Dış Politika21 Haziran 2005 00:00
Amin-Mümtaz Soysal
Sayın Erdoğan herhalde Türk diplomasisi sünepelik etsin diye başbakan olmamıştır; AB'li devlet adamlarının bir ''Avro'' luk ulusal hak için bile kıyasıya çekiştikleri şu günlerde, Kıbrıs davasında bu derece boynu büküklük, doğrusu, Türkiye Başbakanı'nın vücut dilindeki afili yürüyüşe hiç yakışmıyor. cialis coupons printable blog.suntekusa.com discount prescription drug cardsymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenamicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mgoxcarbazepine dosage click oxcarbazepin
SAYIN BAŞBAKAN , bu sütunda ve Cumhuriyet Halk Partisi ile Saadet Partisi'nce önerilene ''Olmayacak duaya âmin demenin bir anlamı var mı yahu?'' diye tepki gösterdi. Hatta, daha da ileri giderek öneriyi ''çağdışılık'' olarak nitelendirip ''Bunu yaparsak diplomaside inanırlığımız kalmaz'' dedi.
Neydi önerilen ve önümüzdeki günlerde Meclis Başkanlığı'na CHP'nin sunacağı önergeyle istenecek olan? 1963 Ankara Anlaşması'na ilişkin Ek Protokol'ün şu aşamada imzalanması konusunda ''genel görüşme'' açılması. Avrupa Birliği'nin çatırdadığı ve Türkiye'nin tam üyelik başvurusu sonucunun belirsizleştiği bir ortamda böyle bir imzanın Kıbrıs davasını kaybetmeye yol açacağı ileri sürülüyor. Çünkü, aralarında ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' denen Kıbrıs Rum Yönetimi'nin de bulunduğu AB ülkelerine böyle bir imza vermenin o yönetimi ''zımnen'' tanımak anlamına geleceği, ardından da ''Askerinizi çekin; limanlarınızı ve hava sahasını Rum gemileriyle uçaklarına açın!'' türünden isteklerin sıralanacağı düşünülmekte.
Başbakan ise bu son olasılık konusunda, ''Kuzey Kıbrıs'a uygulanan izolasyonlar kalkmadıkça ben herhangi bir şeyi kabul etmiyorum; bitti'' diyor. Onun ''izolasyonlar'' dediği, KKTC üzerindeki ambargolar. 24 Nisan 2004 halkoylamalarının öncesinde ve sonrasında ''Ada Türklerinin evet'i üzerine bunlar kaldırılacak ve doğrudan mali yardımlar başlayacak'' denmişti.
Böyle oldu mu?
Olmayınca, Onur Öymen 'in dediği gibi, ''Kasımpaşa üslubuyla değil, Atatürk 'ün Ankara üslubuyla'' konuşup ''Zaten vaat etmiş olduğunuzu yapmanız karşılığında yeni ödün vermemiz gerekmez'' demek daha doğru olmaz mıydı?
Kaldı ki, imza öncesinde bir genel görüşme tartışması, olmayacak duaya âmin demek değil, tam tersine yeni bir diplomatik girişime zemin hazırlayarak Türk tarafının elini güçlendirmek demektir. Bundan kaçınmak tuhaf değil mi?
17 Aralık 2004 toplantısında imza koşulunun ne tür sürprizle ortaya konduğu ve delegasyonun nasıl bir sıkıntı yaşadığı hep biliniyor. Şimdi, ''Parlamentomuz, imzanın Güney Kıbrıs'ı tanıma anlamına gelmediği asıl metinde açıkça ifade edilmezse Ek Protokol'ü onaylamayacak; bu nokta genel görüşmede anlaşıldı'' demek ve imza atılırken AB'yi geçersiz sözlerden çok daha sağlam bir güvence vermeye zorlamak mümkün değil midir?
