ABD’de Yükselen Militarizm: Süngüye Dayanan Yönetim - Aslı Gökçora
Eğer ABD, militarizmi şu anki gibi devam ettirirse, tüm halkları kendinden uzaklaştırarak kendini izole etmiş olacaktır. Tarih bir kılavuz niteliğinde ise, bu durumun devam etmesi ABD'nin hem ahlaki hem de ekonomik açıdan tam bir başarısızlık örneği göstermesine neden olacaktır. ABD'ye karşı en büyük tehdidin teröristlerden ziyade içinde barındırdığı "yeni-muhafazakar" felsefeden gelmesi muhtemeldir. Çünkü bu görüş, ABD'nin güvenlik ve refahı için küresel egemenliğini kullanmasının ve ABD değerlerinin tüm dünyaca benimsetilmesinin gerekliliğine inanmaktadır. Halbuki Napolyon'un dediği gibi, "süngülerle her şeyi yapabilirsiniz, sadece üstüne oturamazsınız."cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciesymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cenasitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effectscialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon
ABD'de son on beş yıldır ülke sorunlarının yalnız ordu gücüyle çözülebileceğini savunan militarist görüş tırmanışa geçmiş durumda. Eskiden Amerikalılar, tarihi, "savaş"ların sekteye uğrattığı "barış dolu yaşam" olarak tanımlarken, artık savaşı planlamak, hazırlamak ve başlatmak Amerikalılar için kalıcı, olağan ve gündelik bir hal almıştır. ABD kültüründe "güç kullanımı", başvurulacak son çare olmaktan çıkmış, hayatın bir parçası haline gelmiştir. İç güvenliğin sağlanması ve ABD'nin evrensel demokratik değer ve ideallerinin dünyaya yayılması adına silah ve bombalara bağımlılığının gittikçe artması, ABD'de militarizmin yükselişinde önemli bir etkendir. Öyle ki, Amerikalılar ulusun gücünü ve refahını, askeri anlamda hazırlıklı olma ve askeri müdahaleyle tanımlar hale gelmişlerdir.
Bilgi çağıyla birlikte, savaşın estetiğinin değişip yeni bir çehre bulması askeri kuruluşlara ve askerlere karşı kamuoyunda olumlu bir tablo oluşmasına neden olmuştur. Nitekim, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden beri, devlet kuruluşlarını derecelendirmeye ve onlara karşı güven ölçmeye yönelik yapılan kamuoyu yoklamalarında ordu ilk sıralarda yer almıştır. Halkın gözünde "ABD askeri" geleneksel değerler ve erdemin sembolü olarak yer
edinmiştir. Günümüzde 1960 'lardaki militarizm karşıtı solcu-liberal aktivistler arasında bile militarizm daha yumuşak- esnek bir görünüm kazanmıştır. Savaş gittikçe Amerikan yaşam tarzıyla bütünleşen ve onu temsil eden bir hal almış, 11 Eylül ise bu duruma sadece ivme kazandırmıştır.
Vietnam'dan Irak savaşına...
ABD'de militarizmin kökeni Vietnam savaşı (1975) sonrasındaki yıllara " dayanmaktadır. Vietnam yenilgisinden sonra ABD'li askerler eski güç ve kabiliyetlerini iyileştirmeye öncelik vermişlerdir. I.Körfez Savaşı'ndaki başarıyla birlikte uluslararası anlaşmazlık ve sorunların giderilmesinde diplomatik araçlar yerine askeri araçlara bel bağlanmıştır. Kendine güveni gelmeye başlayan ABD askeri, Soğuk Savaş sonrası dönemdeki yıllarda artık askeri müdahale ve hareketle kendini başarının "doruğunda" hisseder olmuştur. Ordudaki reformun tamamlanıp zirveye ulaştığı nokta, kuşkusuz, günümüz Bush ABD'sidir. Soğuk Savaş sonrası dönemde, Vietnam yenilgisi ardından kendine güveni azalan bir ABD görmek istemeyen ve evrensel Amerikan değerlerinin ancak "güç" ile yayılabileceğini düşünen "yeni muhafazakar" aydınların yükselişe geçmesi militarizmin yaygınlaşmasında önemli rol ' oynamaktadır. Ayrıca, "askeri meselelerde devrim" ("Revolution in Military Affairs") olarak bilinen yüksek teknolojinin askeri teçhizatlarda uygulanması ile "akıllı silah "ların kullanımına geçilmesi de "militarizm"in ivme kazanmasında başat öneme sahiptir. Böylece, bilgi çağının ürünü olan post-modern savaş dönemi başlamıştır. Ağır ve hantal orduların yerini küçük-profesyonel, esnek ve hızlı birlikler alırken, zaferin kolay alınmasını sağlayan yüksek teknolojik askeri ürünler kullanılmaya başlanmıştır. ABD, "kültür emperyalizmi"nin göstergesi olan Hollywood filmleriyle de (1980'lerdeki "Top Gun" ve Rambo serisi filmleri gibi senaryolarla) militarizmi inceden inceye halka empoze etmiştir. Petrol ve enerji kaynaklarına erişimde aksaklıkların giderilmesi ve ABD'nin Bu "Ortadoğu 'ya hakim olma gereksinimi" de askeri gücün kullanımının yaygınlaşmasında etkili olmuştur.
