aydın” tavırlarından söz etmiyoruz. Bizim bahsettiğimiz ülkenin bunalım konaklarında daha ziyade davranış özelliği gösteren bu uğurda her şeyini fedaya hazır tarihsel ve soysal devrimcilerdir.
İşte devrimci Binbaşı Fethi Gürcan ve arkadaşları bu “Ordu Gençliği” eylemciliğinin en yiğit halkalarından biridir. Onlar Türkiye tarihinde bir kilometre taşı olmuşlardır. Bir yanlarıyla: 27 Mayıs politik devrimiyle başlayan ordu gençliği demokrasisi diye adlandırabileceğimiz bir dönemin yaratıcısı ve teminatı olmuşlardır. Diğer yanlarıyla da devrimci birikimleri korumak anlamında silahlı ayaklanma yaparak iktidara yürümüşler ve yenilmişlerdir. Bu genç subayların topluma kazandırdığı 61 Anayasası ve demokratik haklar, 1980’lere kadar etkisini gösteren güçlü bir devrimci hareketin doğmasına neden olmuştur.
12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi 27 Mayıs politik devrimi ile başlayan süreçte elde edilmiş bütün devrimci birikimlere düşmanca sald ırmış bir NATO planıdır. Egemen sınıfların, parlamentodan bile geçiremedikleri “ekonomik önlemlerin” yolunu sonuna kadar açmış bir uygulamadır. “Çağ atlıyoruz” diyerek Türkiye halkının çanına ot tıkamışlardır. Bugün toplum olarak ortada duran perişanlığımız, yoksulluğumuz ve çürümüşlüğümüz hep bu politikanın sonucudur. ABD emperyalizmi tüm bu sonuçlarla tatmin olmayıp ülkemizi Ortadoğu batağı içine iyice çekmeye uğraşmaktadır. 1946'lardan bu yana emperyalizmin torbasına sokulan ve onun fedaisi haline dönüştürülen ülkemiz, bu kere de tam olarak bitirilmek istenmektedir.
Tam da Fethi Gürcan’ların zamanıdır. Bu yiğit devrimcinin insani vasıfları, mücadele azmi ve de “Türk halkının kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın serüvenidir.” Diyerek aldatılmışlığın üzerine yiğitçe yürümesiyle yolumuzu aydınlatmaktadır.
Son sözü yine büyük usta Kıvılcımlı ile bağlayacak olursak, “başlangıçta İNSAN vardı: Her insan öteki insanla eşit Sosyalistti. Bu iyi anlaşılmadıkça, ö ne sürülecek her düşünce ve davranış, yalan, korku ve köleliktir”
Sarp Kuray
-------------------------------------------------------
BEN İHTİLALCİYİM! FETHİ GÜRCAN - Ümit Özbek
Mutlaka okunması gereken bir kitap;
Bir oğulun, babası için yazdığı “methiye” önyargısı olmadan, okunması gereken bir kitap.
Çünkü;
“Genç kuşaklar, hatta 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri’ni yaşamış orta kuşaklar 27 Mayıs 1960 İhtilali’ni ve Aydemir ile Gürcan’ın idamına kadar süren kargaşalıkları anlamakta zorluk çekmektedirler. Kimileri 27 Mayıs’la gelen demokratik ortamı hasretle anmakta, kimileri de 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri’ni baz alarak bütün ordu müdahalelerinin demokrasiyi gerilettiği tezlerini öne sürmektedirler. Ama gerçek olan bir şey varsa, o da toplumsal muhalefetin şimdiye kadarki en uç boyutlarının 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 arasında yaşanmış olduğudur. Bu nedenle 27 Mayıs 1960 ile başlayan süreci tekrar tekrar incelemek zorunluluğu hala sürmektedir.”
“Dolayısıyla, hala sıkıntılar içinde kıvranan ülkemizin problemlerine ışık tutması açısından, Türkiye’nin bütün sınıfsal, zümresel, tarihsel dinamiklerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesinde ve çevresinde çatıştığı veya çatıştırıldığı ve de “Derin Devlet”in gözler önüne serildiği 27 Mayıs 1960 – 21 Mayıs 1963 sürecini mercek altına yatırabilmek amacıyla “yazısız” süreçlerde yaşayanların da bildiklerini ortaya koyması gerekiyordu. Ve bu amaçla,
başından sonuna bütün aktif süreçlerde bulunmuş “Eylem” lideri Fethi Gürcan’ı anlatmak, kaçınılmazdı.”