Her devletin diplomasisi parlamentosunun çizdiği doğrultuya göre çalışır. Yıllar yılı Kıbrıs'a ilişkin yığınla karar yayımlamış olan Meclis'i arkasına alıp isteklerinde ısrar etmek, her devlet adamı gibi Türkiye Başbakanı için de doğal haktır. Sayın Erdoğan herhalde Türk diplomasisi sünepelik etsin diye başbakan olmamıştır; AB'li devlet adamlarının bir ''Avro'' luk ulusal hak için bile kıyasıya çekiştikleri şu günlerde, Kıbrıs davasında bu derece boynu büküklük, doğrusu, Türkiye Başbakanı'nın vücut dilindeki afili yürüyüşe hiç yakışmıyor.
Neydi önerilen ve önümüzdeki günlerde Meclis Başkanlığı'na CHP'nin sunacağı önergeyle istenecek olan? 1963 Ankara Anlaşması'na ilişkin Ek Protokol'ün şu aşamada imzalanması konusunda ''genel görüşme'' açılması. Avrupa Birliği'nin çatırdadığı ve Türkiye'nin tam üyelik başvurusu sonucunun belirsizleştiği bir ortamda böyle bir imzanın Kıbrıs davasını kaybetmeye yol açacağı ileri sürülüyor. Çünkü, aralarında ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' denen Kıbrıs Rum Yönetimi'nin de bulunduğu AB ülkelerine böyle bir imza vermenin o yönetimi ''zımnen'' tanımak anlamına geleceği, ardından da ''Askerinizi çekin; limanlarınızı ve hava sahasını Rum gemileriyle uçaklarına açın!'' türünden isteklerin sıralanacağı düşünülmekte.
Başbakan ise bu son olasılık konusunda, ''Kuzey Kıbrıs'a uygulanan izolasyonlar kalkmadıkça ben herhangi bir şeyi kabul etmiyorum; bitti'' diyor. Onun ''izolasyonlar'' dediği, KKTC üzerindeki ambargolar. 24 Nisan 2004 halkoylamalarının öncesinde ve sonrasında ''Ada Türklerinin evet'i üzerine bunlar kaldırılacak ve doğrudan mali yardımlar başlayacak'' denmişti.
Böyle oldu mu?
Olmayınca, Onur Öymen 'in dediği gibi, ''Kasımpaşa üslubuyla değil, Atatürk 'ün Ankara üslubuyla'' konuşup ''Zaten vaat etmiş olduğunuzu yapmanız karşılığında yeni ödün vermemiz gerekmez'' demek daha doğru olmaz mıydı?
Kaldı ki, imza öncesinde bir genel görüşme tartışması, olmayacak duaya âmin demek değil, tam tersine yeni bir diplomatik girişime zemin hazırlayarak Türk tarafının elini güçlendirmek demektir. Bundan kaçınmak tuhaf değil mi?
17 Aralık 2004 toplantısında imza koşulunun ne tür sürprizle ortaya konduğu ve delegasyonun nasıl bir sıkıntı yaşadığı hep biliniyor. Şimdi, ''Parlamentomuz, imzanın Güney Kıbrıs'ı tanıma anlamına gelmediği asıl metinde açıkça ifade edilmezse Ek Protokol'ü onaylamayacak; bu nokta genel görüşmede anlaşıldı'' demek ve imza atılırken AB'yi geçersiz sözlerden çok daha sağlam bir güvence vermeye zorlamak mümkün değil midir?
Her devletin diplomasisi parlamentosunun çizdiği doğrultuya göre çalışır. Yıllar yılı Kıbrıs'a ilişkin yığınla karar yayımlamış olan Meclis'i arkasına alıp isteklerinde ısrar etmek, her devlet adamı gibi Türkiye Başbakanı için de doğal haktır. Sayın Erdoğan herhalde Türk diplomasisi sünepelik etsin diye başbakan olmamıştır; AB'li devlet adamlarının bir ''Avro'' luk ulusal hak için bile kıyasıya çekiştikleri şu günlerde, Kıbrıs davasında bu derece boynu büküklük, doğrusu, Türkiye Başbakanı'nın vücut dilindeki afili yürüyüşe hiç yakışmıyor.