Siyaset23 Temmuz 2005 00:00

Devletimiz ve Bölgemiz Üzerine Oynan Oyunlar: Sorun ne, Körlük mü?

Hegemon güçlerin planlarını 20-30 yıl öncesinden yaptıkları söylenegelir. Doğrudur, ancak kimse ahmak değildir, uygulamaya geçiş aşamasını inceleyen herkes bunları çözebilir, niyetleri anlayabilir. İşte Uğur Mumcu da Türkiye’nin yetiştirdiği değerli insanlardan birisi olarak 10-15 yıl öncesinden bugünleri, emperyalistlerin planlarını görebilmiş ve kayıtlara geçmiştir. Mumcu köşe yazılarında bu aşamaları incelerken Türkiye’nin NATO’ya girişini, NATO’nun “out of area” (alan dışılık) kuramını, amaçlarına ulaşmak için yedeklediği kukla Kürt Devletini, demokrasi bekçilerinin silah ticaretinden kazandıkları paraları (emperyalizmin ikiyüzlülüğünü) ele almıştır. Sözü rahmetli Mumcu’ya bırakıyoruz:discount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialisnaproxennatrium go naproxen kruidvat

 “Anımsayalım, Türkiye’nin NATO’ya girişi 1951 yılında Menderes hükümetinin batıya verdiği “petrol bekçiliği” güvencelerinden sonra gerçekleşmiştir. Menderes hükümetinin o günlerde Amerika ve İngiltere’ye verdiği güvence, devrin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü tarafından şöyle dile getirilmişti:

- Ortadoğu savunmasının gerek stratejik, gerek ekonomik bakımlardan Avrupa’nın korunması için zorunlu olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Türkiye, Atlantik Paktına katılınca, Ortadoğu’da bize düşen rolü etkin biçimde yerine getirmek ve gerekli önlemleri birlikte almak için ilgilerle derhal müzakereye girmeye hazır olacaktır...

Bugün Türkiye’nin dönüp dolaşıp geldiği nokta 1951 yılında Menderes hükümetinin NATO’ya girerken bulunduğu noktadır. Menderes hükümetinin NATO’ya verdiği güvenceler –anlaşılıyor ki- bugün işleyecektir.” (19 Ağustos 1990 tarihli köşe yazısından)

“Öyle görünüyor ki savaşa doğru açılan yolda hızla yürünüyor.

Ne ilginç; Birleşmiş Milletlerin beş sürekli üyesi dünyadaki silah ticaretinin ilk sıralarını alan devletleridir. Dünyadaki silah ticareti, Sovyetler Birliği, ABD, Fransa, İngiltere, Çin Halk Cumhuriyeti ve Federal Almanya'nın elindedir.

Bu ülkelerden silah alan ülkelerin başında da Irak geliyor. Irak'ın alıcı ülke olarak bu savaş pazarındaki yeri yüzde 12.1. lrak'a en çok silah satan ülkeler, Sovyetler Birliği, Fransa ve Çin Halk Cumhuriyetidir. ABD'nin ürettiği silahların yüzde 45'i Asya-Afrika ülkeleri tarafından satın alınıyor.        

Bu bir komedidir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin veto yetkisine sahip üyeleri hem lrak'a -kimyevi silah başta olmak üzere- her türlü silahı satıyorlar: hem Irak'a karşı savaş kararı almak üzere toplanıyorlar!” (29 Kasım 1990 tarihli köşe yazısından)

Kimyevi ve boğucu gazların savaşta kullanılmasını yasaklayan 1989 Hauge Konferansındaki sonuç metnine ABD ve İngiltere imza koymamışlar! Kimyasal silahların kullanımını yasaklayan sonuç metnine imza koyan Federal Almanya da "H und H-Metalform GmbH" şirketi aracılığı ile lrak'ta kimyasal tesisler kurmuş. Federal Almanya'da başka şirketler de lrak'taki kimyasal tesislere katkılarda bulunmuşlar.

