Rum Tarafını Tanımaya Hazırız!
KKTC'nin tanınması gündemdeyken Hükümet Rum tarafını tanımaya hazırlanıyor. Gül: Ek protokolü imzaya hazırız.. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamak için gerekli yasaları çıkardığını ve Gümrük Birliği ek protokolünü imzaya hazır olduğunu söyledi. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türkiye’nin ek protokolü imzalamak için Avrupa Birliği içindeki imza sürecinin tamamlanmasını beklediğini söyledi. Avrupa Birliği’nin onayının kısa bir süre içinde tamamlanacağını tahmin ettiğini belirten Gül “Bundan sonrası onlara bağlı, hangi dönem başkanlığında protokolün imzalanacağı bizim için fark etmez. Bu, mutabakata varılan metindir” dedi.levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesabilify idippedut.dk abilify
İstediğiniz Şerhi Düşün, Uyum Protokolü’nün İmzalanması;
“Kıbrıs Cumhuriyeti” Adı Altında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Tanımak Anlamına Gelir
- 17 Aralık’tan sonra Türkiye’nin tartıştığı karar metninin önemli maddelerinden bir tanesi de, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) tanıyıp, tanımayacağımız. Bu tartışmaların kaynağı nedir? Türkiye GKRY’yi tanıyacak mı? Hüseyin Pazarcı- Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili tanımayı hangi vesileyle yapmış olacağına bakmakta yarar var. Tanınma konusunu ortaya çıkaran; Birliğe yeni 10 devletin katılmasından sonra Türkiye’nin daha önce Avrupa Birliği ile yapmış olduğu Ortaklık Anlaşması ve Gümrük Birliği Anlaşması’nı bu yeni 10 üyeye teşmil etmesi gerekliliğidir. Bu yeni 10 üyeden birisi de “Kıbrıs Cumhuriyeti” denilen, bizim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olarak ifâde ettiğimiz ülkedir. GKYR, “Kıbrıs Cumhuriyeti” şeklinde AB üyesi oldu. Dolayısıyla bu devletin Ankara Anlaşması’nın bir tarafı hâline gelmesi konusu, “Uyum Protokolü’yle birlikte acaba onu tanımamız anlamına gelir mi” sorusunu gündeme getirdi. Yâni bu protokol vesilesiyle “tanıma-tanımama” sorunu ortaya çıktı. Bunun dışında da zaten Rum Yönetimi’nin, “Ben Avrupa Birliği üyesiyim, AB üyesi olacak bir Türkiye’nin beni tanımadan bu grubun içine girmesi söz konusu olamaz” şeklinde dile getirdiği tanınma talepleri vardı. Yâni genel siyasî çerçevede Rum Yönetimi tarafından bu söyleniyordu. Bu Uyum Protokolü ise, bir zorunlu tanıyıp tanımama sorunu ortaya çıkardı.
Şimdi bu protokolün yapılması özeline girmeden evvel, iki birim arasında genel olarak bir anlaşma yapılması hâlinde “acaba bu ne anlama gelir” diye bakmakta fayda var. Bir anlaşmanın iki yanı olur. Birincisi bizatihi o anlaşma ile düzenlediğiniz konudur. Uyum Protokolü; Gümrük Birliği’nin kurallarını, AB ile Türkiye arasında olan kuralları, bu kez yeni üye olan devletlere de uygulama şeklinde bir amacı ortaya çıkarıyor. Genel olarak bir anlaşmanın ikinci yanı ise, üstü kapalı etki şeklinde ortaya çıkar. Eğer bir devlet bir başka devlet olduğunu iddia eden birimle bir anlaşma yaparsa, bunun altında bir varsayım yatar; “Sen de devletsin, ben seninle dolayısıyla eşit eşite bir anlaşma yapıyorum”. Bu varsayım çerçevesinde eğer bir anlaşma yaparsanız, tanımış olursunuz.
