Ekonomi14 Temmuz 2005 00:00

Kapitalist Dünyanın Hegemon Gücü Olarak ABD Ekonomisindeki Gelişmeler

Yaşadığımız siyasal ve toplumsal yeniden yapılanmayı aklımızda tutarak 1980'li yıllardan bu yana dünya ekonomisindeki gelişmelere genel hatlarıyla bakmakta yarar olduğu kanısındayız. 1980'li yıllara borç krizleri ve "istikrar" programlarıyla giren azgelişmiş çevre ekonomilerin aradan çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen yine istikrar ve yapısal uyum politikalarına mahkum edilmiş durumda oluşları, söz konusu "istikrar"ın kapitalist ekonomilerde aslında hiç olmadığı, kapitalist dünya sisteminin özünde istikrarsızlık üzerine temellendiğinin basit bir kanıtı niteliğindedir. Yapısı gereği istikrarsız olan bir sistemde istikrardan söz etmek anlamlı değildir. Uzunca bir süredir çevre ekonomilerinde istikrar söylemiyle sürdürülen politikalar özünde "borç geri ödetme" politikaları olup; daha yakından bakıldığında mevcut kapitalist sistemin merkez devleti olan ABD'nin yaşamakta olduğu istikrarsızlık ve krizin maliyetlerini görece güçsüz devletlere ve bu devletlerin halklarına ödetmekten başka bir anlam ifade etmediği görülmektedir.coupons for cialis 2016 blog.nvcoin.com prescription drug cardsfusidinezuur voetschimmel read fusidinezuur acneclaritin mazilo claritinekombo claritin mazilo

Dünya ekonomisinde ulus ekonomiler arasındaki istikrarsızlığın en önemli göstergelerinden biri dış ticaret dengelerinde ortaya çıkan değişmelerdir. Bu amaçla aşağıda sunulan iki çizelgede, sırasıyla, dünya ekonomisinin dört ana merkez ekonomisi (ABD, İngiltere, Almanya, Japonya) ve çevre ekonomi blokları için ticaret dengelerinde 1980'li yılları izleyerek ortaya çıkan gelişmeler sunulmuştur.

Merkez ekonomilerin 1980'lerden günümüze değin ticaret dengelerini gösteren Şekil 8'de dikkat çekici olan durum, açık ve fazla veren ekonomilerin dönem boyunca hep aynı kalmış oluşudur. 1980'lerden bu yana ABD ve ona yedeklenmiş olan İngiltere sürekli ticaret açıkları vermelerine rağmen, merkez ülkeler blokunda yer alan Almanya ve Japonya sürekli ticaret fazlaları vermişlerdir. 1990'lı yıllar ABD'nin Almanya ve Japonya karşısında rekabet gücünü yitirmeye başladığı yıllar olup, ABD'nin ticaret açıklarının hızla artışına tanıklık etmiştir. Washington Mutabakatı'nın başlangıç yılları olan bu dönemde ABD'nin artan ticaret açıklarını kapatmaya yönelik uygulamaya koyduğu en önemli seçenek, küresel düzeyde finans sermayesini kendisine çekecek politikalar tasarlamak ve bu politikaları IMF ve DB gibi kurumlar aracılığı ile diğer uluslara zorlamak olmuştur. Bu süreçte ABD bir yandan dış açıklarını Japonya ve Almanya'nın ticaret fazlalarıyla kapatırken, diğer yandan da küresel düzeyde uygulanmakta olan mali serbestleşme rejiminin sağladığı olanaklarla kendisine kaynak transferi yapabilmiştir.

Bu süreçte çevre ekonomilerin ticaret dengelerine yönelik ilk gözlemimiz 1980'li yılların başında çevre ekonomilerin büyük çoğunluğunda uygulamaya konulan "istikrar ve yapısal uyum" programlarının daraltıcı etkileriyle birlikte bu ülke grubunun ticaret açıklarının büyük ölçüde kapatılmasıdır. Bu açıkların kapatılmasında Türkiye dahil bir çok çevre ekonomisinin izlemek zorunda kaldığı temel politika yurt içi taleplerini baskı altına alarak ihracata yönelmeleri olmuştur. Yurt içi talebi baskı altına alan politikaların ortak özelliği ise emekçi kesimlerin ücretlerinin bastırılarak daraltılmasıdır. Bu açıdan 1980'lerin ilk yılları Türkiye'de olduğu gibi hemen tüm çevre ülkede emekçi kesimlerin kayıp yıllarıdır.

