Asya15 Haziran 2005 00:00

Avrasya Seçeneği: Bireycilik, Toplumculuk ve Uygarlık - A. Altay Ünaltay

Gerçek bir olaydan söz ederek başlayalım: Hollandalı bir adam Müslüman olmaya karar vermiş. Gitmiş, ülkesindeki Müslüman din adamlarıyla görüşmüş, kelime-i şehadet getirmiş, ve bu yeni dinin umdelerini öğrenmek istemiş: "Namaz kılacaksın; İslamda Allah'a ibadet namazladır" denmiş, "Hayhay" demiş; "Ramazan'da oruç tutacaksın" denmiş, "Olur" demiş; "Zekat vereceksin" denmiş, "O da nedir?" demiş. "Fakirlerin senin malındaki hakkıdır, onların bu hakkını vereceksin" denmiş, "Benim malımda kimsenin hakkı yoktur, ben her şeyimi alın terimle kazandım, kimsenin malını gaspetmedim, böyle şey mi olur?" demiş; Hollandalı bey Müslüman kalmakta kararlı olmuş mu, bilmiyoruz.naproxennatrium zygonie.com naproxen kruidvatcleocin 150 mg read cleocin 300 mgrenovation vejle site renova

Bireycilik ve Batı '

Kıta Avrupası'nda olan ama zihniyet havzası olarak Anglosakson dünyaya dahil Hollanda, Batı kültürünün nihai örneklerinden birini teşkil eder. ABD ve İngiltere ile birlikte Hollanda, Protestanlığın, liberal demokrasinin, serbest pazar ekonomisinin ve bireyciliğin kaleleridirler; ve öyle görülüyor ki, Batı'nın geri kalanı da, eğer Batı uygarlığının seyri içinde devam edeceklerse, onların bulunduğu yere geleceklerdir.

Bireycilik ve bireye verilen önem belki Batı uygarlığının insanlığa kazandırdığı en önemli nosyonlardandır. Doğu'da insan tekleri uzun çağlar boyu devlet, din, tarih, gelenek, toplum gibi 'aşkın bütünler' tarafından kuşatılıyor ve sindirilerek zapturapt altına alınıyor iken, Batı'nın bireyci başkaldırısı, en azından son 300 yıl boyunca muazzam bir ilerlemeye temel teşkil etti; her şey temel değer olan insan tekine göre ve onun hizmetine amade olarak yeniden düzenlendi; devletler birey haklarını garantiye alan hukuk düzenlerinin koruyucusu oldular; din bireysel başarıyı ve azmi vurguladı; pazar ekonomisi bireysel yeteneklerin önünü sonuna dek açtı ve bunun sonucu oluşan muazzam iktisadi-sosyal-siyasal patla- ma Batı uygarlığına bugünkü lider konumunu kazandırdı.

'Kahrolsun Batı' mı?

Ama bir de madalyonun öbür yüzü var tabii ki. Bireyciliğin kalesi ABD'nin kapitalist düzeninin, hem de en müsait şartları yakaladığı, dünya üzerinde ABD'den başka bir süper güç kalmadığı çağda, içinde çırpındığı ve çıkamadığı bataklık galiba bir şeylerin habercisi. Batı'nın sonunu ilan eden kalabalık kahinler grubuna katılmakta her zaman çekingen olmuş ve onlara her aman şüphe ile bakmışımdır. Zaten sorun, şu ya da bu uygarlık havasının sonunu ilan etmek ya da 'zengin akrabanın mirasyedileri gibi' can çekişmesini yatağının başında sabırsızlıkla beklemek değildir. Sorun, Batı lokomotifinin tenderinde ne kadar yakıt, kazanında ne kadar buhar kaldığını kestirmek ve insanlığı bundan sonra ileri götürmek için bu lokomotifin hala iyi bir seçenek olup olmadığını değerlendirmektedir. Bu değerlendirmeyi yeterince doğru yapan toplumlar, değişim döneminin çalkantılı denizinde uygun bir seyir rotası ile sakin sulara yol alırken, değerlendirmeyi yapamayıp tsunami dalgasına yakalananlar 300 yıl önce olduğu gibi yine alabora olacaklardır; sorun budur.