Hüseyin Pazarcı- Örneğin yeni devlet olma iddiasıyla ortaya çıkmış bir birim var, siz onunla bazen ilişki kurmak zorunda olabilirsiniz. Meselâ konsolosluk ilişkileri. Çünkü o bölgedeki vatandaşlarınızla ilgili işlemleri eğer o bölgede onlar hâkimse onlarla yürütmek durumundasınız. Konsolosluk anlaşması yapma durumları olabilir. “Bu benim seni devlet olarak tanıdığım anlamına gelmez” şeklinde bir anlayışı ki, mutlaka böyle ifâde edilmesine gerek yoktur, o anlaşmanın içine konulması veya anlaşmayla birlikte ifâde edilmesi gerekir. İşte ülkeler üzerinde hak iddia eden ulusal kurtuluş hareketleriyle böyle anlaşmalar yapılabilir. Bu anlaşmalarda genelde, “devlet olarak tanımadım ama meselâ savaşan statüsü tanıdım” gibi bazı ara durumlar ifâde edilir. Bunun dışında bu tür anlaşmalar bazen devlet olarak tanımadan silâhlı çatışmalar sonucunda yapılabilir; ateşkes anlaşması, esir değişimi anlaşması gibi... Meselâ 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’yle Fransızlar’ın bir anlaşması vardır; esir değişimi ve ateşkesi sağlayan. Ama Fransa, “Türkiye Cumhuriyeti devlet olarak vardır ve temsilcisi Ankara Hükümeti’dir” dememiştir. Daha pratik bir sorunu çözmeye yöneliktir bu anlaşma. O zaman o anlaşmanın içeriğinde tanımadığınızı ortaya çıkartacak ifâdeler kullanır ve yaptığınız işle sınırlı bir anlaşma yapmış olursunuz. İşte ikili anlaşmalarda da tanımadan bir anlaşma yapma gibi bir durum ortaya çıkar, ama bunlar sınırlı konular kapsayan ve sınırlı alanlarla ilgili olan anlaşmalardır.
Şimdi Kıbrıs’la ilgili olarak GKYR’yle bir Uyum Protokolü imzalanması yoluna gidilirse acaba bu sonuç ortaya çıkar mı? “Türkiye kendi kendine ‘ben tanımıyorum’ demekle böyle bir sonucu elde edebilir mi” diye baktığımızda; bu biraz zor görünüyor. Çünkü Uyum Protokolü AB üyesi yeni devletlerle Türkiye arasında olacak. Ve düzenlediği konular itibariyle çok geniş bir protokol, bütün bir ekonomik işbirliği düzeni içine giriyorsunuz. Yukarıda ifâde ettiğim şekliyle sınırlı bir anlaşma burada söz konusu değil. Türkiye’nin “ben seni yok sayıyorum” deme şansı yok. Dolayısıyla “ben seni yok sayıyorum” demeniz anlam ifâde etmemeye başlıyor. Yok sayıyorsunuz ama alıyorsunuz ve veriyorsunuz. Gümrük Birliği’nin gerektirdiği bazı şeyler var, örneğin, ürünlerle ilgili olarak menşe şahadetnâmesi istenir. Bunu kimden isteyeceksiniz? Uyum Protokolü çerçevesinde Güney verecek. O zaman Kıbrıs’ın bütünü adına Güney’in işlem yapma gibi bir durum söz konusu olacak. Bunun gibi günlük işlemler çerçevesinde bir çok veride Güney’i muhatap alma durumunuz ortaya çıkar hâle gelecektir. Dolayısıyla, Uyum Protokolü gibi düzenlediği konu itibariyle çok geniş olan bir protokolün imzalanması hâlinde, işin özünde sizin onun varlığını üstü kapalı olarak artık en azından kabul etmiş olduğunuz şeklinde bir anlayış ortaya çıkar; “Ben seni tanımıyorum” deme olanağınız bulunsa dahi. Dolayısıyla yapılacak günlük işlemler ve yaşamanın koşulları çerçevesinde Güney karşınızdaki muhatap olacaktır. Onu dikkate alarak bir takım işlemler yaptığınızda tüm Kıbrıs adına bunu yapma durumunda olursanız, o zaman KKTC’yi kenara koymuş olursunuz. Bu Kuzey’in yavaş yavaş, bütün işlemlerde olmasa bile, bir takım işlemlerde reddi anlamına gelecektir. Dolayısıyla “tanımama” şeklinde bir olanak size beyanla filan tanınsa bile, bunu işin özü itibariyle, bu tür bir anlaşmanın içeriği vesilesiyle bunu sağlamanız biraz zor. Tersine tanıma işlemi şeklinde etkiler doğuracak bir durum ortaya çıkacaktır. Kaldı ki, Türkiye’nin bir beyanla “ben tanımıyorum” demesi, o anlaşmanın içeriğini ve onun tanıdığı yükümlülükleri ortadan kaldırmıyor. Bu Uyum Protokolü ister 10 üye ülke ile Türkiye arasında imza edilsin, ister her üye ile Türkiye teker teker imzalasın, değişen bir şey olmaz.