Şekil 9'dan izlenebileceği gibi 1980'lerin sonu (1988-1996) çevre ekonomilerin ticaret açıklarının yeniden arttığı, özellikle ABD'deki mali genişlemeyle birlikte çevre ekonomilere büyük ölçüde mali sermayenin akın ettiği yıllardır. 1988 yılı Türkiye ekonomisi için de bu açıdan bir dönüm yılı olan 1989 ile az çok eş zamanlıdır. Sermaye hareketlerindeki kontrollerin kaldırıldığı bu dönem Türkiye'de ve bir çok benzeri çevre ekonomisinde büyük ölçüde spekülatif mali sermaye eşliğinde ithalatın ve buna paralel olarak dış ticaret açıklarının arttığı yıllardır. Aynı yıllar, yine Türkiye'den hatırlanacağı gibi, bir çok çevre ülkesinde ücretler üzerindeki baskının kısmen hafiflediği yıllardır. Ancak spekülatif sermaye girişlerine bağlı olan bu göreli iyileşme süreci, doğal olarak kalıcı olmamış ve 1998'i izleyerek ortaya çıkan finansal krizlerle birlikte yerlerini ikinci kuşak istikrar ve yapısal uyum politikalarına bırakmışlardır.

Bu noktada dünya kapitalizminin merkez ekonomisi olan ABD için bir tespitte bulunmanın içinden geçtiğimiz süreç hakkında öğretici ipuçları sunacağı inancındayız: Tüm ulusların daha fazla salt ekonominin kurallarına tabi kılınmaya zorlandığı günümüz kapitalizminde, kural dışı olan tek ülke ABD'dir. Aşağıda ayrıntılarıyla sunmaya çalışacağımız gibi ABD, ekonomiden daha çok, sürdürmekte olduğu siyasal tahakküm siyasetinin kurallarına tabidir. Giderek şiddetlenen bu politikaların küresel düzeydeki sonuçları ise hiç kuşku yok ki artan şiddet ve militarizmdir. ABD ekonomisini incelemek ve anlamak, bugün iktidar ağları içinde yer alan farklı pozisyonlardaki meslekten iktisatçılar için de çok önemlidir. Söz konusu iktisat algılayışında "dış şok" olarak anlatılan "denetim dışı" gelişmeler büyük ölçüde ABD'nin sürdürmekte olduğu politikaları sonucudur. Yani bizim türümüzden ekonomiler için dışsal olan gelişmeler, bizatihi ABD'nin siyasal tercihlerinin bir ürünü niteliğindedir.

ABD'nin makro dengeleri açısından Bush'un başkanlığı altında geçen 2000 ve sonrası dönemini diğer dönemlerden ayıran en belirgin özellik, bir ekonominin "temel dengeleri" olarak adlandırılan iç ve dış dengelerin, yani kamu ve ödemeler dengesinin birlikte bozulması ve ABD'nin tarihindeki en büyük kamu ve dış açıklarıyla yüz yüze kalışıdır (Şekil 10). Bu açıkların kapatılmasında izlenilen temel yöntem diğer ülkelerin dış hesaplarında "fazla" vermeye tabi tutularak, bu fazlaların finansal (sermaye) işlemlerle ABD'ye çekilmesidir. Başka bir deyişle ABD dış açıklarını dünyaya finanse ettirmektedir. Nitekim tüm 1990'lar boyunca dünyanın diğer merkez ekonomileri (Avrupa ve Japonya) ve petrol ihraç eden ülkeler ile 1997 sonrası Asya ve çevre (azgelişmiş) ekonomilerin ödemeler dengesi fazla vermeye zorlanmakta; bu fazlalar küresel düzeyde değerlendirildiğinde ABD'nin dış açıklarını finanse eden sermaye işlevini üstlenmektedir. Kısacası bu ekonomileri fazla vermeye ve borç ödemeye mahkum eden politikalar sonuçta sürekli açık veren ve hiçbir zaman "istikrar programına" tabi olmayan ABD'nin açıklarının finansmanı için bir kaynak oluşturmaktadır.