Amerika'nın parçalanan aileleri, yaygın suç ve cinsel şiddeti, milyonlarca evsiz ve fakir in durumu, Amerikan düzeninin yürütülmesi açısından pek bir sorun teşkil etmedi; çünkü sistem bu kategorilerde bir iyileştirme vaadetmiyordu ki zaten. Sorun başarılı bireylerin önünü açmak ve sisteme onların yaratıcı becerilerinden yeterince enerji devşirmekti; yoksa 'yeteneksizleri onların sırtına yük etmek' değildi; örneğin zekat vererek olduğu gibi. Düzen bu açıdan 'adildir; çünkü Protestan bakış açısından 'ilahi düzen'i taklit etmektedir; 'beş parmağın beşi de eşit değildir', Tanrı insanları farklı yetenekte yaratmış, kiminin çok, kiminin az kazanması mukadder olmuştur. Yine aynı nedenlerle ABD ölüm cezasını, aynı işlevi görecek bir başkasını bulana dek kaldırmayacaktır; çünkü mükemmel bir 'sosyal Darwinist' cezadır; başarısız olan yok olur! Dikkat edilirse 'suçlu olan' değil, 'başarısız olan yok olur' diyoruz. Çünkü düzeni ağır ihlal kadar, bununla suçlandığında iyi avukatlar bulamamak, kendini savunamamak, cahil olmak, yeteneksiz olmak da başarısızlıktır; 'giderilme'yi gerektirir! Sistem yoluna devam eder.

Globalizm ve sömürgecilik

Batı uygarlığının bu 'hayrı' ya da 'şerri' sadece kendi toprakları içinde kalsa idi bizim için bu derece yakından ilgilenmek ve kafa yormak gerekmeyecekti belki; ama o bunu yaymak istiyor ve buna 'globalizasyon' diyor. Ancak, tabii ki, Batı uygarlığının kendini yaymak istemesi yeni bir şey değildir. 19. yüzyılda da Batı, uygarlığını dünyanın en ücra köşelerine dek yaymış ve buna 'Kolonyal çağ' denmişti. Yine de, bugün ile kıyaslandığında Batı'nın o dönem yaptığının 'namuslu' denebilecek bir tarafı vardı. Şöyle ki:

Meşhur iktisat tarihçisi Karl Polanyi Büyük Dönüşüm adlı kitabında 19. yüzyıl uluslararası banker-finans çevresine verdiği isimle 'yüksek maliye'yi (haut finance) över. Yüksek maliye yıkılan kral-aristokrasi-kilise iktidarının yerine geçen yeni düzende evrensel aracı olan kilisenin yerini üstlenerek devletler arası çelişki ve çatışmaları çözmüş, yatırımların sorunsuz yürütülmesini sağlamış, sömürge ülkelerinde sanayi ve ticaretin ihtiyaç duyduğu demiryolu, liman ve diğer altyapı inşaatlarını finanse ederek dünyanın geniş bölgelerini ve uzak milletleri uluslararası pazara açmış, bir anlamda Avrupalı insanın dünyaya uygarlık getirmekle kendini yükümlü gördüğü 'mission civilisatrice'i gerçekleştirmesinde gerçek bir öncü görevini başarı ile yerine getirmişti. 19. yüzyıl yüksek maliyesi fetihçiydi; insanları ve toprakları kapitalizmin evrensel pazar düzenine katıyor, bu yeni düzen içinde onlara iş ve aş sağlıyor, istihdam ediyordu. Örneğin bu dönemde Afrika'nın dünya ticareti içindeki payının % 8'e çıktığını görürüz; oysa bu rakam bugün % 3'tür. Sonuçta Batı'nın bu büyük macerasında yüksek maliye de sömürge askerleri ya da misyoner-hümanist Dr. Albert Schweitzer kadar gerekli ve faydalıydı. Ve macera sonuçta herkese istediğini veriyordu: Askerler için şan-şöhret, yüksek maliye için karlar ve biriken servet, Dr. Albert Schweitzer için iç huzuru ve sevap.

Bugünün 'yüksek maliyesine' gelirsek karşımıza uluslararası borsa simsarları, sıcak para efendileri, fahiş faizlerle çevre ülkeleri soyan tefeciler ve Allah bilir daha kimler ve hepsinin büyük efendileri IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar çıkar. Bu tefecilerden alınan borcun faizlerini normal bir üretimin sağladığı kar ve büyüme ile geri ödemenin imkanı yoktur, dolayısıyla bu amaçla onlardan borç almanın da bir anlamı yoktur.