Irak'ın elinde savaştan önce 513 savaş uçağı ve 160 helikopter bulunmaktaydı. Bunlardan MiG'ler Sovyetlerden, Mirage'ler de Fransızlardan alınmış.

Irak Kuveyt'e saldıracak gücü kendinde bulduysa, bu gücü yaratanlar, sosyalisti ve kapitalisti ile silah üreticisi devletlerdir. Ortadoğu'ya milyarlarca dolarlık silah satanlar bugün Bağdat'a tonlarca bomba atıyorlar! Savaş sonrasında bu devletler yine Irak'a silah satıp milyarlar kazanacaklar. Ne sözleşme dinleyecekler ne yasak!

Silah pazarındaki bu kanlı ve kirli oyunları görmemek için ya kör ya sağır olmak gerekir. Ya da bu silah üreticisi ülkelerin paralı uşağı! (23 Ocak 1991 tarihli köşe yazısından)

ABD, 1980 yılı Mayıs ayında NATO'ya ayrılan birliklerinin Körfezdeki bir olası savaş için kullanılması yolunda karar almış; daha sonra da Amerika'daki Macdill Hava Üssündeki "Readiness Command"da bulunan "Rapid Deployment Force=Çevik Kuvvet" , Almanya'nın Heidelberg kentinde konuşlandırılmıştı. 'Çevik Kuvvet" adı verilen Almanya'daki bu 82. Tümen, Körfez savaşından sonra Suudi Arabistan'a indirilen tümendi!

ABD, daha o günden bugünleri planlamıştır.  

SACEUR Komutanı, aynı zamanda Avrupa'daki Amerikan birliklerinin de komutanıdır. "Çevik Kuvvet" de bu iki şapkalı Amerikan generalinin emrindedir.

Bu işler uzun erimli işlerdir; bu gibi olayların planlan çok önceden yapılır; stratejiler de yıllar önce saptanır.

1980'li yıllarda Körfezin bir savaşa gebe olduğu bilinmekte, planlar ona göre yapılmaktaydı. O günkü "Out of Area" teorisi de bu sıralarda ortaya atılmıştı. NATO ülkelerinin, gerektiğinde, NATO'nun sorumluluk alanı dışındaki bölgelere de müdahale edebileceğini savunan bu teori de "düşünce jimnastiği" olsun diye ortaya atılmış değildi. ABD, Körfezde bir müdahaleyi düşünüyor ve planlıyordu. Askeri önlemleri de tabii bu amaçla alıyordu.

Sonunda olanlar oldu; Irak, Kuveyt'e saldırdı; ABD ve "çokuluslu güçler" de lrak'a savaş açtılar. Sıcak savaşın bitimiyle birlikte Güney Irak'ta Şiiler, kuzeyde de Kürtler, Saddam'a karşı ayaklandılar.

Pentagon, bu ayaklanmaların lojistik desteklerini, savaş güç ve yeteneklerini ve başarı şanslarının olup olmadığını herkesten iyi bilir. Ve planını buna göre yapar. Gelişmeleri eldeki bu bilgilere göre değerlendirir ve geleceği de yönlendirmeye çalışır.

Olaylara bu açıdan bakarsanız, yaşananların bir rastlantı olmadığı sonucuna ulaşırsınız.

ABD, hiç kuşkunuz olmasın, ayaklanan Kürtlerin yenileceklerini; yenildikten sonra 1988'deki "Halepçe katliamı" gibi bir toplu kıyımdan çekindikleri için İran ve Türkiye'ye sığınacaklarını öngörmüştür. Öngörmüş ve siyaset planlamasını bu olgulara göre yapmıştır.