ABD ekonomisine ilişkin ikinci saptamamız Bush yönetiminin kamu açıklarındaki görülmedik artışlardır: Bush ve ','ekibi’nin ısrarla sürdürdüğü sermaye yanlısı vergi indirim politikaları ve askeri harcamalardaki artış sonucu kamu açıkları 2003 sonunda 400 milyar dolar dolayına yükselmiştir. 2004 yılı sonunda bu açığın 500 milyar dolar düzeyinde olacağı tahmin edilmektedir. Bu açığın temel kaynaklarından biri hiç kuşkusuz askeri harcamalardaki artışlar olacaktır. Nitekim Bush ve ekibinin 2005 yılı bütçesi için teklif ettiği askeri harcama 420.7 milyar dolardır.

Günümüzün nesnel koşulları ABD kapitalizmine dünya ekonomisinin motoru olma işlevini yüklemektedir. Bu işlev son dönemlerde borçlanma pompası ile beslenen ABD içi tüketim ile yerine getirilmektedir. Tablo 13'de 2001-4 arası ABD harcama kalemlerinin büyümeye olan katkıları sunulmuştur. Görüleceği üzere son dört yıllık sürenin ilk iki yılında yatırım harcamalarının GSMH'ye olan katkısı negatif iken, ABD ekonomisi ancak tüketim artışının hızı sayesinde büyüyebilmiştir. Kaldı ki, bu yatırım harcamalarının pozitif olduğu son iki yıllık süre içinde de konut yatırımlarının toplam yatırımlar içindeki payı azımsanmayacak düzeydedir. Örneğin 2003 yılında konut yatırımlarının GSMH'ye katkısı (0.43) sabit sermaye yatırımlarının katkısından (0.33) yüksektir. Aynı süre içinde katkısı göreli olarak az olmakta birlikte devlet harcamalarının, özellikle askeri harcamaların da büyümeyi desteklediğini belirtmek gerekir. Örneğin, 2004 yılına ilişkin devlet harcamalarının 0.24'lük katkısının asli nedeni askeri harcamaların 0.44'lük katkısıdır (devletin askeri olmayan harcamalarının ve eyaletiyerel yönetimlerinin GSMH'ye katkıları negatif olduğu için net katkı 0.24 olmuştur).

ABD'nin iç tüketim itişli son 3 yılki büyümesinin esas dayanağı da emlak piyasasındaki spekülatif balon ve nispeten daha az ölçüde olsa da, diğer tüketici kredileridir. Bu kredi talebini doğuran nedenlerin başında, bir yanda 1990'Iarın 'dot.com' olgusunun herkesi borsadan parsa kapma telaşı içinde borçlanmaya sürükleyişi, diğer yanda ise 1996-2001 hariç son 20 yıldır süren ücret durgunluğu gelmektedir. Sonuç rekor seviyede hanehalkı borçlanmasıdır. İpotekli konut borçları ve diğer tüketim kredileri toplamı 2003 sonu itibariyle hanehalkı harcanabilir gelirinin %108.3'üne erişmiştir. CEPR'in son 3 yılın borçlanma artış hızlarını baz alarak yaptığı tahminler 2009 yılında bu oranın % 152'ye varacağını ortaya koyuyor. Konut fiyatlarının reel olarak 1995'ten bu yana %35 arttığını, yeni ev yapım ve satımlarının artışının yanı sıra, evleri değerlenen konut sahiplerinin düşük faiz ortamında yeniden finansman yoluyla ipotekle borçlanmalarını arttırarak tüketimlerini pompaladıklarını da belirtmek isteriz.