Hüseyin Pazarcı- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığını kabul ettiğimizde, bugünkü fiiliyatla değişmiş durumu veri almış oluyorsunuz. Bunun üzerine Kıbrıs Rum Yönetimi işi daha ileriye götürme yoluna girebilecektir. Rum Yönetimi, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temsilcisi olan benimle Uyum Protokolü imzalamış ve Katılım Antlaşması’nın görüşmelerine benimle girecek olan Türkiye’nin, bundan sonra şunlara şunlara uyması gerekir” diyebilecektir. İşte, “Askeri çekin, ‘KKTC’ diye bir şey yoktur onu tanımayı bırakın” diyecektir. Artık Kuzey de dahil bütün Kıbrıs üzerinde yetkinin kendinde olduğunu ifâde etmeye başlayacaktır. Bu birinci olarak Kuzey’i sıkıştırma, yok saydırma şeklinde olacaktır. İkinci hedef olarak da, oradaki Türk askerinin varlığını sona erdirme şeklinde olacaktır. Ama bunun da ötesinde üçüncü olarak, bugünkü yapısı çerçevesinde AB içine kabul edildiğine göre, Ada’daki Türkler’in statüsünü belirleme şeklinde bir adım atacaktır Rumlar. Dolayısıyla 1960’daki Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaşmaların dahi bir takım yanlarının uygulanmadığı bir yeni statükoyu bu kez Türkiye’ye ve Kıbrıs Türkleri’ne hukuken de kabul ettirme şeklinde bir hedefi olacaktır Rum kesiminin. Bu da Ada’da, 1960’da elde edilen hakların dahi gerisinde bir Türk kesiminin ortaya çıkması gibi bir duruma vesile olacaktır. Gerçi Kıbrıslı Türkler’in insan hakları vs. bakımından AB genel ilkeleri çerçevesinde bireysel düzeyde haklarını kaybetmesi pek söz konusu olmayacaktır, ama toplum olarak elde ettikleri “kurucu toplum” olma niteliklerini kaybetmeleri ve “azınlık statüsüne” düşmeleri gibi bir pozisyonla karşı karşıya kalmaları söz konusudur. Bu, hemen böyle bir statü tesis edileceği anlamına gelmez, ama bu sonuça gidebilecek bir durumun da başlangıcı olabilecektir.
Hüseyin Pazarcı- Annan’ın 17 Aralık’ta özel olarak yemeğe çağrılması ve orada hazır bulunması dahi Plân’ın yeniden gündeme getirilmek istendiğinin işaretini veriyor. Annan Plânı’nın yeniden devreye girmesi kafalardan geçiyor gibi, ama işin mantığına baktığımızda da zaten Annan Plânı’nın devreye girmesi beklenen bir husustu. Çünkü Türkiye, “Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Kıbrıs’ın tümünü temsil eder bir şekilde tanımam” diye bir yaklaşım içerisine girdiğinde, AB’nin aklına iki tarafı bağdaştırabilecek bir çözüm yolu olarak Annan Plânı’nın gelmesi mantığın gereğiydi. AB’de, “iki tarafı birleştiren bir yeni Birleşik Kıbrıs devletini ortaya çıkarırsa; Türkiye’nin Uyum Protokolü’nü onunla imzalaması ortaya çıkacak sorunları da hâlletmiş olacaktır” şeklindeki bir anlayış var. Zaten AB’nin bu anlayışla hareket ettiğini Annan’ın bizzat Brüksel’e gelmesi de teyit etti. Annan Plânı’nın, adı öyle olur ya da başka olur, özü itibariyle masanın üzerine getirilmesi söz konusu. Bu sağlandığı takdirde AB’nin gözünde hem Türkiye açısından, hem AB açısından bir sorun kalmayacak, hem de AB kendine göre uluslararası düzeyde uzun süredir süren bir sorunu çözmüş olma “başarısını” göstermiş olacak. Şimdi bunun üzerine işi yoğunlaştıracakları görülüyor.
Uyum Protokolü Taslağı Açıklanmalı
Hüseyin Pazarcı- Uyum Protokolü ile ilgili olarak sağlam değerlendirmeler yapmak için, “fiiliyatta tanıma anlamına gelirdi, gelmezdi” şeklindeki tartışmaların açıklığa kavuşması için protokol metninin tümünün toplumumuza biran önce açıklanması gerekmektedir. Çünkü AB Komisyonu’nun 6 Ekim tarihli raporunda Temmuz ayında AB Komisyonu’nun bir Uyum Protokolü taslağını Türkiye’ye verdiği belirtiliyor. Onun içeriğindeki ifâdelere bakarak bu metnin fiiliyatta ve hukuken tanıma anlamına gelip gelmediği ve KKTC’yi devre dışı bırakıp bırakılmadığını anlamamız mümkün olabilir. Dolayısıyla hükümetin taslağı bir an önce açıklaması ve bunun üzerinden işin değerlendirilmesi gerekecektir. Aksi takdirde, “tanıdık-tanımadık” şeklindeki soyut laflar çerçevesinde bir tartışmaya dönecektir iş. Eğer bu açıklanmazsa; Türk toplumu, KKTC Türk halkı işin özünü bilemeden bazı sonuçlara katlanma durumunda bırakılmış olacaktır. Bu tabiî başka olumsuzluklara ve toplumumuzda farklı endişelere de yol açacaktır.