1980'lerin ortalarından beri 'dışa açılmak' ekonomide sihirli bir kavram olmuştur; ancak pratiğe bakıldığında bundan anlaşılan, mal ve hizmet hareketlerinin ülkeler arasında serbest bırakılması değildir. Bunu, Avrupa ve Amerika'ya mal ihraç etmeye çalışırken karşılaştıkları kotalar, gümrükler, engeller ve giderek anlamından kopan ve yerine getirilmesi zorlaşan kalite şartları ile boğuşan ihracatçılar iyi bilirler.

Yine teoride serbest piyasanın öbür rüknü olan serbest işgücü dolaşımından ise hiç bahsetmiyorum. Serbest işgücü dolaşımı hakkından istifade edip Avrupa veya Almanya’ya giderek orada çalışabileceğini düşünen birilerinin kaldığını zannetmiyorum.

O halde dışa açılmadan son 20 senedir ne anlaşıldı? 1980'lerden başlayarak şimdi kimi batmış kimi de ciddi ekonomik sıkıntıdaki birçok ülkede açılan borsalar bunun cevabıdır. Borsalarla birlikte içeriye para giriş-çıkışı üzerindeki kontroller de kaldırıldı. Bu borsaları kumarhane olarak kullanan uluslararası sıcak para geldi ve bu ülke ekonomilerinden borsa oyunları ile muazzam miktarlarda serveti alıp götürdü. Her kumara ilk başlayanın başına geldiği gibi başlangıçta işler iyi gitti. Bu ülkeler tatlı paralar gördüler, ekonomileri birden canlandı; sonra da ellerindekini avuçlarındakini bu kumarda kaybettiler.

Evet bugünün uluslararası finans oligarşisi 19. yüzyılın yüksek maliyesinin öncü rolüne hiç yakışmayan bir görüntü çiziyor. Artık karşımızda bir kahraman değil, bir kumarbaz var ve o yeni alanlar fethedip yeni ülkeleri, yeni insanları pazara katmıyor; bugünün kapitalizmi tabiri caizse 'insan çöplüğü' üretmekte: Üçüncü dünya ülkelerinde gitgide artan dış borçla birlikte topraksız köylüler, fakirler ve yayılan açlık, Batı ülkelerinde bir türlü atlatılamayan durgunlukla birlikte artan işsizler ve evsizler ordusu.

Kısacası, tüm yazılanları şöyle özetleyebiliriz: Artık Batı bireyciliği dünyayı daha güzel günlere götürmüyor.

Batı'nın amiral gemisi ABD'nin, geleceğin tarihçilerince çok anılacak ve çok tartışılacak devlet adamı Henry Kissinger'ın hayatı ile ilgili şu çok ilginç ayrıntıdan da bu vesile ile söz edelim: Olay Henry Kissinger'ın Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi'nde çalıştığı 1974 yılından başlayarak gelişir:

10 Aralık 1974'te Kissinger ve Ulusal Güvenlik Konseyi kadrosu bir taslak hazırlarlar: "Ulusal Güvenlik Etüdleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD'nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri" (National Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population Growth for US. Security Overseas Interests) (NSSM 200). Burada soykırımın ABD hükümetinin resmi milli güvenlik politikası olması önerilir.

Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, dünya nüfusunun en çok 8 milyarda tutulmasını ve 2075'te beklenen 22 milyardan kaçınılmasını önerir. Bu kadar nüfus artışının 'savaşlar ve devrimler'e yol açacağını söyleyen NSSM 200 'gıda kontrolü'nün hızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını önerir ve modern ve yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine rağmen 'çok fazla sermaye yatırımı' gerektirdiğini iddia eder. NSSM 200'ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının, sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını tüketeceğidir.

NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçer; bunların Çin dışındaki nüfus artışının % 47'sinden sorumlu olduğu varsayılır: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Filipinler, Tayland, Mısır, Türkiye, Etopya ve Kolombiya.

Bugün bu projenin yürürlükten kaldırıldığına dair bir kanıt yoktur; bunu 2000'lerin süper Amerikan Başkanı Bush'un “Artık nükleer silahları olmayan ülkelere karşı da atom bombası kullanabiliriz” ifadesi ile birleştirirseniz, nükleer teknoloji kullanılarak geliştirilmiş bir 'insan çöplüğünün kontrol altına alınması' projesinde uygulanması için çok sebep vardır.

Batı uygarlığının, havaya uçan bir cephaneliğin havai fişek gösterisine benzer bir manzara yaratmadan dünya sahnesinden çekileceği ya da en azından böyle bir 'gösteriden' sağ kurtulacağımız ümidini taşırsak, sorabiliriz: "Sonra ne olacak?"