Dolayısıyla ekonominin herhangi bir nedenle duraksamasının hanehalklarının bu olağanüstü seviyelere erişmiş borcu kaldıramamaları sonucunu doğuracağı ve zaten şu anda rekor seviyede olan kişisel iflasların da inanılmaz boyutlara varacağı tahmin edilebilir. Çöken emlak sektörünün bir dizi yan sektörü ve toplam istihdamı da ayrıca olumsuz etkileyeceğini düşünecek olursak, ekonomik durgunluğun emlak piyasasındaki balonun patlayışı ile uzun süreli bir krizi tetiklemesi de ciddi bir ihtimal olarak karşımızdadır. ABD'nin bu emlak spekülasyonu ve artan harcama sürecinin yarattığı "hayali" genişleme, kanımızca Türkiye için de öğreticidir. Son dönemde ipotekli konut kredisi (mortgage) olarak ülkemizde sanki konut sorununa kesin çözüm imiş gibi sunulan kurumsal örgütlenme, geçmişte başka çevre ülkelerin de yaşadığı gibi ülkemizde de hayali bir canlanma ve ardından ciddi bir mülksüzleşme sürecinin yaşanabileceğine dair ciddi kuşkular doğurmaktadır.

Kapitalist ekonomiler için gelişmiş bir kredi sistemi, hatta borçlanma elzemdir. Ancak, kapitalist bir ekonomide de büyümenin temel dayanağının esas olarak tasarruf ve yatırım kapasitesi olduğu unutulmamalıdır. Devlet bütçesi ve dış ticaret dengesi sürdürülemez boyutlarda açık verir, hane halkı tüketimi doğrudan iç borçlanma yoluyla, dolaylı olarak da, ancak dış borçlanma aracılığıyla sürdürülebiliyorsa bu koşullarda, ABD de dahil, herhangi bir ekonominin vahim bir durumla karşı karşıya olacağı açıktır.

Üstelik değişik kurumlar ABD'nin borçlanma ihtiyacının artarak süreceği ve uluslararası sistemin ciddi bir belirsizliğe doğru evrildiği öngörüsünde bulunmaktadırlar. Örneğin, İktisat Politikaları Araştırma Merkezi'nin (CEPR, Center for Economic Policy Research) yaptığı tahminler, ABD'nin 2003 sonu itibariyle 2.4 trilyon dolara varan borçlanmasının 2009 yılına gelindiğinde 7 trilyon dolar seviyesine, kişi başına ise 24,000 dolara ulaşacağını ortaya koymaktadır (Şekil 11). Yine aynı tahminlere göre 2003 sonu itibariyle GSYİH'ye oranı %22 dolaylarında olan dış borç yükü, 2009'da şu ana kadar hiç bir gelişmiş kapitalist ekonominin yaşamadığı %48 seviyesine erişecektir. Durum o kadar tehlikelidir ki, çevre ekonomiler söz konusu olduğunda (üstelik ABD ile karşılaştırılmayacak kadar düşük borçlanma düzeylerinde) yapmadığını bırakmayan, fakat bugüne kadar ABD'nin durumuna ses çıkarmayan IMF bile söz konusu korkulu durumu "beklenmedik ve büyük boyutlara varan kur ayarlamalarına gerek duyulabileceği" şeklindeki tespitleriyle dile getirmek zorunda kalmıştır.

Söz konusu kur düzenlemesi bekleyişinin ardında yukarıda ana hatlarıyla vurguladığımız ABD'nin dış ticaret açıklarının bulunduğuna hiç kuşku yoktur. ABD dış ticaret yapısına ilişkin şu iki gözlemi de ayrıca belirtmekte yarar görmekteyiz: İlki, ABD'nin ihracat kalemlerinde sanayi mallarının payı azalırken hizmet sektörleri ihracat kapasitesinin görece artmış oluşudur, İkincisi, ABD'nin dünyanın hiç bir bölgesi ile şu anda mal ticaretinde fazla vermeyişidir. Bu tür bir ticaret yapısında ABD ekonomisinin doların değerini düşürerek bu konumunu değiştirebileceğini ummak, kelimenin tam anlamıyla naive bir yaklaşımdır. Bütün bunlara rağmen genel olarak kabul gören kanı ve beklenti dış ticaret açığının kapanması için doların euro karşısında %40'lara varan değer kaybı yaşaması, hatta böylesi bir düşüşün kaçınılmaz olduğu şeklindedir.