Şu gerçek artık çok açık: Amerika, "tek süper güç" olarak bölgedeki bütün devletler üzerinde egemen olmak ve her olayı yönlendirmek ve denetim altında tutmak istiyor. "Özerk Kürt devleti" ya da bağımsız "Kürt devleti" projelerini de bu bağlamda görmek gerçekçi bir yaklaşım olur. (12 Mayıs 1991 tarihli köşe yazısından)

Kürt öğesi, oldum olası batılı devletlerin kendi çıkarları için kullandıkları bu kozdur. Kürt ayaklanmaları batının çıkarlarına uygunsa desteklenir, değilse bu destek geri çekilir. Kürt tarihi, bu oyunlar ile doludur.

Örneğin İngilizler, Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrasında Kürtleri Ankara hükümetine karşı ayaklandırmaya çalışmışlardı.

İngiltere, 1932 yılında Irak yönetimine karşı ayaklanan Şeyh Mahmut Berzenci'ye karşı Irak hükümetini destekledi. Oysa aynı İngiliz hükümetinin Şeyh Mahmut Berzenci ile arası, 1918 yılında Şeyhin İngilizlerden özerklik isteyebileceği kadar iyiydi.

1970'li yıllarda da ABD, Baas rejimini yıkabilmek için Molla Mustafa Barzani'yi destekledi. ABD ve İran , Irak'taki Baas rejimini yıkmak için Molla Mustafa Barzani'nin desteklenmesine karar vermişlerdi. Amerika, Molla Mustafa Barzani'ye her türlü askeri ve lojistik desteği sağladı. ABD-Barzani ilişkileri, Başkan Carter'in Dışişleri Bakanı Kissinger tarafından yürütüldü. Molla Mustafa Barzani, 1974 ayaklanmasına bu desteklerle başladı.

Askeri yardım, İran üzerinden yapılmaktaydı. Bu işbirliği ve yardım, Irak-İran arasındaki anlaşmaya kadar sürdü. Kürt ayaklanmasının arkasındaki İran ve Amerika desteği çekilince Molla Mustafa Barzani, Baas rejimine yenik düştü. Molla Mustafa Barzani, Amerika'ya götürüldü. Ve bir Amerikan askeri hastanesinde öldü.

Başkan Bush 'un Körfez Savaşının hemen sonrasında Celal Talabani ve Mesut Barzani'ye sağladığı destek, Başkan Carter'ın 70'li yıllarda Molla Mustafa Barzani'ye sağladığı desteğe benziyor.

Körfez Savaşından hemen sonra Saddam'a karşı ABD tarafından ayaklanmaya kışkırtılan Kürtler başarılı olamayınca, bu kez Saddam'ın acımasız teröründen ve baskısından korkarak Türkiye'ye sığındılar.

Bu olay da Amerika'nın işine geldi. Kimsenin karşı çıkamayacağı "insani yardım" gerekçesi, "Çekiç Güç"ün de kuruluş, gerekçesi oldu. (17 Haziran 1992 tarihli köşe yazısından)

Özgür Gündem’im 13-14 Ekim günlü haberine göre Celal Talabani yakın adamı Serdar Piştderi’ye Londra’da “Kurt Oil” şirketini kurduruyor.

Bu şirket bir süre sonra eski CIA görevlilerinden kod adı "Mr. Emili" olan E. P.Hulsman'ln "Carribean Continental B.V." şirketi ile 23 Temmuz 1992 günü bir sözleşme imzalıyor.

Eski CIA görevlisi ile Talabani'nin temsilcisi Piştderi arasındaki sözleşme şöyle:

-Ortaklık faaliyetleriyle sağlanacak ham ve işlenmiş petrolün satışlarından elde edilecek gelirin bölüşümünü garanti ediyoruz. Bölgede her türlü organizasyon ve işletme güvenliğini Kürt liderler sağlayacaktır. Bu anlaşmaya göre firmalarımız, ekonomik ve insancıl işbirliği için faaliyet yürütecektir.

