AB Kapısı Kapanırken Kıbrıs’ı Vermek - Selim Somçağ
AB anayasası ve AB bütçesi üzerindeki uzlaşmazlıkları çözmeyi amaçlayan AB liderler zirvesi tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. Almanya ve Fransa’nın AB anayasasının onaylanması sürecine hiç bir şey olmamış gibi devam edilmesi önerisi zirvede destek bulmadı. İngiltere’den sonra Portekiz, Danimarka, İrlanda ve Çek Cumhuriyeti de planladıkları anayasa referandumlarını iptal etti. Anayasayı parlamentolarında onaylayacak olan İsveç ve Finlandiya da bu işi şimdilik askıya aldı. AB Komisyonu Başkanı Barroso “Anayasadan vazgeçmek istemiyoruz, fakat hiç bir şey olmamış gibi de davranamayız. Anayasa konusunda bütün Avrupalılar arasında geniş kapsamlı tartışmalar yapılmalı. Bu tartışmaların sonucunun ne olacağını şimdiden kestiremeyiz.” dedi.cialis manufacturer coupon open drug coupon carddiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards
Zirvede 2007-2013 dönemi AB bütçesinin anahatları da belirlenecekti, fakat bu da olmadı. İngiltere 1984’ten beri AB bütçesine yaptığı malî katkının yılda 5 ilâ 6 Milyar avroluk bir bölümünü geri alıyordu. Zirvede Fransa, Almanya, Belçika ve Lüksemburg grubu bu uygulamadan vazgeçilmesini istedi. İngiltere ise bunu ancak en çok Fransa’nın yararlandığı tarım sübvansiyonlarının azaltılması şartıyla kabul edeceğini belirtti. Fransa tarım sübvansiyonlarından % 24 ile en büyük payı alırken, İngiltere’nin tarım fonundan aldığı pay sadece % 9. Doğal olarak, Fransa da İngiltere’nin teklifini kabul etmedi ve zirvede bütçe konusunda da uzlaşmaya varılamadı. İngiltere’nin yanısıra Hollanda ve İsveç de Fransa-Almanya grubunun bütçeyle ilgili önerilerine karşı çıktı. Almanya Başbakanı Schröder İngiltere ve Hollanda’yı suçlayarak bu ülkelerin tutumunu “utanç verici” olarak niteledi. Bütçe gelirlerini arttıracak bu teklifin reddedilmesiyle AB’ye geçen yıl katılan Doğu Avrupa ülkelerine yönelik malî yardımların planlandığı boyutta gerçekleşmesi mümkün olmayacak.
Zirveden sonra gelinen noktayı Almanya Başbakanı Schröder “Avrupa’nın şimdiye dek yaşadığı en ağır siyasî krizlerden biri”, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ise “Avrupa’nın ağır bir krizi” olarak tanımladı. AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Verheugen “Çifte krizle karşı karşıyayız. Yurttaşların AB ile ilişkisinde de, üye ülkeler arasındaki ilişkilerde de kriz var.” dedi.
Bu krizden AB’nin genişleme sürecinin de olumsuz etkilenmesi kaçınılmazdı. Zaten zirve başlamadan önce sonuç bildirisinde daha önce yer alması planlanan Türkiye ile müzakerelerin 3 Ekimde başlayacağına dair pasajın çıkarılması bunun işaretini vermişti. Bu konudaki en önemli gelişme, şimdiye kadar Türkiye’nin üyeliğini savunur görünen Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın zirvede “AB anayasası genişlemiş Avrupa’nın daha iyi işlemesi için düzenlenmişti. AB genişlemiş olarak da etkin çalışmasını sağlayacak kurumlar olmadan genişlemeye devam edebilir mi?” diyerek genel olarak genişleme, özellikle de Türkiye konusunda çark etmesiydi. Böylece Chirac’ın da Başbakan Villepin ve iktidardaki UMP’nin başkanı ve İçişleri Bakanı Sarkozy’ye katılmasıyla Fransız devletinin tepesindeki Türkiye karşıtı ittifak tamamlanmış oldu. Zaten daha anayasa referandumu öncesinde Fransız devleti Türkiye için üyelik yerine özel statü rotasını tartışmaya açtırarak bu yeni tavrını belli etmişti. ( Bu gelişmenin ayrıntısı için bkz. “Özel Statü Kabul Edilemez”)
Almanya cephesinde Türkiye’nin durumu daha da kötü. Almanya’da 18 Eylül seçimleriyle iktidara geleceğine kesin gözüyle bakılan CDU’nun Genel Başkan Merkel, Genel Başkan Yardımcısı Schaeuble dahil olmak üzere birçok yetkilisi daha referandumlar yapılmadan önce AB’nin Türkiye ile 3 Ekimde başlatacağı müzakerelerde hedefin üyelik değil özel statü olacağını açıkça söylemeye başlamışlardı. Şimdi zirvenin AB’nin geleceğine yönelik kaygıları arttırmasıyla Almanya’daki özel statücüler daha yüksek perdeden konuşmaya başladılar. CDU’nun Bavyera’daki kardeş partisi ve değişmez koalisyon ortağı olan CSU’nun lideri Stoiber zirve sonrasında yaptığı açıklamada AB’nin genişleme politikasının durdurulması gerektiğini söyledi ve Türkiye ile başlatılacak müzakerelerin özel statüye yönlendirilmesini istedi. CDU’nun Bundestag Avrupa politikası sözcüsü Hintze de Türkiye’ye özel statü verilmesi gerektiğini bildirdi.
Bu tablo karşısında 16-17 Haziran zirvesi sonuç bildirisinde 17 Aralık 2004 zirvesinin genişlemeyle ilgili taahhütlerinden söz edilmesi de, Türkiye’ye hitaben yapılan “3 Ekim taahhüdümüz geçerlidir” açıklaması da fazla bir anlam taşımıyor. Artık 3 Ekimin sembolik bir tarihe dönüştüğü, 3 Ekimde başlayacak müzakerelerin Türkiye’nin üyeliğine yönelik herhangi bir somut gelişme üretmeyeceği apaçık ortada. Son olarak dün Verheugen Bild am Sonntag gazetesine “Türkiye ile Ekimde başlayacak müzakerelerin ucu açık olacak. Sonucu belki 10 sene sonra öğreneceğiz, ancak ondan sonra karar verilecek. Avrupa'da siyasi ve ekonomik güveni sağlamak için tam üyelikten başka imkânlar da var" diyerek açıkça Türkiye’ye özel statü adresini gösterdi. Peki hal böyleyken zirvede bazı liderlerin “3 Ekimi tamamen iptal edelim” önerisine Fransa dahil büyük ülkeler neden karşı çıktı? Cevap gayet basit: Verheugen’in geçen haftaki açıklamalarında belirttiği gibi 3 Ekimin foyası tam olarak meydana çıkana kadar Türkiye’den taviz koparmak ( Bu gelişmenin ayrıntısı için bkz. “Verheugen’den Ahmaklar İçin İtiraflar”) Başlıca taviz de Türkiye’nin Ankara Anlaşması Ek Protokolünü imzalayarak Kıbrıs Rum Yönetimini fiilen tanıması.
Bunun bir tuzak olduğu şuradan belli: Türkiye bir önceki genişleme dalgasında böyle bir ek protokol imzalamamış, Ankara Anlaşması yeni üyeler için otomatik olarak devreye girmişti. Dolayısıyla AB’nin bu seferki ek protokol ısrarının ardında Kıbrıs Rum Yönetiminin Türkiye tarafından de facto tanınması hedefinin yattığı çok açık. De facto tanımanın ardından Güney Kıbrıs uyrukluların Türkiye’ye gelip gitmeye ve burada ikamete başlamalarıyla diplomatik temsilcilik açma talepleri devreye sokulacak ve de facto tanıma de jureye dönüştürülecek. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi kendisini bütün Kıbrıs’ın meşru devleti saydığı için onun Türkiye tarafından tanınması Türkiye’nin KKTC’yi tanımaması ve Kıbrıs’taki TSK varlığını işgal gücü olarak görmesi anlamına gelecek!
Türkiye’nin AB’ye üyelik perspektifi artık tevil götürmez şekilde kararırken Tayyip Erdoğan hükümeti bir hiç uğruna Türkiye’nin bütün Kıbrıs politikasını dinamitleyecek bir taviz vermeye hazırlanıyor. Aslında söz konusu protokol uluslararası antlaşma niteliği taşıdığı için Mecliste onaylanması gerekiyor. Fakat hükümet bu işin Meclisten dönebileceğini hesapladığı için protokolü kendi imzasıyla yürürlüğe sokmayı, Meclise çok ileri bir tarihte getirmeyi planlıyor. Bize hukukun üstünlüğü dersi vermeye kalkan AB de bu hukuk dışı plana onay vermiş durumda; “Bizim için hükümetin imzası yeterli” diyor. Bu noktada ana muhalefet lideri Deniz Baykal’ın hükümeti “Sakın geri dönülemeyecek bir Kıbrıs tavizi vermeyin” diye uyarması ve ek protokolün imzalanmaması gerektiğini söylemesi çok önemli. Baykal Meclis tatile girmeden bu konuda genel görüşme önerisi vereceklerini belirtti.
Türkiye’nin ulusal çıkarlarına, ulusal güvenliğine önem veren herkese şu anda görev düşüyor. Yurttaşlar seçim bölgelerinden Meclise gitmiş AKPli milletvekillerinin CHP’nin bu çağrısını desteklemeleri için ellerinden geleni yapmalıdır. Meclisteki AKP grubu içinde yer alan Türkiye’nin menfaatlerine, güvenliğine duyarlı çok sayıda milletvekili var; bunlar da harekete geçip parti yönetimine bu konuda baskı yapmalıdır. Ankara Anlaşması Ek Protokolü Mecliste görüşülmeden hükümetçe onaylanmamalı, yürürlüğe girmemelidir. Bir hiç uğruna Türkiye’nin Kıbrıs’taki hak ve menfaatlerini Avrupa’ya ve Rumlara peşkeş çekmenin, bu peşkeşe seyirci kalmanın vebali çok büyüktür; kimse bunun altından kalkamaz.