Devrimcilerle statükocular arasındaki farkları görebilmek için okunması gereken bir kitap, çünkü;
“Aynı “21 Ekim Protokolünde” olduğu gibi, birazdan göreceğimiz “9 Şubat Protokolü’ne” ihtilal kararıyla imza atan onlarca general ve yine onlarca albay’dan yalnızca Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın başını çektiği genç subaylar bu karşı ihtilale DİRENMİŞLERDİR.
Provokasyon silahı bu sefer geri tepmişti. İnönü’nün, 27 Mayıs’ı DP’yi indirip CHP’yi getiren bir görünüme sokma hevesi kursağında kalmıştı. Tek kazancı ise 27 Mayısçıların bir kez daha birbirine girmesiydi. Umudunu ise ihtilalcilerin zaaflarına ihale etti.”
“Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın bu beraberlikleri 6 Haziran 1961 hareketinde meyvesini verdi ve 8,5 ay fiilen, 1 yılı aşkın sürede dolaylı olarak, etkileri ise yaklaşık 20 yıl sürecek ve ancak 12 Eylül 1980 darbesinde ortadan kaldırılacak, genç subaylar demokrasisini yaşattı Türkiye’ye.”
“İnönü, 27 Mayıs İhtilali ile ortaya çıkan ordu gençliğinin devrimci potansiyelini onları birbirine kırdırarak yok etmeye çalışıyordu.
13 Kasım 1961 ve 22 Şubat 1962’de kullanılan Alb. Halim Menteş başkanlığındaki havacı cunta, 22 Şubat direnişinin kırılmasının ardından ordudan tasfiye edildi. Böylece, bu derece açıkça kullanılmışlığın acısını yüreklerine gömmekten öteye gidemeyen havacı subaylar “11’ler” adıyla ordu hareketleri tarihine geçti.
Falih Rıfkı Atay’ın, Atatürk’ün aksine “nizamcı” ( statükoc u ) olarak tanımladığı İnönü, “isyan” potansiyeli taşıyan subayları, zamanında kendisini desteklemiş bile olsalar, ordu içinden temizlemekte tereddüt göstermemiştir. Ne olur, ne olmaz!
Olayların adının doğru konması için okunması gereken bir kitap, çünkü;
“22 Şubat 1962 olaylarından hep Talat Aydemir’in başlattığı “22 Şubat İhtilali” diye bahsedilir.
Oysa 22 Şubat günü yaşananlar, ihtilalci subayların bir oldu bitti ile, bulundukları yerlerden sürülmeleri amacıyla yürütülen ve bizzat İnönü tarafından başlatılan bir KARŞI İHTİLAL’DİR
Eğer bu direniş olmasaydı, o zaman hiçbir direnişin olmadığı “13 Kasım 1960’da” olduğu gibi açıkça İnönü ve onun maşası haline gelmiş MBK’sinin çoğu üyesi, 22 Şubat’ı kendi övünç hanelerine bir artı puan olarak yazabilirlerdi. Ama direniş daha ilk anında “iktidarın bütün temsilcilerinin” Çankaya Köşkü’nde kıskıvrak yakalanmalarıyla direnişin bir anda “iktidar problemine” dönüşmesi öyle büyük bir korku yarat tı ki, olay “İHTİLAL” görünümüne girdi.”
22 Şubatçı’ların davası olmayan affının iç yüzünü anlamak için okunması gereken bir kitap,
Okunması gereken bir kitap, çünkü;
“Bir parlemanto düşünün ki, silah zoruyla “cumhurbaşkanını” seçmiş!
Bir başbakan düşünün ki, silah zoruyla “başbakan” seçilmiş!
Bir takım Bey’ler silah zoruyla “tabii ( Ömür Boyu ) senatör” olmuş
Tabii senatörlerden ve cumhurbaşkanının atamasıyla gelen kontenjan senatörlerinden oluşmuş bir senato!
