Dış Politika20 Mayıs 2005 00:00

Merkezi Devletler Birliği mi? Genişletilmiş Avrasyacılık mı ? - Ali KÜLEBİ

Türkiye’yi geçmişten kalma hesapları için sonu gelmeyen talepleriyle cendereye sokan AB’nin nihai amacının ülkemizi Sevr sınırlarına getirmek olduğu gün geçtikçe su yüzüne çıkıyor. AB’ye gireceğimize inanmak saflığında olanlar da giderek saflığının bilincine varıyorlar. Biz, taleplerini yerine getirdikçe AB çıtayı yükseltiyor. Çıta, egemenlik sınırlarımızı zorlamanın üzerinde yükseltildi. Bir gün “Alın AB’nizi başınıza çalın. Ermeni ve Rumlarla kucak kucağa yaşayın. Bizim ne size, ne onlara verecek bir şeyimiz yok!” diyeceğiz. Plansızlığımızın stratejisizliğimizin ve yıllardır kış uykusuna yatmış dış siyaset anlayışımızın sona ermesi gerektiği artık daha iyi anlaşılıyor. Artık alternatif yollar, ortaklık arayışları söz konusu oluyor. Türkiye, geçmişi, devlet geleneği, ekonomik, askeri ve siyasal deneyimi ile yeni oluşumları geçte olsa ele alma aşamasına geldi. discount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialisclaritin mazilo claritinekombo claritin mazilobuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plus

Çevremize baktığımız zaman yeni küresel oluşum arayışları arasında en büyük seçenek olarak, dünyanın siyasal merkezinde bulunan ve son yıllardaki bütün önemli gelişmelerin cereyan ettiği eski Osmanlı topraklarındaki ülkelerin ve bunun ötesinde köklerimizin vardığı Orta Asya’daki ülkelerin birliğinin söz konusu olabileceği düşünülüyor. Bu yönde çeşitli öneriler var. Avrasyacılık kavramı ve ideali etrafında yoğunlaşan bu yaklaşımları da bu düşüncelerin nirengi noktası olarak ele alabiliriz.
AVRASYACILIK YAKLAŞIMLARI
Bugün, dünya hakimiyeti için mücadele sahası olacağı söylenen Avrupa, Uzakdoğu ve Yakındoğu’dan oluşan üç ana cepheye hükmeden ve bunların merkezinde bulunan, Brezezinski’nin “Avrasya Balkanları “olarak adlandırdığı, muazzam yeraltı zenginlikleri ve petrol kaynaklarıyla, dünyanın en önemli bölgesi olarak kabul gören Kafkasya’nın yanı sıra Balkanlar, Türkiye ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ekseni çeşitli kompozisyonlarda gündeme getiriliyor.Yakın zamana kadar çeşitli Avrasyacılık yaklaşımlarında, Türkiye ait olması gereken bir Avrasyacı oluşumdan uzak tutulmaya çalışılmaktaydı. Bunun da o zaman için en büyük nedeni , Rusya içindeki Türk kökenli grupların oluşturduğu özerk cumhuriyetlerin potansiyel güçlerinin çeşitli çekincelerle dikkate alınmış olmasıydı. Bundan dolayı Rusya, Avrasya politikasını bir süredir, Berlin-Moskova-Tahran-Şanghay-Yeni Delhi eksenlerinde izlemiş olsa da Putin’in son Türkiye ziyaretinde, işbirliğini içeren önerileri, Rusya’nın Avrasyacılık çizgisinde Türk karşıtlığı fikrinden vazgeçebileceği düşüncesini doğurmuştu. “Genişletilmiş Avrasyacılık” fikrine son zamanlarda Rusya’daki yönetim kademelerinde de sıcak bakılmaya başlanmış olması, bu coğrafyanın doğal ve tarihi lideri olan Türk ve Rus topluluklarının ortak bazı girişimlere başlayabileceğini akla getirmekte. Yine de, son zamanlarda, bu konuya sıcak bakma belirtileri veren Vladimir Putin tarafında bazı siyasal zorluklar başladığı da açık. Rusya’da ordu dahil çeşitli memnuniyetsiz çevrelerin sesinin yükselmeye başlamış olması, giderek eski Sovyet Yönetimine benzer bir otoriter çizgiye yaklaşmaya başlayan Putin yönetimini geçen yıl başlattığı güçlü müttefik arayışından vazgeçirecek bir noktaya ulaştırmıştır. Bir ara Türkiye’ye de büyük gelecek vaat eden bir hevesle gelen Putin’in, ziyaretinin ardından , ilişkilerin bir sessizliğe bürünmesinin de nedenleri belli değildir. Yine Çin ve Hindistan’a da aynı şevkle yaklaşmış olan Putin’in onlarla da ne yapabileceği meçhul. Çünkü, Putin’in önderlik ettiği BDT kan kaybediyor. Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan’daki demokratik değişimler, BDT üyesi diğer ülkelere de yayılabilir.