Evanjelikler ve ABD siyasi sistemi "
Evanjelik-radikal sağ da militarizmin gelişmesine önemli katkılar sağlamıştır. Muhafazakar evanjelikler 1960'larda ordunun ve "geleneksel faziletlerinin" öne çıkarılmasında etkili olmuşlardır. Evanjelikler, daha önce kuvvet ön kullanımına duydukları şüpheleri yenerek, İsrail' in varlığından aldıkları güç ve ona duydukları bağlılıkla "adil savaş" geleneğinin esnek şekilde yorumlanmasına sebep olmuşlardır. Askeri kuvvetin kullanımına karşı bir iştah durmuş, ABD'nin on yıllardır kullanmakta olduğu, savaşı en son çare olarak gören "caydırma" stratejisinin terk edilip salt "saldırganlığın" ön plana çıkarıldığı bir stratejinin geliştirilmesine neden olmuşlardır. Evanjelikler, ABD'nin Soğuk Savaş'ta baş düşman olarak gördüğü "komünistler"in yerine İslam'ı getirmişler ve İsrail'le ABD'nin kaderlerinin bu noktada kesiştiğine inanmışlardır. İsrail'e tanınan "askeri güç kullanma esnekliğini" kendileri kullanmayı uygun bulmuşlardır. ABD'de siyasi sistemin beraberinde getirdiği unsurlar da militarizmin gelişmesinde etkili olmuştur. Sistemin yeterince "etik" işleyememesine neden olan ana faktör, başkanlık sisteminin getirmiş olduğu görev ve yükümlülüklerdir. Bu bağlamda, herhangi bir savaş ilanına ABD Başkanı'nın karar vermesi, Kongre'ye bu konuda anayasal sorumluluk, yetki ve ayrıcalık verilmemesi sıkıntı yaratmaktadır. ABD güçlerinin "ulusal savunma" haricinde de kullanılması, savunma bütçesinin oluşturulmasındaki yanlışlıklar ve diğer ülkelerle olan ilişkilerde farklı zaman ve durumlarda izlenecek adım ve araçların (görüşme-diplomasi, ticaret veya kültürel etkileşim gibi) çeşitliliğinden yararlanılmaması da önemli bir durum teşkil etmektedir. Ulusal savunma konusunda Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında belirgin bir görüş ayrılığının olmaması da militarizme yönelişi tetiklemiştir. Irak Savaşı'yla başlayan ülke çapındaki gösteriler, siyasi kadro 'tarafından destek bulmamıştır. Nitekim, ülkenin siyasi liderleri, orduyu ABD'nin evrensel değerlerini barındıran bir uluslararası düzenin yaratılmasında temel araç olarak görmüşlerdir. Ayrıca, 2004 başkanlık seçiminde Kerry ile Bush'un ulusal güvenlik konularındaki ayrılıkları ilkeden ziyade taktik konusunda olmuştur. Kerry, Bush'un "terörle mücadelesi"ni sorgularken, Irak'taki savaşın kötü yönetildiğinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmekle yetinmiştir.
1990'larla birlikte ABD'nin askeri gücü, ABD'yi korumak ve saldırganları caydırmakla özdeşleşeceğine Somali, Haiti ve Kosova gibi kriz bölgelerindeki sorunların çözümüyle anılır olmuştur. Öyle ki, güç kullanımı ABD'nin dünyada istediklerini yapabilmek için kullandığı en etkili yöntem olmuştur. Zaten, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'un şu anki (enflasyona uyarlanmış) bütçesi Soğuk Savaş dönemi ortalama savunma bütçesinden yüzde 12 daha fazla olduğu gibi kendinden sonra gelen 32 güçlü ülkenin savunma bütçelerinin toplamından da fazladır. 2006 için önerilen rakam 419.3 milyar Dolar'dır. 2009' a kadar düşünülen rakamın ise Soguk Savaş zamanındaki ortalama bütçeyi yüzde 23 oranında aşması beklenmektedir.