Hüseyin Pazarcı- Eğer AB üyesi olmaktan vazgeçersek bu mümkün. Yâni bugünkü ortaklık ilişkisinin reddine kadar iş gidecektir. Çünkü AB’nin bu anlaşmayı 15 ülke ile yapmamıza ve yeni üye olan 10 ülkeyle yapmamamıza “tamam” deme hak ve yetkisi yok. Bir bütünleşme hareketi bu ve sizin sâdece “Uyum Protokolü’nü yok sayıyorum” deme gibi bir hukukî, siyasî olanağınız yok. Tümünden vazgeçmiş olursanız, böyle bir anlaşmayı yok saymanız mümkün. Bu da kolay yapılacak bir şey değil, yapılırsa devrimsel bir nitelik gösterecektir o zaman.
Hüseyin Pazarcı- Çeviriler bazen o kadar önemli oluyor ki, Türkçe’ye çevrilmesi halkımızın anlaması bakımından gerekli ama o çeviriler çok uzman kişilerce yapılı. Benim elimde 17 Aralık kararının İngilizce asıl metni var. Ciddî bir gazetemizin yaptığı çeviride 19. paragrafta yer alan bir terim benim dikkatimi çekti meselâ; “On yeni ülkenin katılımını hesaba katarak” diye çevrilmiş. Hâlbuki “ülke” terimi geçmiyor orada, “State” geçiyor. Yâni “Oon yeni devlet” diyor metinde. Daha bu tür terimlerle bile size, “Kıbrıs Cumhuriyeti devlettir” dedirttirmiş olmaya başlıyorlar. Bir de Uyum Protokolü’ne geçtiğiniz de kim bilir neler söylenecek, konulacak? Dolayısıyla o terimler üzerinde duyarlı davranmadığınız takdirde, bir hukukçunun çıkartacağı, teknik bilgiye sahip bir diplomatın çıkaracağı bazı şeyler var ki, onları anlamamış olursunuz. Bu mutlaka kötü niyetle yapılıyor demiyorum ama o terimlere de dikkat etmek lâzım.
Hüseyin Pazarcı- Tabiî “açık uçlu” ifâdesini görüşmelerin ne zaman sonlanacağı şeklinde anlama olanağı var ama sâdece öyle anlamak olanağı yok. Normalde üye olacaksanız Katılım Antlaşması görüşmeleri yapılır. Katılım Antlaşması yazılır, amaç budur. Katılım Antlaşması demek, tam üye olmak üzere bunun yapılması demektir. O Katılım Antlaşması’nın içinde bile tam üyeliğin bugüne kadar anlaşıldığı kapsamının ötesinde bir üyelik formüle edilmesi düşünülüyor, o risk bile var. Ama burada açık uçluluk sözü ile kast edilen ikinci durumdur. Yâni eğer tam üyelik amaçlı görüşmeler başarı ile sonuçlanmazsa, AB Türkiye’ye diğer 25 ülkeye tanıdığı hakları tanımaz ve bunu Türkiye’ye kabul ettiremezse ayrıca Türkiye’yi sindiremeyeceğini düşünürse; işte o zaman Katılım Antlaşması’nın nitelik değiştirmesi gündeme geliyor. Tam üyelik şartları içermeyen ve daha özel bir statü içeren bir pozisyonu ifâde etmek için “açık uçlu” terimi kullanılıyor. Sâdece süre ile ilgili yorum bu anlamda doğru olmayan bir yorumdur. Eğer başka açıklamalar olmasaydı belki “budur” denilebilirdi ama başka açıklamalar var. Tam üyelik olmasın, başka bir yol bulunsun şeklinde bir anlayışı ifâde ediliyor. Bu bağlantı içinde onu yorumlamak lâzım, üstelik 17 Aralık kararında böyle bir ifâde de var zaten. Bunu bu karara koydukları içinde önümüze sonuna kadar çıkartabileceklerdir. Mutlaka başka bir statü ile sonuçlanacak demiyorlar ama sonuçlanabilir, “bu hakkı mahfuz tutuyoruz” diyor AB.