Kurlara ilişkin bu türden bir düzenlenme bekleyişi olanların hatırlaması gereken bir başka olgu elbette ülkelerin rezerv pozisyonlarıdır. Bu açıdan ABD'nin izlediği para politikasının yapısına ilişkin karakteristik sayılabilecek bir gözlemde bulunmak istiyoruz: Bu amaçla Şekil 12'de ABD'nin 1960'lı yıllardan bu yana gerçekleştirdiği parasal genişleme, finansal genişlemenin en dar ve temel kriteri olan "parasal taban" tanımına göre sunulmuştur. Şekil 12'den de izlenebileceği gibi, ABD sabit kurlar (Bretton Woods) sisteminin çöküşünden bu yana sürekli olarak dünyanın rezerv parası olan dolar arzını artırmış, üstelik bu süreci diğer merkez ekonomilerin ve elbette çevre ekonomilerin tabi oldukları temel bir kuraldan bağımsız olarak gerçekleştirebilmiştir: Rezerv tutma. Şekil 13'de ABD'nin 1950'lerden bu yana uluslar arası güçlü paralar ve altın cinsinden rezervlerinin sürekli düştüğü izlenmektedir. 1950'lerde dünya rezervlerinin yaklaşık %60 ve gelişmiş (merkez) ekonomilerin toplam rezervlerinin % 70'ne sahip olan ABD rezervleri 2003 yılına gelindiğinde dünya rezervlerinin %4'ü, gelişmiş ülke rezervlerinin ise %10'u düzeyine gerilemiştir. Bu tür bir parasal genişleme olanağı doları ABD için siyasal bir varlığa çevirirken, diğer merkez ve çevre ekonomileri bu siyasal varlığın ekonomisine tabi kılmaya zorlamaktadır. Merkez ve çevre ekonomilerin ödemeler dengesinde biriken (ve giderek daha da fazla birikeceği izlenen) bu dolarların gerçek anlamı ABD'nin karşılıksız olarak bastığı ve sürekli değer aşımına uğrayan paranın (doların) ve bu para karşılığı ABD harcamalarının bu ekonomiler tarafından ödenmesi ya da bu ödemeye mecbur bırakılmasıdır.

Bush'un yeni iktidar döneminde dünyanın her yerindeki meslekten iktisatçıların "kuşku" ve "merakı", ABD 'nin cari açıkları nasıl sürdüreceği, sermaye hareketlerinde ortaya çıkacak bir kırılganlık ve yön değiştirmenin küresel ekonomiyi nasıl etkileyeceği üzerinedir: Artan rezerv maliyetleriyle büyümeyi ve parasal istikrarı sağlamak mümkün müdür? Petrol fiyatlarında küresel düzeyde fiyat ve maliyet ilişkisini bozacak şiddetli bir sıçrama olacak mıdır? Bu tür soruları artırmak mümkündür. Rezerv sorununun gerçek muhatapları hiç kuşkusuz Japonya ve Çin' dir. Bu iki ülkenin elinde çok büyük dolar rezervleri bulunduğu bilinmektedir. DB IMF’nin 2003 verilerine göre dünya rezervlerinin % 70’i dolar bazındadır (Economist bu oranın şimdilerde %65 dolaylarında olduğu kaydediyor). Türkiye için ise bizim tahminlerimiz bu oranın biraz daha düşük olduğu, euro ve dolar rezervlerinin yaklaşık yarı yarıya dağıtıldığı yönündedir. Ancak yayınlanan resmi istatistiklerde bu konuda bir bilgi mevcut değildir. Gelişmekte olan ülkelerin dolar rezervleri GSMH'lerinin % 10'unu, hatta bazıları için %20'sini aşmaktadır.