Ülkenin Başbakanı ve iki Bakan’ı asılmış. Milletvekilleri hapishanelere doldurulmuş!
Bir Ordu düşünün ki, tüm paşaları darbe toplantılarına katılmış!
Ve bunlar 4 Subay’ın asılıp asılmamasına karar verecekler!
Yaşananlar belgelendikçe ve anlatıldıkça gelecek kuşaklar bunların “utanmazlığını” bir daha bir daha görecektir.Bu şarlatanları tarih sayfalarında gereken yerlere koyacaktır.”
Onurlu ve onursuz kişilikleri tanıma k için okunması gereken bir kitap, çünkü;
“İsmet İnönü oylamalara katılmıyordu. El altından gurubunu yönlendiriyordu.Menderes’in idamında da bu ince taktiği uyguladı. Deniz’lerde ise karşı çıkmış görünürken grubunu serbest bırakıp gençlerin ipe giden yolunu açtı. Piyonları görev başındaydı. Paşalar desteğinde operasyona devam edildi. “Demokrasi” adına isyancı subaylar asılmalıydı.
Ya “şair ruhlu insancıl görüntüsüyle” kitleleri yıllarca kandıran Bülent Ecevit!
Yazılarıyla, 27 Mayıs sonrası MBK üyelerine “tabii senatörlüğü altın tepsi içinde sunan” sosyal demokrasinin lideri! 12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren’le Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde “demokrasi” adına kadeh tokuşturan demokrat!
Satın alınmayan ihtilalciler asılmalıydı. Dördü de asılmalıydı. Gücü iki tanesini asmaya yetti
27 Mayıs sonrası 27 Mayıs’ı satmaları karşısında kendilerine sözde 27 Mayıs’ı kollama adına ömür boyu senatörlük verilenler; dava arkadaşları karşısınd a birleştiler sadece 4 fire verdiler.
Bu dört eski MBK üyesi idamlara karşı çıktı. “Mucip Ataklı, Emunallah Çelebi, Kadri Kaplan ve Muzaffer Yurdakuler.”
“Kontenjan Senatörü Sadi Koçaş oylamaya katılmayıp rengini belli etmemiştir. Kaçın kurası O!
Subayların idamını isteyen beylerden bazıları;
“Bunlardan “Fakih Özfakih, Muammer Erten ve Turan Şahin” isminin altını çizelim. “12 Mart 1971 sonrası Ziverbey Köşkü’nde ve Deniz Gezmiş olayında” bunların isimleri ve kendileri dans edecektir.Liderleri Orhan Kabibay ile birlikte.”
“En büyük statükocu İsmet İnönü’nün bu sureti haktan görünüp, ikili oynaması 11 yıl sonra devrimci gençliğin yiğit lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşları Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan’ın idamlarında bir kez daha – dikkatli gözler için- ortaya çıkacaktı.
Başka türlü bir davranışı İnönü’den beklemek abes zaten. Deniz Gezmiş ve diğer gençlerin zindanlara atılabilmesi için 12 Mart 1971 muhtırasından önce 48 saat uyuyamamıştı!.”
Karşı devrimci kişilikleri tanımak için okunması gereken bir kitap, çünkü;
“Günler günleri kovaladıkça, yaşım ilerledikçe gördüm ki, Türkiye de yaşanan Karşı Devrim’in başlangıç gün ve saati, 10 Kasım !938, 09.05’tir.
Kısacası, bugünün Türkiyesi’nde yaşanan tüm olumsuzlukların temeli, Atatürk’ün öldüğü gün atılmaya başlandı ve 1945-1950 arasında da bu temel üzerine ülkemizin kara yazgısının taşları teker teker örüldü..
Genç subayların çektiği ikilemleri ancak şimdi anlayabiliyoruz. Bir tarafta “Atatürk yanında devrimlere imza atmış bir İsmet İnönü” diğer tarafta “karşı devrimlere yol açmış bir İsmet İnönü.” Ne yaman diyalektik bir çelişki. Keşke her şey hayal edildiği gibi olsaydı. İnönü, Atatürkçülerin dediği gibi “İkinci Adam” olsaydı. Devrimler kökleşseydi ve sürseydi.”