Askeri müdahaleler ve ABD
Askeri alanda yapılanmanın ABD kitlelerince algılanan temel işlevi "küresel güç projeksiyonu"dur. Bu bağlamda, ABD' nin "dünyanın polis gücü" olarak algılanması biraz abartılmış olmakla birlikte, çok da yanlış bir olgu sayılmaz. Yeni-muhafazakar felsefenin yükselişe geçmesinden beri, güç kullanımını engelleyen oto kontrol ve frenleme kaybolmuştur. Nitekim, 1945- 1988 arası ABD' nin yaklaşık altı askeri müdahalesi bulunurken, Berlin Duvarı 'nın yıkılmasıyla birlikte söz konusu müdahaleler adeta günlük
olaylardan sayılmaya başlamıştır. 1988'den beri müdahale yaşanmıştır. Clinton dönemindeki füze saldırıları, 1990 'ların sonlarında neredeyse her gün Irak'ın bombalanması ve Ruanda, Kolombiya, Doğu Timor ve Filipinler'deki yarı-savaş görevindeki askerlerinin varlığı, ABD askeri müdahalelerinin akıl almaz boyutunu gözler önüne sermiştir. Aynca ABD halkının, dünyanın diğer bir köşesindeki kriz noktasında
ülkelerinin askerlerinin ne yaptıkları hakkındaki en son bilgileri gazetelerden almaya alışmaları, ABD halkı için kriz ve savaşın olağan karşılanmaya başladığına işaret etmektedir.
ABD'de savunma sektörü
ABD gücünü artık halktan almamaktadır. Mevcut durumda güç Pentagon' a kaymış gözükmektedir. Her ne kadar Bush yönetimi bu durumdan şikayetçi olan özellikle
savaş karşıtı çevreleri yatıştırmak amaçlı Pentagon'a biçilen rol ve güç paylaşımında hassas dengeleri korumaya çalışsa da bu "anti- demokratik güç" kayması, üzerinde durulması gereken önemli bir mevzudur. Bush'un ABD'nin terörle mücadelesinden dolayı artık saldırı durumunda bulunduğunu vurgulaması ile savaş kültürüyle barışık bir halkın varlığına seslenmesi söz konusu durumu açık şekilde ifade etmektedir. 130 ülkede yaklaşık 700 ve ülke çapında yaklaşık 970 üs bulunduran ABD, her ne kadar tasarruf amacıyla ve mevcut güçleri daha etkili ve zamanın şartlarına uygun kullanmak adına bu üslerde kısıntıya gidilmesi yönünde adımlar atmış olsa da kapanacak üslerde yaşayan, geçimlerini savunma endüstrisinden sağlayan insanların tepkisi ile yerel ekonominin etkilenmesi, savunma endüstrisine olan bağımlılığın dudak uçuklatıcı boyutlarını gözler önüne sermektedir.
Dolayısıyla; ulusal güvenlik adına "savunma" değil de "saldın" amaçlı askeri güç ve potansiyelin kullanılması, ABD'nin dünyanın diğer yerlerinde bulundurduğu üslerle yayılmacı ve yeni sömürgeci bir politika izlemesi, ABD dış politikasının şekillenmesinde petrol ve silah baronlarının oynadıkları rol ile üst düzey siyasilerin silah endüstrisindeki yöneticilerle yakın bağ kurmalarına izin veren gevşek yasaların bulunması, militarizmi tetikleyen diğer bazı unsurları oluşturmaktadır.
Eğer ABD, militarizmi şu anki gibi devam ettirirse, tüm halkları kendinden uzaklaştırarak kendini izole etmiş olacaktır. Tarih bir kılavuz niteliğinde ise, bu durumun devam etmesi ABD'nin hem ahlaki hem de ekonomik açıdan tam bir başarısızlık örneği göstermesine neden olacaktır. ABD'ye karşı en büyük tehdidin teröristlerden ziyade içinde barındırdığı "yeni-muhafazakar" felsefeden gelmesi muhtemeldir. Çünkü bu görüş, ABD'nin güvenlik ve refahı için küresel egemenliğini kullanmasının ve ABD değerlerinin tüm dünyaca benimsetilmesinin gerekliliğine inanmaktadır. Halbuki Napolyon'un dediği gibi, "süngülerle her şeyi yapabilirsiniz, sadece üstüne oturamazsınız."