Dış Politika7 Haziran 2005 00:00

SİİRT-KASIMPAŞA HATTINDA DIŞ POLİTİK MANEVRALAR - Hüseyin Mümtaz

Yönetime Akepe’nin gelmesiyle ile beraber, “idare”de devlet kurum ve kurullarının devre dışı bırakılarak paralel bir örgütlenme ve uygulama sisteminin benimsendiğini görüyoruz.             Zapsu-Bağış-Çelik temelindeki, bu yönetim biçimi Kasımpaşa-Siirt jargonu ile birleşince inanılmaz bir uslûp zenginliği kazanıyor.             Sezer’in hükümete 3 ay önce yazdığı “vekiller” mektubunun Köşk tarafından basına dağıtılması ve Denktaş’ın “New York Görüşme sürecinde Ankara’daki zirvenin daha önceden Annan ile paylaşılmış olması”nı açıklaması bu uygulamanın kamuya yansıyan en son örnekleri olarak görülebilir.             Boğaziçi Üniversitesi’nde Egemen Bağış’ın da katıldığı bir toplantıda “Bizim ilişkimize karşı, yanlış yönlendiren fikirler ve Amerikan şirketlerini boykot çağrıları, özellikle çirkin başlarını kaldırdıkları zaman ezilmelidirler” şeklinde son derece alışılmadık ve yakışıksız bir söz sarf eden Edelman ve eşi onuruna bu lafı söyledikten sadece iki gün sonra başbakanlık Konutunda, hem de kırmızı şaraplı yemek veriliyor.             Askerimizin başına çuval geçirildiğinin haftasında da o zamanki Büyükelçi Pearson, Genelkurmay Başkanı Özkök tarafından “kabul edilmişti”.             Hadi Karadeniz’de sorulduğu gibi soralım;             Şart midur?coupons for cialis 2016 blog.nvcoin.com prescription drug cardsabilify abilify alkohol abilifycialis sample coupon prescription card discount cialis manufacturer coupon

Doğrusu ben Edelman’ın o sözleri söyledikten sonra Türkiye’de kimse ile görüşemeden pılısını pırtısını toplayıp sessiz sedasız uzaklaşacağını tahmin ediyordum.

İnsan içine çıkamaz, insan yüzüne bakamaz hâle geleceğini zannediyordum.

Türkiye’nin Washington Büyükelçisi New York’taki bir toplantıda, sıkı mı benzer üslûpta konuşsun?

Konuşabiliyorsa, helal olsun..

Yemeğe Egemen Bağış ve eşi de katılmış.

Farkında mısınız, son günlerde hangi taşı kaldırsak altından Bağış çıkıyor.. Amerikalı milletvekillerinin, “adanın kuzeyi” dedikleri son KKTC ziyaretlerinde de heyette yine o vardı.

Mahdum Bilal Bey de, bu çok üst düzey davetin sürpriz konuğu olunca sohbet kaçınılmaz olarak çocuklara kaymış ve Erdoğan, ABD'de eğitimini sürdüren çocukları hakkında bilgi verirken, Edelman da ülkesinde yaşayan 4 çocuğuyla ilgili anekdotlar aktarmış. Patricia Edelman da Emine Erdoğan'a Türkiye'de görev yaptığı süre içinde gittiği iller hakkındaki izlenimlerini anlatmış.

Başbakan'ın Türkiye'de gittikleri illeri sorduğu Büyükelçi birçok sahil kentini gezdiklerini belirterek, "Memleketiniz Rize'ye gidemedik" deyip üzüntülerini ifade etmiş. Erdoğan çifti, yemekte Edelman'lara mantı, çerkeztavuğu, zeytinyağlı fasulye, patlıcan salata, piliç dolması, dondurmalı baklava ile Türk kahvesi ikram etmişler.

Kavaklıdere’nin Selection kırmızı ve beyaz şarap servisi de yapıldığı yemeğin sonunda Patricia Edelman'a bir gülabdan hediye edilirken, ABD Büyükelçisi'ne de cam işlemeli tabak verilmiş.

Tekrar soralım; görevden ayrılan; hele böyle bir demeç ve tavırdan sonra ayrılan her büyükelçiye başbakanların yemek vermeleri ve üstelik şarap ikram etmeleri “şart midur?”

Hangi yörenin âdeti, usulüdür bu?

Hele şarapların markası ve yılı kimin tercihidir?

Bu sefer “Siirtliler” gecesindeyiz.

Başbakan eşi Emine Erdoğan’la birlikte, Siirtliler Dayanışma Vakfı tarafından, Ankara’da düzenlenen Siirtliler Gecesi’ne katılmış.

Erdoğan, milletvekili olduğu Siirt’in bu gecesinde nedense dış politika konuşma gereği duymuş ve "Biz on yıllarca Kıbrıs'la ilgili mevcut politikaları sürdürmüş olsaydık bugün bizim durumumuz nereye benzerdi biliyor musunuz; aynen Lübnan ile Suriye arasındaki duruma benzerdi. Ve birileri gelir dayatır, 'Kıbrıs'tan çıkın' derdi. Bir yere kadar dayanır, ondan sonra kuzu kuzu çıkardık" demiş.

Oysa biz 4000 yıldır “kurt” olduğumuzu zannediyorduk.

Bu vesile ile milleti kuzu haline getirenlere; kurtları iğdiş ederek meydanları kuzulara bırakanlara da buradan kandilli selamlar olsun efendim.

Rahmetli babaannem böyle durumlarda “Fesuphanallah” derdi.

Doğrusu ben Lübnan’da 120 bin Suriyelinin yaşadığını, Lübnanlıların bu Suriye azınlığını toptan imha etmeye çalıştığını, 45 yıl önce iki tarafın anlaşarak bir uluslar arası anlaşmaya imza attığını ve müşterek bir devlet kurduklarını, Suriye, Lübnan ve İngiltere’nin bu devletin garantörü olduklarını, devletin kurulmasından sadece üç sene sonra Lübnanlıların anlaşmayı yok sayarak tekrar Suriyeli azınlığa saldırdıklarını, Suriye’nin de 11 sene sonra soydaşlarını katliamdan kurtarmak için Lübnan’ın bir bölümüne girdiğini ve o tarihten bu yana Lübnan’da kan dökülmediğini, bir huzur ortamı bulunduğunu bilmiyordum.

Bu yaşa geldim, ben bilmiyordum.

Bir yaşıma daha girdim.

Hadi ben bilmiyordum, Başbakan Erdoğan nasıl bilmez?

Uzmanlık alanı olamayabilir ama soracağı, danışacağı danışmanları, dış politik uzmanları yok mu?

Tam hariciyeciler ne diyor bu işe diye eski defterleri karıştırırken Hariciye Nâzırı’nın da aynı fikirde olduğunu görmeyeyim mi?

Meğer Gül de bir süre önce benzer düşünceleri dile getirmiş ve “Eğer o politikaları uygulamasaydık bizi de Suriye’yi Lübnan’dan çıkardıkları gibi Kıbrıs’tan çıkarırlardı” dememiş mi? (Tufan Türenç)

İşte kıymetli okuyucu, dış politikamız böyle ellerde ve bu tür düşüncelerle idare ediliyor.

Onun için dış konularda “devlet zirve”si yapılmıyor,  görüşmelere dışişleri mensupları alınmıyor, büyükelçiler bile kapıda bekletiliyor, bütün ilişkiler tanıksız-tutanaksız yürütülüyor.

Hâl böyle olunca da Başbakan’ın; bürokratlara yurt dışı ve uçak yasağı koyması kubbede hoş bir seda, ufak bir ayrıntı gibi kalıyor.

Bürokratlarına uçak yasağı koyan Başbakan Washington’a; artık küçük olduğu için eskisine sığamadığını belirterek yeni aldığı Airbus uçağı ile gitmiş.

Atanmışların değil, ancak seçilmişlerin devletin nimetlerinden istifade edebileceği konusundaki demokrasi anlayışlarını da böylece öğrenmiş olduk.

Aslında iyi de oldu…

Eski uçağın adı ATA idi.

Ve bu uçağın adının değiştirilmesi gerektiğini; yanılmıyorsam Ege kıyılarındaki ilk bayrama ailece cümbür cemaat gidildiğini gördüğümde yazmıştım.

Merdivenlerden inen kafilenin görüntüsü mutlaka belleklerinizdedir.

Adını değiştirmektense uçağı değiştirmeyi uygun görmüşler.

ANA olmuş yeni uçak..

İyi olmuş…

Dış politikada yeni ufuklara engin, rahat, hoş, tıklım tıkış olmayan geniş, kazasız belasız uçuşlar dileriz.

Amerikan-Rus başkanlarının uçağı büyük de bizimki neden olmasın?

Bu arada yeri gelmişken; ehil danışmanları bu ufak ayrıntıyı atlamış olabilir ama 20 dakikalık görüşmede sözü açılırsa Amerika’nın da Lübnan-Suriye olayı ile Kıbrıs arasında bir benzerlik görmediğini hatırlatmış olalım.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Adam Ereli, Mart ayında Rum gazetecilerin sorularını yanıtlarken Suriye'nin Lübnan'daki askeri varlığıyla Türkiye'nin Kıbrıs'taki varlığının karşılaştırılamayacağını ve aralarında herhangi bir parallelik bulunmadığını belirtmişti.

Amerika yolundaki Başbakan’a bu ufak kıyak da bizden olsun..