Avrasya ve toplumculuğun yükselişi

Hakim Batı kültürü, en başarılı ve güçlülerin egoizmi ve diğerlerinin üzerinde hükmetme hakkına dayanan 300 yıllık bireycilik yerine, artık giderek gereği kendini dayatan bir diğerkamlığı ve toplumculuğu içinden türetebilir ve uygarlık sahnesine çıkarabilir mi? Güneşin altında ne olup ne olmayacağı iyi-kötü bellidir ve Batı'nın uygarlık ocağında küllenmiş ama sönmemiş diğerkamlık ve toplumculuk korlarının hala içten içe yandığına ya da böyle olsa bile, bu zayıf karların güçlü bir uygarlık ateşi çıkarabileceğine dair elde yeterli kanıt yoktur; bir zamanlar Doğu'dan da, bir bireycilik ateşi yakmasını kimse beklememişti, nitekim yanmadı da.

O halde 'Batı'nın üzerinde uygarlık güneşi alçalıyor; ve belki de 'Doğu'da tan yeri belli belirsiz ağardı.

'Doğu' kelimesiyle bu yazıda kastedilen, İslam ve diğer Asya kültür havzalarının yanı sıra Ortodoks Hıristiyan kültür havzasıdır. Bir Doğu imparatorluğu olan Osmanlı'nın, Bizans terekesi Ortodoks Balkanlar'da

neredeyse yıldırım hızıyla yayıldıktan sonra (Osmanlı'nın Boğazları geçip Trakya'ya ayak basışı ile şimdiki Hırvat-Boşnak sınırına varışı arasında yaklaşık 50 yıl vardır) yüzyıllarca bu sınırı pek ilerletememiş olması manidardır. Çünkü Ortodoks toplum ve siyaset tarzı ile Osmanlı'nınki anahtar ve kilit misali birbirine uyuyordu. Ama Hırvat sınırında Katolik dünya başlıyordu ki, burası başka bir kültürel iklimdi.

20. yüzyıl başlarında Rus Çarlığı'nı başkalarının değil ama Doğu'nun büyük hanlarının takipçisi ilan eden Rus Avrasyacıları ve onların takipçisi bugünküler de Rus kimliğini Batılıdan çok Doğulu görürler. Bu anlamda Ortodoks toplumsallığı 'Sobornost' ve Avrasyacıların tarif ettiği toplum ile uyumlu 'senfonik kişilik' ile İslamın 'cemaat' ve 'insan-ı kamil' kavramları arasında büyük benzerlikler vardır. Avrasyacıların da tespit ettiği gibi Batı 'organik' olan toplumu parçalar ve onu 'inorganik' parçacıklara, yani bireylere indirger. Bu barbarlıktır. 'Senfonik kişilik' sahibi birey ise bunun aksine toplumunun tüm özelliklerini bünyesinde barındırır ve ilişkileri bireysel rekabetten çok işbirliğine yöneliktir; bu uygarlıktır. Öte yandan toplumsallık uzun bir evrimle kazanılmış, 'organik bir süreç'tir; dolayısı ile bunun korunması, içinde yeşerdiği çeşitli toplumsal kültürlerin korunması ve globalizmin saldırgan dönüştürücü- tektipleştirici süreçlerine karşı çıkmakla olur. Ve herhalde Türkiye'de bu hassasiyete çok kişi katılır.

Liberalizm, İslam, sol (a la Turca)

Bize gelince: Toplumsallığımızın temel direği olan İslam için Amerikanvari 'dog-eat-dog' (köpek köpeği yer) rekabeti çok yabancıdır ve toplumsal bünyemiz bunu asla ve tam olarak kabul edemedi. Sonuçta ortaya '80 sonrası Amerikanvariliğin 'kafanı kullan köşeyi dön' karikatürü çıktı. Mevlana'nın “Ol mailer derya içredir; deryayı bilmezler" sözünün işaret ettiği gibi içinde yaşadığımızdan bu halin ne derece tiraji-komik olduğunu göremiyoruz; belki bir içecek şirketinin bir dönem çok yayımlanan, Amerikalıları Türk adetlerini benimsemiş gösteren televizyon reklamları, halimizi kavramak için tersinden iyi örnek olurdu.

Bu anlamda Türk toplumsallığının çöküşü, 250 yıl sürmüş Batılılaşma maceramıza rağmen yeni sayılabilir. Bizde sokaklarda yaşayanların, evsiz-kimsesizlerin ortaya çıkışı 20 yıllıktır.

Bundan önce bu kişiler sahipsiz kalmaz; yaşadığı mahallede bakılırlardı; ilk bakışta garip bir örnek gelebilir ama; yine bizde 'su' satmak da hoş olmayan bir şeydi; 'Allah'ın suyu satılır mı kardeş?" hayretli nidasını hala hatırlayanımız çoktur; su daha yeni Allah'ın olmaktan çıktı; piyasa metaı haline geldi. Örnekler uzatılabilir. Ancak bir şeye dikkat edilmelidir:

Türkiye'de kültürel kodumuzda yatan bu toplumsallığın siyasal ve iktisadi rasyonalite düzeyinde kendini devam ettirmesi, ne tuhaftır ki, bir 'gizli el' tarafından durdurulmuştur. 1960'larda ve '70 başlarında Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi kişilerin araştırdığı İslamda sosyalist toplumsallığın temellerini arama ve bununla bağlantılı İslam-sosyalizm tartışmaları bir anda yerini bir tarafta bir din-Tanrı düşmanlığına, öte yanda ise çivisi çıkmış bir sağ-Müslüman-liberalliğine bıraktı. Eh! Serbest pazar 'dindarlık' rükünlerinden olunca dinin de bezirganların elinde alınıp satılmasına bir şey denemez. Bugün dindar bir kişinin liberal, globalist değerleri savunması garip karşılanmaz; tersi tanımsızdır; bir sosyalistin din ve Tanrı'dan övgüyle bahsetmesinin ise 'davaya ihanet' olmadığını anlatmak için epeyi ter dökmesi gerekir. Ancak Türkiye bunları aşma potansiyeline sahiptir; tabii eğer uygarlık-kültür havzası olarak doğru tercihleri yaparsa.

Daha doğuya gidersek, Asya'nın Hindu ve Budist geleneklerinin topluma, aileye ve geleneğe değer veren kültür kodları hala canlılığını korumaktadır. Dolayısı ile insanlığın artık yüzünü dönmesi gereken toplumsallık seçeneği Doğu'dan çıkacaktır.

Kimilerince 'uygarlıklar çatışması' kimilerince 'kadim Doğu-Batı çelişkisi' denen şey, büyük ihtimalle bir 'nükleer felaket' ve 'soykırım' sahnesi içinde Batı uyarlığının batışı şeklinde tezahür etmeyecektir. Batı kendi bireyci geleneğinin getirdiği sıkıntılar içinde boğuşarak durgunluğa girerken (ki bunun işaretlerini bugün görüyoruz), Doğu toplumsal alternatiflerini kendi kültürel kodlarından süzerek, ekonomi-politik rasyonalite düzeyine çıkaracak ve hızlı bir siyasi-toplumsal-iktisadi gelişim sürecine girecektir (bunun da kimi işaretlerini bugün görüyoruz. 10 yıllık bir çökertme operasyonundan sonra hala ayakta duran Doğu Asya ekonomileri gibi). O zaman bu gidiş, tıpkı 300 yıl önce olduğu gibi bir süre sonunda Doğu'nun üstünlüğü ele geçirmesi ile sonuçlanır.

Tarihin bu dönüm noktasına yaklaşırken, eğer korktuğumuz gibi Batı'dan delice girişimler çıkmazsa, yine de ümitvar olmalıyız. 300 yıl önce yükselmeye başlayan bireyci Batı uygarlığı, Doğu'yu artık durgunluğa sokmuş kadim toplumsallığı Doğu'da törpüleyerek bireye bir özgürlük alanı açtı ve bu doğrusu fena da olmadı; sonuçta biz de bundan bir hayli istifade ettik. Belki şimdi Doğu'nun karşılık verme zamanıdır; hayırda yarışarak ve barış içinde.

Türkiye ise, ya yükselen Doğu'ya karşı Batı'nın hiç sevmediği ve kolay elden çıkartılır ileri üssü olmaya karar vererek kaybedecek; ya da kendi kültürel köklerini ve nereye ait olduğunu hatırlayıp, uygarlık sancağı altındaki yerini alacak ve kazanacaktır.

KAYNAKLAR

Yarın dergisi sayıları.

Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm/Çağımızın Sosyal ve Ekonomik Kökenleri, İletişim Yayınları, 2000.

Bilgi Yayınevi’nden çıkan  ... bir millet uyanıyor... isimli kitaptan alınmıştır.

Editörün Notu: Kapitalizmin bugünkü anlayışı için Alparslan Işıklı’nın “Kumarhane Kapitalizmi”ni öneririm.