Siyaset21 Mart 2005 00:00

Mustafa Kemal'in "dehası" milletin "bağrında" saklı!

ANILARINI KÂĞIDA DÖKEN FALİH RIFKI ATAY VE MAHMUT SOYDAN'A ATATÜRK'ÜN ÖZEL DEMECİ:   «Benim anlattıklarım ve anlattıklarımı değerlendirmek için size verdiğim belgeler okunduktan sonra, bütün Türk Milletini, özellikle, Türk aydınlarını vicdan ve fikir hesaplaşmasına çağırmak isterim. «Anılar» diye size anlattığım bu hikâyelerin, zamanımıza kadar birtakım Devlet büyüklerinin anılarını yayımlamak sevdasına benzer bir eğilimden doğmuş olduğunu sanmayınız. Eğer ben, bu gerçekleri size söylüyorsam ve milletimize ulaştırıyorsam, elbette bundan, büsbütün başka bir amacım vardır. Bu amaç ne olabilir? Bunu burada açıklayamam. Fakat benim tasarladıklarımı, düşüncelerimi içtenlikle ulaştıran bu yazılar okunduktan sonra, kuşku duymam ki milletim, kendi kendine durumu öğrenecek, değerlendirebilmek için gerekli belgelere sahip olacaktır. Dediklerimi, olaylar, eylemlerle kanıtlamamış olsaydı, bu sözlerimin kapsadığı gerçeği -güç anlaşılabilir düşüncesiyle-, bir zaman daha yayımlamakta ağır davranmaya belki gerek görürdüm.» «Hakimiyet-i Milliyye gazetesi 10 Nisan 1926 acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadaclaritin mazilo speeddatingmixers.co.uk claritin mazilomicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mgoxcarbazepine dosage click oxcarbazepin

SADELESTİRENİN NOTU

Atatürk'ün «Nutuk»u, hemen her aydının kitaplığında başköşeyi tutar. Ancak «Nutuk», 19 Mayıs 1919'dan bu yana Atatürk'ün asker ve politikacı olarak düşüncelerini ve eylemlerini yansıtır; Kurtuluş Savaşı'mızın tarihidir: Ama bunun bir de «öncesi» var: Nitekim Mustafa Kemal Paşa, «Amasya Mülâkatı» masasına oturduğu zaman, Anafartalar kahramanı, Yıldırım Orduları Başkomutanı ve Anadolu'nun yarısına resmen sözü geçen bir Ordu Müfettişi idi.

Kurtuluş Savaşı'nın öncesi, bu büyük eylemin hazırlık dönemidir. Atatürk'ün Padişahı etkilemeğe çalıştığı, Sadrazam ve Vezirlerle çekiştiği, Parlamentoyu düşüncesi yönünde- karar almaya zorladığı, gazete çıkardığı, gizli ihtilâl örgütleri kurduğu karmaşık ve dinamik bir dönem; Mustafa Kemal Paşa'yı ATATÜRK yapan dönem!.. Ne yazık ki, kitaplıklarımız ve belleğimiz bu dönem açısından boştur."

. Oysa Atatürk, böyle bir boşluk bırakmadı. Kurtuluş Sava;sı'nın ve yaşamının bu dönemini 1926' larda, o zaman Ankara'da yayımlanan «Hakimiyeti Milliye» (=Ulus) başyazarı Falih Rıfkı Atay ile, İstanbul'da yayımlanan «Milliyet» gazetesi başyazarı Mahmut Soydan'a sofrasında dikte ettirdi ve bu gazetelerde yayımlattı.

O yıllar Almanya'sının, Atatürk'ün Mareşal Hindenburg ile ilgili anılarından rahatsız olması, Sefir'in, Dışişleri Bakanlığımıza başvurması ve Ata­türk'ün incelik göstererek yayını durdurması, belki talihsizlik olmuştur. Fakat Falih Rıfkı Atay, 1944 yılında elindeki notları bir küçük broşür (19 Mayıs) halinde yayımlayarak bu boşluğu doldurdu ve anı­ları tamamladı.

Ben, Nutuk'un uzunca bir önsözü saydığım bu anıların 1926 Martında yayımlanan bölümü ile, 1944'de yayımlanan bölümünü birleştirdim ve bir bütün haline koydum. Ancak bu yazılar, Atatürk gibi, Türkçenin sadeleştirilmesinde Devrim niteliğin­de rol oynayan bir Devlet Adamının dilinden dö­küldüğü ve Falih Rıfkt Atay, Mahmut Soydan gibi çok yakın bir geçmişin parlak kalemlerinden çıktığı halde, günümüz kuşakları için gölgeli, ve hattâ ka­ranlıktı. Bu nedenle, elverdiğince sadeleştirmeye ça­lıstım.