Hüseyin Pazarcı- Bu uluslararası hukuku ve AB hukukunu bilmemekten kaynaklanan bir yaklaşımdır. Kesin olarak bu olanak yoktur. Avrupa Toplulukları Adâlet Divanı birincil hukuk niteliğinde sayılan temel kurucu antlaşmaları, ki Katılım Antlaşmaları da o niteliktedir, hiçbir şekilde yorumlamak sûretiyle iptali yoluna gidemez. İrade antlaşmanın içinde bu şekilde ortaya konmuşsa, o zaman Katılım Antlaşması o niteliğiyle aynen uygulanacaktır. “AB bir bütünleşme olayıdır, bütün üye devletler arasında aynı kurallar uygulanır” şeklinde bir genel anlayışla AB hareket ediyor ama bazen bir takım istisnalar olmuştur. Meselâ AB’ye katılırken İngiltere Kıbrıs’taki İngiliz üslerini, AB’nin kurallarının uygulanmayacağı bir alan olarak AB’ye kabul ettirmiştir. Ve o şekilde yapılmıştır antlaşma. Ondan sonra Avrupa Adâlet Divanı’nın; “Birlik ülkelerinin tümünde aynı kurallar uygulanır. İngiltere Kıbrıs’taki üsleri niye bunun dışında tuttu” deme hakkı yoktur. Antlaşma o şekilde kabul edilmiştir, onu küçük bir coğrafî alan istisnası olarak koymuştur. Bizimle ilgili olarak yapılacak antlaşmada, serbest dolaşım hakkını, tarımla veyahut da yapısal fonlarla ilgili verileri sürekli istisna şekline koyan bir hüküm yer alırsa ve herkes bunu kabul ederse; ondan sonra bütün üye devletler ve ayrıca AB’nin ilgili kurumları onaylayıp bu yürürlüğe girerse; artık Avrupa Toplulukları Adâlet Divanı’nın önüne gidip bunu iptal ettirmeniz söz konusu değildir. Bu birincil hukuktur. Birincil hukuku Avrupa Toplulukları Adâlet Divanı asla değiştiremez. Konsey, Komisyon gibi AB’nin ilgili kurumları da asla değiştiremez. Bu AB müktesebatının temel verisidir.
Hüseyin Pazarcı- Anayasamızda bazı değişikliklerin yapılması gerekiyor, AB müktesebatına uyumunun sağlanması için. Bu şu ana kadar yapılmadı, zaten hemen yapılması da gerekmiyor. Bir gün tam üye olunması durumuna çok yaklaşıldığında yapılabilir. Meselâ Anayasamızın 6. maddesi var; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır”. Bugünkü anayasamız çerçevesinde bu yetkiyi kullanma yetkisindeki organlar; Meclis, Hükümet, Yargı Organları ve Cumhurbaşkanı’dır. Dolayısıyla AB üyesi olunduğunda oradaki Konsey kararları, ki tüzük adını veriyoruz ve devletteki yasalara tekabül ediyor, bütün üye devletlerde doğrudan uygulanır niteliktedir. Yönerge ya da direktif dediğimiz bir takım AB kararları yine sonucu itibariyle üye devletleri kesin bağlıyor ama bunun yürürlüğe konmasıyla ilgili bazı yetkiler hükümetlere bırakılıyor. Şimdi bunlar bağlayıcı kurallar ve bütün üye devletlerde doğrudan uygulanabilme durumundalar. Türkiye’de AB Konseyi’nin aldığı bir tüzüğü yasa gibi uygulayabilmeniz için, egemenlikle ilgili kaydın esnekleştirilmesi gerekiyor. Bazı AB üyesi devletlerin anayasaları buna müsait olduğundan değiştirmeye gerek görmediler. Ama anayasaları buna müsait olmayanlar anayasa değişikliği yaptı. Yazılı anayasası olmayan ülkeler ise, İngiltere gibi, “European Community Act” adı verilen temel yasa çıkartmak sûretiyle bu kuralların kendi ülkelerinde uygulanabilmesi olanağını hukuken tanıma yoluna gitmiştir. En temel değişiklik bu olmakla birlikte temel bazı değişiklikler olacak. Ama AB müktesebatı ve gereklerini iyi bilmek ve onları doğru yerine getirmek önemli
Serdar Denkaş ABD heyetiyle konuşulanları ve hedeflerini açıkladı... