Suç Emperyalizmde Değil, Meğerse Bizdeymiş... - Erol Manisalı
Yükselen değer, egemen gücün yanında durmanın kılıfını hazırlamak mı? Yoksa emperyalizmin nimetlerini paylaşmak için hırsızlığı meşrulaştırmaya çalışmak mı? Geçen yıl 17 Aralık günü Brüksel'de Başbakan'ın basın toplantısındaki bazı gazetecilerin tavrını canlı yayında izlerken nasıl utanmıştım? İçim nasıl sızlamıştı? Vahşi kapitalizm insanları demek bu hale getiriyordu. 20 - 30 yıl önce insanlar bu hale düşeceklerini hayal bile etmezlerdi herhalde... new prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponssymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cena
Bir de ''sömürüden pay alanlardan nasibini alanlar'' var. Onlar da üçüncü ve dördüncü halkaları meydana getiriyorlar. Büyük kurşun askerlerden sonra gelen küçük ve daha da küçük kurşun askerler.. art arda dizilmişler, boy boy...
Sömürüden en büyük payı koparan vahşi kapitalizmin önüne sırayla dizilmiş bağlı ve bağımlılar.
Öte yanda sömürülenler var; bizim köylümüz gibi, işçimiz gibi, memurumuz ve esnafımız gibi, hatta yerli (ve ulusal) iş çevrelerimiz gibi. Bunlar Batı kapitalizminin sömürüsünden pay alamıyorlar. Daha doğrusu düpedüz sömürülenler bunlar. Sadece güç bela, sendeleyerek ayakta durmaya çalışıyorlar.
****
Gözüm gazetelerin sayfalarına takılıyor. İlginç haberler 2005'in ilk haftalarını süslüyor.
- Rahmi Koç ''Kıbrıs'ta 40 yılı boşuna harcadık'' açıklamasını yapmış.
- Denktaş, ''Kıbrıs davasında umudum tükeniyor'' demiş.
- Dikkatimi çeken bir haber ise 11 aylık dış ticaret açığının 35 milyar doları aştığını ortaya koyuyor.
****
Bir süre önce, tamı tamına 15 Aralık 2004'te, Avrupa Parlamentosu'ndan yapılan canlı yayında parlamenterlerin ellerinde ''Türkiye'ye Evet'' yazan kâğıtları televizyon kanallarımız 70 milyona sunuyorlardı. ''Ey ahali bakınız, görünüz Avrupa Parlamentosu bize evet diyor, daha ne istiyorsunuz'' yorumunu ekliyorlardı.
Oysa Avrupa Parlamentosu, ''Türkiye dediklerimizi yerine getirirse görüşmeleri yürütebiliriz'' demişti ve koşulları da şöyle sıralamıştı:
1) Ermenilere soykırım yaptım diyeceksin, yani tazminatların kapısını açacaksın.
2) Kıbrıs'tan askerini çekeceksin, Rumları Kıbrıs'ın tek hâkimi olarak tanıyacaksın, Türkleri unutacaksın.
3) Türkiye'nin AB ile ilişkilerine kalıcı kısıtlamalar konacak; insanlar AB'ye giremeyecek, tarımına destek verilmeyecek; fonlardan yardım almayacaksın. Kısaca, özel statüyü öngördük diyorlar.
4) ''Güneydoğu Anadolu halkının haklarının tanınması'' başlığı ile de Kürdistan projesinin arkasında olduklarını açık açık söylüyorlar. Hatta, Dicle ve Fırat nehirlerinin yönetimini de bize devredeceksin, diye ekliyorlar. Çünkü bu sular ''uluslararası camianın'' suları imiş.
5) Ayrıca ''AB Türkiye'ye üyelik için hiçbir yükümlülük altına girmiyor, görüşmelerin ucu açık, buna karşılık arkası kapalı, geri dönüş yok'' diyorlar. Görüşmeleri istediğimiz an keseriz, istediğimiz kadar uzatırız. Sonunda bir karar da ortaya çıkmayabilir.
Hıristiyan misyonerlerin faaliyetlerinin genişletilmesinden federasyona kadar daha neler var neler. Ve bütün bunları talep ederek, ''Ancak bu koşullarda görüşme süreci ayakta kalacaktır'' diyorlar. Avrupa Parlamentosu'nun ''evet'' i, 70 milyon insan kandırılarak ''Avrupa Türkiye'ye evet dedi'' diye sunuluyor.
- Avrupa Parlamentosu, ''Ancak Sevr'e götüren koşullar altında görüşebiliriz'' diyor. Ve bazı medya çevreleri, ''Sevr'e eveti, normal üyeliğe evetmiş gibi'' halka yutturuyor.
Böyle bir düzenin, ''örtülü faşizm'' olarak adının konması gerekmez miydi diye düşünmeye başlıyorum.
- Galiba 82 yılı boşuna harcadık dememiz gerekiyormuş! Sevr'e karşı Lozan'ı kazanmak; Türklerin Kıbrıs'ta soykırımını önlemek; Ege'de haklarımızı savunmak; Türkiye'nin bütünlüğünü korumak ve Mustafa Kemal' in adını anmak.. yani emperyalizmin dediklerini yapmamak, bütün suçumuz buymuş meğerse.
İşte sorun burada yatıyor; olmak ya da olmamak...