YENİ BİRLİK, ORTAKLIK ARAYIŞLARI
Rusya’nın sorunlarını köklü bir şekilde çözme aşamasına erişmeden Avrasyacılık anlamında daha ciddi girişimlerde bulunmayacağı ve Türkiye’nin AB macerasının sonuna günbegün yaklaştığı gerçekleri, bizim vakit geçirmeden yeni arayışları realize etmemizi gerekli kılıyor. Yeni arayışlar arasında söz konusu olabilecek önerilerden biri de hiç şüphesiz Sayın Prof. Dr. Anıl Çeçen’in bir süredir dile getirdiği, Avrasyacılığın coğrafi olarak daha başka bir merkeze oturtulmuş şekli olan MEDEB-Merkezi Devletler Birliği oluşumu önerisi. (Bakınız: 2023 Dergisi, Sayı.46, Şubat 2005)
Dünyanın merkezi üzerindeki projeleri Türkiye açısından ele alan Sayın Çeçen, özellikle, okyanus ötesi bir gücün, on bin kilometre uzaktan gelerek dünyanın merkezi olan bölgemizdeki girişimlerini değerlendirirken, bölgede Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra ortaya çıkan boşluğa dikkat çekiyor. Çeçen, Amerika’nın bu bölgeyi varoluşu için hayati olmasından dolayı Avrupalı ve Asyalı güçlere terk edilmeyecek kadar önemli bulduğunu dile getirmekte. Sayın Çeçen’e göre, bölgede emelleri olan İngiltere de stratejik ve hayati özellikleri olan bölgede, Almanya ve Rusya’nın güçlenmesini, Arapların bir Arap Birliği kurmasını, İran’ın önderliğinde bir Abbasi veya Emevi İmparatorluğu benzeri İslam Birliği Federasyonu ve hatta Osmanlı topraklarında yaşayan Türklerin yeniden Selçuklu İmparatorluğu alanına yönelecek bir Türk Birliği yapılanmasının oluşmasını engellemekte kararlı gözüküyor. Tek başına bu oluşumları engelleyemeyeceği açık olan dişleri dökülmüş İngiliz İmparatorluğu bu çizgide bugün ABD ile ittifak yapmayı seçmiş durumda. Bu çizginin önemli özelliği de İngiltere’nin tek başına gerçekleştiremediği bölge etkinliğini ABD’nin kanatları altında ve BOP çerçevesinde araması.
ÇEŞİTLİ EMPERYALİST TUTUMLAR
Bir Müslüman coğrafyasında değişik ve hemen hepsi aynı kapıya çıkan İngiltere merkezli “Yakın Doğu Konfederasyonu”, ABD merkezli “BOP”, İsrail merkezli “Büyük İsrail Projesi”, eski Osmanlı İmparatorluğu alanında kendi egemenliklerini kurmak isteyen ülkelerin emperyalist girişimleri olarak son yıllarda dikkati çekmekte. Bu önemli stratejik enerji kaynakları bölgesini Yahudilere de bırakmak istemeyen Avrupalılar da “Büyük Avrupa Projesi”, ile bu noktada devreye girerek, Rum ve Ermeni tezlerini de kullanarak, bölgenin demokratik, askeri ve ekonomik en büyük gücü Türkiye’yi hedef almaktadır. Bu noktada kendilerine özellikle bölgede rakip gördükleri ülkemizi, değil AB’ye almak, bilakis küçültme çabalarına girmiş oldukları açıkça gözüküyor.
ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ?
Buna karşın, “Kendini küresel aktör olarak görmek isteyen Rusya da bu stratejik bölgeyi, AB, ABD ve İsrail’e teslim etmemek konusunda işte bu noktada uyanmış ve Avrasyacılık açısından önemli bir noktayı keşfetmiş gibi gözükmektedir” diyen Sayın Prof. Dr. Çeçen bundan hareketle Rusya’nın geçtiğimiz aylarda Türkiye, İran, Hindistan ve Çin üzerinde girişimlerde bulunarak genişletilmiş bir Şanghay İşbirliği Örgütü oluşturabileceğinin işaretini verdiğini dile getirmiştir.
Geniş Avrasya coğrafyasını da tamamen içine alacak bir “Genişletilmiş Şanghay İşbirliği Örgütü” yaklaşımı, esasen söz konusu bütün ülkelerin, doğu kültürü, Müslüman dini gibi ortak paydaları açısından yabana atılmaması ve Türkiye açısından da ciddiyetle değerlendirilmesi gereken bir olgudur. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün siyasal açıdan işlevsel ve ağırlıklı olarak öncelikle bölgesel ve sınır güvenliğin sağlamak amacıyla kurulduğu, ekonomik ve siyasal işbirliğinin ikinci plana bırakıldığı unutulmamalıdır. Bu bakımdan Sayın Çeçen’in Şanhgay İşbirliği Örgütü’ne atıfta bulunarak kuruluş amacı sınır güvenliği olan bir kuruluşa Türkiye’nin ortaklık arayışı içinde girmesini öneren yaklaşımı tartışmalıdır.
