Türkiye’yi AB Kapısına Bağlayan ABD’dir - Selim Somçağ
Türk devleti paramparça olana kadar, devletsiz kalmış Türk halkı ayak altında ezilecek hale gelinceye kadar ”AB reformları” adı altında kaleyi içeriden dinamitlemeye devam! AB Türkiye’yi asla üye yapmayacağını ilân etse de devam: Çünkü ABD’nin daha zayıf, milliyetçi ve laik olmayan, etnikçi, dinci, ılımlı İslâmcı, ABD kuklası tarikatçı, ekümenik patrikçi, PKKcı, Taşnakçı bir Türkiye’ye ihtiyacı var. Aynen son devrindeki Osmanlı gibi, içindeki farklılıkların zaafa dönüştürülmesiyle düvel-i muazzamanın elinde kuklalaştırılmış bir Türkiye isteniyor.
Başbakan Erdoğan’ın Amerika ziyareti vesilesiyle bellibaşlı Amerikan gazetelerinde Türk-Amerikan ilişkileri konusunda yazılar yayınlanmaya başlandı. Bir yabancı ülkenin devlet başkanı ABD’yi ziyaret edeceği zaman, o ülke hakkında önemli gazetelerde yayınlanan yazılar aynı ülke hakkında sair zamanlarda yazılan yazılardan farklıdır. Şüphesiz ki bunlar o ülkenin yetkililerine ve kamuoyuna ABD’nin iletmek istediği mesajları vermek amacıyla yazılmış yazılardır; dolayısıyla bunları çok dikkatle okumak gerekir.
Son günlerde Amerikan basınında Türkiye ile ilgili olarak yayınlanan bu tür yorumlarda dikkat çeken bir ortak nokta şu: Fransız ve Hollanda halklarının AB anayasası referandumlarında sergiledikleri Türkiye karşıtlığına rağmen Türk hükümetinin AB’ye karşı gösterdiği “serinkanlı tavır” övülüyor. Bazı hükümet üyelerinin “AB bizi reddetse bile AB’nin istediği reformları yapmamız Türkiye için iyidir” dedikleri öne sürülüyor ve bu yaklaşım alkışlanıyor. Nihayet Los Angeles Times gazetesinde bir yazar baklayı ağzından tamamiyle çıkartarak “ABD yönetiminin Türk hükümetinden Türkiye-AB ilişkilerindeki olumsuz gelişmelere rağmen AB üyeliği için gerekli demokratik reformları yapmaya devam etmesini isteyeceğini” yazıyor.
İşe bakın: AB 17 Aralıkta “Üyelik müzakerelerini başlatıyorum” yaygarası kopartırken nihaî metne Türkiye’ye tanınabilecek bütün ekonomik avantajların ilelebet kısıtlanabileceği hükmünü yerleştirmiş, müzakereleri “ucu açık”, yani sonucu belirsiz ilân etmiş, üstüne üstlük bir de gönlünden geçen çözüm olan özel statüyü de adını vermeden tanımlamış. Yani akıl, izan, fikir namusu ve utanma duygusuna sahip herkese “AB’nin Türkiye’yi üye yapmaya niyeti yok, ama kendisine bağımlı tutmak istiyor” dedirtmiş. Bunu büyük bir fütursuzlukla yaptıktan sonra da, ne olduğu belli olmayan bir özel statü karşılığında Türkiye’nin Kıbrıs’tan çıkmasını, Ege’deki karasularını Yunanistan’a devretmesini, Fener Rum Patrikhanesinin ekümenikliğini kabul etmesini, Öcalan’ı yeniden yargılamasını, Ermenistan sınırını açmasını ve Ermeni soykırımını tanımasını, Fırat-Dicle’yi uluslararası yönetime devretmesini talep etmeye devam etmiş. Yani iş açıkça “Benim sana hiç bir şey vermeye niyetim yok, ama sen bana istediklerimi verecek ve 900 yıl önce Haçlı seferleriyle yapamadığımı şimdi hile ve desiseyle yapmamı sağlayacaksın” deme utanmazlığına kadar gelip dayanmış.
Hal böyle olunca, kendisini büyük bir gaflet ve miyopluk içinde sözde AB sürecine endekslemiş olan Türkiye Devletinde AB’nin istediği tavizlerin acaba boşuna mı verilmiş olacağı şüphesi uyandı. Brüksel’den maaş aldığı belgeli, Karen Fogg’un mektup arkadaşları bile “Türkiye tam üye olamayabilir” demeye başladılar. İşte tam bu ortamda okyanusun ötesinden, Amerika’dan yükselen bir “dost ve müttefik” sesi duyuyoruz: “AB seni almamaya yemin de etse AB’nin istediği ‘demokratik’ reformları yapacaksın!” Yani AB’den hiç bir şey alamayacak olman kesinleşmiş dahi olsa Kemalist Devrimle kurduğun millî devletini tasfiye edeceksin, milletini bir sürü etnik ve dinî gruba böleceksin, çevrendeki tarihî düşmanlarının istediği bütün tavizleri vereceksin! Peki neden? Nedeni açık: ABD’nin Ön Asya’nın enerji kaynaklarına el koyarak dünya hegemonyasını sürdürme projesinde piyon olarak kullanılacaksın da ondan! Ama şu anda millî devletin ve ordu hâlâ piyonlaştırılamayacak kadar güçlü. 1999 Helsinki, 2004 Brüksel rezaletlerine, ekonomiyi yıkıp süründürmek için tasarlanmış IMF programlarına, satın alınmış medya ve siyasetçilere rağmen hâlâ İstiklâl Harbinden gelen Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silâhlı Kuvvetleri ayakta; Türk milletinin ezici çoğunluğu da her kritik anda devletinin yanında... O halde? O halde Türk devleti paramparça olana kadar, devletsiz kalmış Türk halkı ayak altında ezilecek hale gelinceye kadar ”AB reformları” adı altında kaleyi içeriden dinamitlemeye devam! AB Türkiye’yi asla üye yapmayacağını ilân etse de devam: Çünkü ABD’nin daha zayıf, milliyetçi ve laik olmayan, etnikçi, dinci, ılımlı İslâmcı, ABD kuklası tarikatçı, ekümenik patrikçi, PKKcı, Taşnakçı bir Türkiye’ye ihtiyacı var. Aynen son devrindeki Osmanlı gibi, içindeki farklılıkların zaafa dönüştürülmesiyle düvel-i muazzamanın elinde kuklalaştırılmış bir Türkiye isteniyor.
AB’nin Türkiye’yi 1999’da üye adayı ilân etmesinin ABD’nin baskısıyla gerçekleştiğini, bu yapılırken hem AB’nin, hem de ABD’nin Türkiye’nin asla üye yapılmayacağını gayet iyi bildiklerini, bunun “AB süreci” adı altında Türkiye Cumhuriyetini tasfiye etmeye yönelik bir Amerikan planı olduğunu hep söyledik. İşte Fransa ve Hollanda referandumları sayesinde AB ağzındaki “özel statü” baklasını çıkarmaya zorlanırken, ABD de Türkiye’yi AB kapısına art niyetli olarak bağladığını itiraf etmek zorunda kaldı. İnanmayanlar son iki günün Washington Post, Washington Times ve Los Angeles Times gazetelerini bulup bu itirafları kendi gözleriyle görebilir. Fransa ve Hollanda’daki Hayırların “hayırlı” olduğunu söylemiştik