«Sadeleştirmeye çalıştım,» diyorum, çünkü, bir eski kelimenin yerine yenisinin konması, bazen ya­zıyı anlaşılır hale getireceğine, büsbütün anlaşılmaz duruma da sokabiliyor. Oysa yazı, Atatürk gibi bir devlet adamına aittir ve üzerinde oynamaya hiç bir hakkımız yoktur. Bu yüzden bazı sözcükleri, eski oldukları halde, oldukları yerde bıraktım.

Bilgi Yayınevi, bu anıları yayımlamayı benim­semek suretiyle yakın tarihimize önemli bir hizmet yapmış olmaktadır. Aslında Atatürk'ün bu anıları, «NUTUK»la birlikte yayımlanmalıdır, düşüncesin­deyim.

 

İSMET BOZDAĞ

 

KONUŞMAYI KALEME ALAN YAZARLAR DİYORLAR Kİ:

 

«Birinci Dünya Savaşmm, gerek Osmanlı Devleti tarihi için, gerek yeni Türk Tarihini vücuda getiren sebepler ve sonuçlar bakımından, ne kadar önemli bir dönem olduğunu bil­diğimizden, önce bu soruna dokunmak istedik. Hiç kimseye meçhul değildir ki, Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman, Sofya Ataşemiliterliğin­de bulunan Atatürk, Birinci Dünya Savaşı'na katılmamıza karşı idi. Yine meçhul değildir ki, Birinci Dünya Savaşı'nın en büyük şerefini ve biricik başansını onun savaşa bilfiil katilmış olmasına borçluyuz.

Atatürk, Birinci Dünya Savaşı'nın ilk gün­lerine ait bir hatırasıyle ilk sorumuza karşılık verdiler: »

ATATÜRK ve BİR LAFEBESİ

Ben, Birinci Dünya Savaşı'nın müttefikle­rimiz için iyi sonuç vereceğine güveniyordum.

 

Fakat, savaş olup bittisinden sonra bulundu­ğum cephelerde savaşı başarıya ulaştırmaya ça­lıştım. Öteki cephelerde ise, sanki tersine bir yarışma vardı. Başkomutan vekili (Enver Pa­şa) her hareketinde bir ordu mahvederdi: Sa­rıkamış'ta olduğu gibi... O ve arkadaşları zaten daha önce Türk milletini uygunsuz durum:: sokmuşlardı. Bu uygunsuz dun-m, ordunun, yabancı komutanların eline bırakılması ve ve­rilmesidir. Bu açıdan Alman'ları ve Alman as­ker heyetini tenkit etmek istemem, asıl tenki­de layık olanlar elbette bizim Devlet Reisimiz ve özellikle devlet adamlarımızdır. Türk ordu­sunun güçsüz ve kabiliyetsiz olduğu inancıyla, O heyeti, ayaklarına kadar giderek ve rica ede­rek memleketimize davet edenler onlardı. Bu heyete, Türk Milletinin kabiliyetsizliğinden, beceriksizliğirıden açık biçimde söı edilmiş, kendilerine âdeta gelip bizi adam etmeleri tek­lif olunmuştur. Böyle bir müracaat üzerine ge­len bu heyet, içlerine girdikleri insanları ve çevreyı güçsüz, hattâ haysiyetsiz telâkki ederse,  mazur görülebilir.

Ben, Ordunun kayıtsız şartsız, bütün sırları ile, Alman Asker heyetine verilmesi ve bırakılmasmdan çok üzgündüm. Daha karar ve­rilmezden önce bir rastlantı ile durumu öğren­diğim zaman, sesimin erişebileceği makamlara kadar itirazlarda bulunmayı (kendime) görev saymıştım. İtirazlarıma kimse cevap vermedi, cevap vermeğe lüzum bile görmedi.