Dolayısıyla bu ölçüde büyük dolar rezervine sahip olan ülkelerin doların değer yitiriminden hoşnut olmayacakları da açıktır. Yine de, düşme eğiliminin kuvvetli olduğunu dikkate alıp, değişik senaryolar bağlamında Çin'in, diğer 3. Dünya ülkelerinin ve hatta Türkiye'nin ne kaybedeceklerini düşünmekte yarar vardır. Bu konuda değişik uluslararası kurumların yaptıkları farklı tahminlerden bahsetmek mümkündür. CEPR Çin'in ve Türkiye'nin de içinde bulunduğu 15 ülkenin doların değer kaybın sonucunda uğrayacağı zarar miktarını tahmin etmektedir. Söz konusu zararlar Tablo 14'de hem mutlak değer, hem de ülkelerin GSMH'lerinin oranı olarak sunulmuştur. Bu hesaplamalarda doların değer kaybına ilişkin 3 senaryo ele alınmış ve söz konusu ıs ülkenin toplam zararı bu grubun toplam GSMH'nin oranı olarak da hesaplanmıştır: Ele alınan senaryolarda dolar %13.8,22.8 ve 42.0 değer kaybına uğramakta ve belirttiğimiz 15 ülkelik grubun bu kur düzenlemelerine tekabül eden kayıpların GSMH eşdeğeri de sırası ile % 1.8, 3.0 ve 5.6 düzeylerinde gerçekleşmektedir. Hiç kuşkusuz bütün iktisadi tahminlerde olduğu gibi bu tahminlerin de dayandığı varsayımlar vardır ve bizatihi bu yüzden tahminlerin tutması söz konusu varsayımların gerçekçi olup olmadığına ve politik konjonktüre bağlıdır. Sorun bu tür bir ayarlamaların olup olmayacağı değil, "döviz kurları ve faiz" sarmalını yukarı fırlatacak bu "düzenlemeler"in ne zaman ve ne ölçülerde olacağı ve dolayısıyla bizim türümüzden çevre ekonomilerin olası kayıplar karşısında ne yapabileceğidir. Geride bıraktığımız düşük kur ve düşük faiz döneminde düşük borçlanma maliyetlerinden yararlanan ve dolar bazında dış borçları 2004 yılının 3. çeyreği itibari ile 153.2 milyar dolara yükselen Türkiye ekonomisi için de bu durum gelecek muhtemel bir "dış şok"un da varlığına işaret etmektedir.

Dünya ekonomisine ilişkin diğer bir gözlemimiz de dış ticaret hadlerindeki gelişmeler üzerinedir: İhracat fiyatlarının ithalat fiyatlarına oranı olarak hesaplanan dış ticaret hadleri, basitçe, bir birim ihraç malı ile kaç birim ithal malı satın alınabileceğini gösteren temel göstergedir. Bilindiği gibi dış ticaret hadlerinin bir ülke aleyhine bozulması, ülkenin ithal ettiği malları daha pahalıya temin etmesi veya ihraç mallarını dünyaya daha ucuza satması anlamına gelmektedir. Ticaret hadlerinin bir ülke aleyhine düzenli bozuluşu söz konusu ülkenin ödemeler dengesinde ticaret açıklarının artması ve ulusal paranın değersizleşmesi yönündeki baskıların artmasına neden olmaktadır. Şekil 14'de merkez ve çevre ekonomilerin ABD'ye göre ticaret malları fiyat endekslerindeki gelişim sergilenmiştir. Söz konusu endeksler adı geçen ekonomilerin bir birim ihraç malının ortalama fiyatının bir birim ithal malının ortalama fiyatına oranının ABD' deki aynı orana bölünmesiyle hesaplanmıştır. Bu göreli fiyatın 1'in üzerinde seyretmesi, ülkenin ticaret hadlerinden ABD'ye kıyasla daha kazançlı çıktıklarını sergilemektedir. Şekil 14' de görselleştirilen analizin baz yılı i 980 olarak alınmış, yani başlangıç yılı kabul edilen bu yıl için tüm ülkelerin ticaret hadlerinin eşitlendiği varsayılmıştır. Şekil 14' den izlenebileceği gibi azgelişmiş çevre ekonomileri grubu 1980'li yıllar boyunca ABD'ye kıyasla ticaret hadlerinde kayıplar yaşamışlardır. Başka bir deyişle, dünyanın merkez ekonomisi olan ABD ile gerçekleştirdikleri ticarette ABD lehine kaynak aktarımında bulunacak bir gelişim sergilemişlerdir. Dünyanın diğer üç merkez ekonomisinde ise görünüm daha karmaşıktır: Bu sonuçlara göre Japonya ticaret hadlerinde 1986'yı izleyerek ABD'ye göre daha kazançlı bir seyir izlemekte; İngiltere belirgin bir kayıp, Almanya ise sınır değerler etrafında salınım göstermektedir. Bu üç merkez ekonomiden ikisi, daha önce değinildiği gibi, Japonya ve Almanya, sürekli dış ticaret fazlası veren, İngiltere ise sürekli açık veren ekonomilerdir. Hatırlanacağı gibi ticaret hadlerinde kazanımlı görünen ve ticaret fazlası veren Japonya ABD'nin sermaye hareketlerindeki baskısına tabi olan ve sürekli dolar rezervi biriktirmek durumuna maruz kalan bir ekonomidir. Başka bir deyişle ticaret kazanımlarını sermaye transferleriyle büyük ölçüde ABD'ye aktaran ülkelerin başlıcalarından biridir.