"Kürt Oil" şirketi ile sözleşme imzalayan eski CIA görevlisi Hulsman'ın, Özgür Gündem'de yayımlanan raporundan alıntılar yapalım:

-Washington'daki herkes şimdi Kürdistan'ın bağımsızlığı konusunda olumlu düşünüyor ve Serdar Piştderi'nin petrolün işletilmesi konusundaki önerilerini destekliyorlar. Bununla birlikte seçimlerin önceliğinden ötürü Washington nezdinde bağımsız Kürdistan fikrini destekliyor görünmüyor. Bu durum muhtemelen Kasım ayı sonlarına kadar devam eder.

-Neler olup bittiğinin göstergesi olarak CIA'nın Irak'taki operasyon için harcadığı miktar (verilen rakam Özgür Gündem tarafindan özgün metinden atılmış!) çıkarıldı.

-Önümüzdeki süreçte ABD şirketlerinin petrol ile ilgili çalışmalarının kontratsız olarak en azından Kürtlerle ticaret yapmaları konusunda izin verilmesi bekleniyor.

-ABD ya da İngiliz şirketlerinin petrolle ilgili çalışmaları istekli şekilde beklenmektedir ve Washington tarafından memnuniyetle karşılanacaktır. Ancak bunlar kamuoyuna duyurulmayacaktır. (...)

-Kerkük'ün batısındaki petrol bölgesine paraleldeki bölgelerde yapılan jeolojik araştırmalarda şu anda Kürtlerin elinde bulunan bölgelerde önemli miktarda petrolün bulunduğu tespit edilmiştir (...)

-Taq Tag bölgesi Kürdistan'da petrol üretimi için ilk hedef seçilmeli; var olan üç kuyunun açılması, beton plaklardan kurtulunması için kısa bir işçilik gerektirir.

.........

Kürt milliyetçileri ve bu milliyetçiliği bayrak yapan etnik Marksistlerimiz, Kürt sorunundaki CIA damgalı bu emperyalist paylaşım planını neden görmezlikten geliyorlar?

Kürdü Türke, Türkü Kürde kırdıran bu uğursuz planın ardında Batılı şirketlerin petrol çıkarları var. Halklar Ortadoğu tarihinde petrol çıkarları için bir kez daha emperyalistler tarafından birbirine kırdırılıyor. (13 Aralık 1992 tarihli köşe yazısından)”

Uğur Mumcu’nun tespitleri bunlar. Galiba problem emperyalizmin oyunlarını görememekten ileri gelmiyor, problem, bu oyunlar içinde kalarak ideolojileri gerçekleştirmek peşinden gidiliyor olması. Bu bilinçli bir tercih oluyor. Emperyalistlerin size çizdiği sınırların dışına çıktığınızda bütün ideolojilerin Mustafa Kemal’de birleştiği görülür. İslamcısının, Türkçüsünün, Kürtçüsünün, sosyalistin, komünistin, liberalinin tek hedefte yoğunlaşması başka nasıl açıklana bilir? Yoksa siz emperyalizmin birkaç küçük isteğini yerine getirirseniz rahat bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? O zaman insan düşünmeden edemiyor: Acaba Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı’nda çıkan iç isyanları bastırmak için emperyalizmden medet umar, bu uğurda İstanbul ve Ege’nin belli kısımlarından feragat eder miydi? Böyle teklifler mi gelmemişti yoksa bu ahlaksız teklifleri elinin tersiyle itip “ya istiklal ya ölüm” mü demişti? 1925’ten sonra ortaya çıkan İngiliz destekli etnik ayaklanmalar olmasaydı Ankara Hükümeti’nin kültürel haklar konusunda adım atacağını ve Musul’u kolay kolay vermeyeceğini de mi görmüyorsunuz?

Alıntılar, Türk Memet Nöbete, Uğur Mumcu, Eylül 2004, Um:ag Vakfı Yayınları kitabından yapılmıştır.