Yeni küresel oluşum arayışları ve özellikle eski Osmanlı toprakları üzerinde gerçekleşen hesaplaşmalar bu coğrafyanın merkez ülkesi olan Türkiye’yi emperyalist saldırganlığın baş hedefi haline getirmiştir. Soğuk savaş döneminde Sovyetlerin Akdeniz ve Orta Doğu’ya inmesine izin vermeyen Türkiye’nin üniter bütünlüğüne, hem ABD hem de o zaman ciddi tehdit altında olan Avrupa ülkeleri saygı gösterdi. Ancak bugün, değişen koşullarla beraber, güçsüz ve küçük devletleri tercih eden ABD-İngiltere ikilisi ve Almanya merkezli AB için Sevr sınırlarına çekilmiş ve bölünmüş bir Türkiye daha uygun gibi gözükmekte.
Bütün gerçeklerin ışığında, çevremizde işbirliği yapılabilecek ülkeleri de dikkate alarak Türkiye’nin artık, sahip olduğu jeopolitik özellikleri ve konumunu kullanarak Ankara ve Türkiye merkezli bir strateji izleme aşamasına geldiğini görüyoruz.
Sayın Prof. Dr. Çeçen’in belirttiği üzere, Osmanlı sonrası, II. Dünya savaşı öncesi dönemde, Osmanlı topraklarında meydana gelen otorite boşluğunu doldurmak üzere Mustafa Kemal, Batı’da Balkan Paktı’nı ve Doğu’da ise Sadabat Paktı’nı kurdurmuştu. Böylelikle Türkiye aynı zamanda çevresinde kendine karşı yönelebilecek tehditlere karşı oluşturulan tampon bölgeleri, atılmış sağlam dostluk anlaşmalarıyla sağlıyordu. Nitekim, özellikle İran’la imzalanmış olan Sadabat Paktı ile güçlü bir birlik meydana getirilmiş ve bunun sonucunda Hitler ordularının Ortadoğu’dan uzak tutulması sağlanmıştır.

MERKEZİ DEVLETLER BİRLİĞİ YAKLAŞIMI?

ABD’nin halen Ortadoğu’daki askeri kuvvetlerinin adı “Merkezi Kuvvetler”dir. Dünyanın merkezine yönelik girişimlerini bu kuvvetlerle dünya merkezinde gerçekleştirme çabasındaki ABD böylelikle bu bölge ülkelerinin dünyanın merkezinde oldukları işaretini vermiş ve onların ve bilinçlenmesine yol açacak bir girişimde bulunmuştur.
Sayın Çeçen, Türkiye’nin, yeni dünya stratejilerini belirleyici ülkeler arasında yer alabilmek için oluşturacağı ortaklık stratejilerini Şanghay İşbirliği Örgütü yaklaşımı dışında daha da kararlı bir şekilde bu bölge merkezine odaklamıştır. Konuyu tamamen, eski CENTO gibi bir oluşum etrafında ve özellikle Türkiye ve İran gibi iki bölgesel gücün birlikteliğine oturtmakta, yanlarına Azerbaycan ve Suriye’yi de katmaktadır. Buna Bağımsız Devletler Topluluğu benzeri gevşek bir federasyon oluşumuyla yaklaşmaktadır. Coğrafi bir bütünlüğü ve sınırdaşlığı ele alarak yaklaşmış olduğu haritaya bakınca rahatlıkla görülebilen bu ekonomik ve siyasi birlikteliğe, zaman içinde girebileceğine işaret etmektedir.
Eski Selçuklu coğrafyası üzerinde, Ön Asya merkezli bu bölgede bir birliktelik için seçenek olarak üzerinde durabilecek ve dikkate alınabilecek bir özellik taşımaktadır. Ne var ki bu özellik, Türkiye açısından şüphe ve tereddütler uyandıracak bir çok tartışmalı konuyu da beraberinde getirmektedir. Söz konusu dört ülkenin başlatacağı bir birlik, kendi ciddi çelişkilerini de içinde taşımaktadır. Her şeyden önce, İran, doğal ve sağlam bir müttefik olabilecek Türkiye ile, CENTO sırasında bile çok samimi olamamıştır. Türkiye üzerinde zaman içinde Kürtleri kullanmış, Ermeniler ve Yunanlılar ile ittifaklara girişmiştir. Azeri Türklerine de halen baskı uygulamaktadır. İran tarafının Turkcell ve TAV şirketlerinin tamamladıkları önemli yatırımlar ve girişimler üzerinde son tutum ve engellemeleri de ortadadır. İran Yönetimi’nin bir Türkiye kompleksi olduğu açıktır. Çok büyük ve güçlü bir ülke olmasına rağmen hala bölgede uğraşılacak en büyük rakip olarak Türkiye’yi görme gereksinimini duymaktadır. Bu büyüklüğü ve güçlü yanlarını çok avantajlı ve geleceği olan bir birlikteliğe dönüştürmeye yanaşacağı şüphelidir. Hele, temelde çekindiği bir Azerbaycan’ı da dikkate alarak böyle bir adım atması, nüfusun yarıya yakınının Türk olması açısından kendisini korkutacaktır.