Şekil 15 ise 1990'lı yıllar boyunca çeşitli ülke bloklarının ticaret hadlerinin Türkiye'nin ticaret hadlerine göre gelişimi sunulmuştur. Bu kez kıyaslamalar Türkiye'ye göre yapılmaktadır (baz yılı: 1990). Türkiye diğer çevre ekonomiler ve bu blokun Asya ülkeleri kanadıyla kıyaslandığında ticaret hadlerinde önemli kazanım ya da kayıp sayılabilecek bir değişim yaşamadığı gözlenmektedir. Bu benzerlik çevre ekonomilerin dünya ticaretindeki paylarını artırmak için özellikle kendi gruplarıyla girdiği rekabet hakkında da bir ip ucu ortaya koymaktadır: Bu aynı ticaret hadleriyle karşılaşan az gelişmiş ekonomileri bir birleriyle kıyasıya rekabete girerek, benzer dünya fiyatlarında ticaret paylarını artırmak için maliyetlerini bastırmak ve bu amaçla da özellikle emek yoğun sanayilerde ücretleri düşürmek ve çalışma yaşamını "taşeronlaştıran" düzenlemelere gitme zorunda kaldıklarının yine basit iktisadi kanıtlarından biridir.

Ülkemiz açısından en önemli gözlem Türkiye'nin kendisi için en önemli ticaret bloku olan ve üyesi olmak için her türlü taviz ve düzenlemeyi yapmaktan hiç kaçınmadığı Avrupa karşısında sürekli ticaret haddi kayıpları sergilemesidir. Türkiye'nin dış ticaretinin yaklaşık yarısını oluşturan bu ülke gurubu karşısında sürekli dış ticaret haddi kayıpları verişi düşündürücüdür. Türkiye'nin Avrupa ticareti kalkınma iktisadının fakirleştiren büyüme teorisini doğrular bir görünümdedir. Bu çerçeveden bakıldığında Türkiye'nin ihracat mallarının yapısında bir değişim olmadığı sürece, yani Türkiye fiyatları düşen emek yoğun ihraç mallarından fiyatları düşmeyen ya da yükselen teknoloji yoğun ihraç mallarına yönelmediği sürece Avrupa ile ticaretinde açık vermeye devam edecektir. Bu nedenle Avrupa ticaretinin Türkiye'ye ekonomik etkilerinin "kalkınma" değil, sürekli borçlanmayı zorunlu kılan bir "fakirleştiren büyüme" olacağı açıktır.

 

Açık istihbarat’ın Notu: Bağımsız Sosyal Bilimciler grubunun “2005 başında Türkiye’nin Ekonomik ve Siyasal Yaşamı Üzerine Değerlendirmeler” çalışmasından alınmıştır. Tablo, şekiller ve çalışmanın tamamı www.bagimsizsosyalbilimciler.org sitesinden alınabilir.