Yalnız, yeri geldikçe bu konu üstünde fi­kir alışverişi yaptığımız dostlarımdan biri -ki o zaman Genelkurmay'da en yüksek mevkiler­den birinde idi- bana güya son derece samimi görünerek dedi ki: «Arkadaş, bizim tecrübemiz senden çoktur; gerçi seni duygusallığa ve ha­yallere götüren şey, memlekete ve millete aş­kındır. Ama düşünmüyorsun ki bu memleket ve halk (acaba) senin bu sıcak aşkına sandığın kadar lâyık mıdır?.. Bizim başımızda pek bü­yük adamlar var: sen daha onlarla konuşma­mış, onlarm güngörmüş gözlerine gözlerini dik­memiş ve memleketin her yanındaki başarıları­nm sırrını anlayamamışsın. Eğer bir defa ken­dileriyle görüşsen, aynı fikirleri kabul etmek­te bizden daha ileri gideceğinden şüphem yok­tur. »

Kimlerden söz edilmek istendiğini pekâlâ anlamıştım, fakat perkitmeğe gerek görmedim. Büyük bir hata içinde bulunduklarını söyle­mekle yetindim. Karşımdaki (arkadaşım) -ki Birinci Dünya Savaşı'nda ölmüştür- o zaman kendisini, o yüksek hayallerin faili gibi tasar­lamanın doğurduğu bir heyecan içindeydi; di­yordu ki: «Kemal, Kemal!. Bizi rahat bırak, sonra vicdanına (karşı) sorumlu olursun. Biz, öyle şeyler yapacağız ki, sonucundan sen de memnun olacaksın, dünya da hayrette kalacak­tır. »

Çok güzel konuşan ve takma ad ile «Ta­nin» de yazı yazan muhatabıma önem verenler çoktu. Bense, bu çok samimi, vatansever ve hayal dolu sözlerden üzüntü duymadım. Fakat ne söylesem bütün sözlerimin karşılıksız kala­cağına inanarak susmayı ve düşünmeyi seçtim.

Yalnız, bu konuşmaya kısa bir cümle eklemek­ten kendinai alamadım: «Evet, çok şeyler ya.  pacaksınız!: Fakat yapacağınız şeyler, korkarım ki memleketi çıkılmaz bir girdaba sokmak­tan başka bir şeye yaramayacaktır. Eğer ben ve benim gibi düşünenler o gün hayatta bulunursak, sizin bugünkü sözlerinizi takdir ile an­mayacağız. Dilerim ki bizi, çıkılmaz zorluklar içinde bırakmayasınız..» Karşımdaki, sözlerim­deki ciddiyet'i ve samimiyeti anlamış görüne­rek, «Merak etme Kardeşim» dedi.

Bu zat arkadaşları içinde en çok konuşa­bilen, en çok tartışabilen ve zekâsına en çok güvenenlerdendi. Ötekileri ile de aynı konular üzerinde konuşmamış ve açık tartışmalarda bulunmamış değilim. Onlar, uzun görüşmekten­se, temas edilen esaslı noktalara cevap vermek­tense, büyük bir «Devlet Ulusu» tavrına bürü­nüp, yaman bir devrimci ruha sahip oldukları­nı ima ederek ve özellikle, ince diplomatlık, usta politikacılık sanatlarına pek güvenerek, o vaktin ünlü deyimiyle «atlatmak»ı tercih et­mişlerdir. Bunda muvaffak olduklarından emin­diler: Farkında değillerdi ki, kendilerini derin bir merhamet hissi ile dinliyordum.

Zavallı Talat Paşa, kendisinin serseri bir Ermeni kurşunu ile Berlin sokaklarında yere serildiğini işittiğim zaman, ne kadar üzülmüş­tüm. Sadrazam olduğu günlerden birinde, sa­daret makamında kendisine bazı hayatî mese­lelerden bahsetmiştim. Verdiği cevaplarla beni güzelce atlattığına inanmış... Hattâ bu mem nuniyetini, bir saat sonra konuştuğu yakın bir arkadaşına hikâye etmişti. Fakat iki gün son­ra, kendisini telaşa düşüren bir durum ortaya çıkınca, beni gece yarısı evine davet edip çare ve tedbir sormak lüzumunu hissetti. O gece, telaşlı Sadrazamın meclisinde aynı arkadaşım da hazırdı. Şu sözleri söylemekle kendimi te­selli ettim:

«Benden fikir ve' mütaIaa soruyorsu­nuz, söylemekte mazurum. Çünkü ben size daha üç gün önce, hayatî bir mesele hakkında fikir ve mütalaamı söylemiştim. Siz ise beni atlattığınızı sanmış, hattâ bundan pek neşelenmişsiniz.»

«Asla! » dedi.. «Söylediğiniz zat, yanınızda oturuyor.» dedim.