Daha 6 yıl öncesine kadar PKK terörünün merkez üssü konumunda olmuş olan Suriye ise, her ne kadar son günlerde Türkiye’den eskiden beri süre gelen toprak taleplerinden vazgeçtiğini dile getirmekteyse de hala Türkiye kompleksinden vazgeçmiş olduğu inandırıcılığını vermemektedir.
Kaldı ki, Türk, Pers, Arap ırklarının çelişkileri ve ciddi denebilecek bir Sünni, Şii ayrımcılığı ile Türkiye’nin önem verdiği, duyarlı olduğu laiklik olgusunun özellikler arz ettiği bir bölgede bu çelişkiler önemlidir. Ama en önemlisi, demokratik bir Türkiye’nin içinde bulunduğu ve sıkı ilişkiler kurabileceği bu ülke halklarının Türkiye’nin demokrasi anlayışından etkilenebileceği olasılığı yönetimleri ürkütecek bir olgudur. Yakın bir gelecekte, elindeki balistik füzeler ve geliştirebileceği nükleer gücün sahibi olabilecek bir İran’ın emellerinin ve hedef çıtasının yüksekliği Türkiye ile bir beraberliği kaldıramayacağının bir belirtisidir.
GENİŞLETİLMİŞ TÜRK AVRASYACILIĞI
Sayın Prof. Dr. Çeçen’in bir çok bölgesel, tarihsel ve küresel gerçekleri göz önüne alıp bir seçenek olarak sunduğu ve her halükarda değerlendirilmesi gereken yaklaşımı, Balkan coğrafyasını ve buradaki Türk varlığını çok etraflı bir şekilde ele almaması nedeniyle eksiklik taşımaktadır. Ege ve batısı, her halde, temelimiz itibarıyla güçlü olduğumuz Balkanlar’daki Türk topluluklarının kültür, din ve ırkçı yaklaşımlara karşı bilinçlerinin yüksekliği ve bölgenin Avrupa’nın içine hançer gibi uzanan konumu stratejik açıdan bizim için önemini ortaya koyuyor. Ortadoğu, ABD için ne denli önemliyse Balkanlar da AB ve ABD için önemlidir. Bizzat sayın Çeçen’in değindiği üzere, ABD, BOP çerçevesindeki yaklaşımları içindeki “Yeni Osmanlı” vizyonu ile Türkiye’yi Balkanlarda AB’nin karşısına çıkarmaya hazırlanmaktadır. Yani, ABD ve AB’nin üzerinde oynadıkları ve esasen bizim ciddi ağırlığımız olduğu Balkanlar’ı, MEDEB gibi bir planda göz ardı etmek gerçekçi olmayacaktır.
Bütün bu özellikler ve gerçekler ışığında Sayın Çeçen’in MEDEB veya Sadabad Paktı ağırlıklı önerisinin, daha gerçekçi bir yaklaşımla, Türkiye’nin batısını da içine alıp, önceliği, Rusya’nın da “isterse” içinde bulunabileceği, ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ağırlıklı ve başlangıçlı ve hatta bir “Genişletilmiş Avrasyacılık” yaklaşımı gösteren bir ortaklık ve oluşumla gerçekleşmesi durumunda daha başarılı olacağı düşüncesindeyiz. İçinde birbirleriyle çelişkisi olmayanların birlikteliğinin daha sağlıklı olacağı bir gerçektir. KEİ-Karadeniz Ekonomik İşbirliği’nin içine lüzumsuzca katılan Yunanistan ve Ermenistan nedeniyle bu kuruluşun zaman içinde nasıl işlevsiz bir yapıya dönüşmüş olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in son günlerde dile getirmiş olduğu ve çok gerçekçi bir bakış açısını vurgulayan önerisiyle, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin kurabileceği ve hatta daha da öteye taşınarak genişletilebilecek “Türk Eksenli-Genişletilmiş Avrasyacılık” ağırlıklı bir birlik daha çok dikkate alınması gereken bir yaklaşım olabilecektir.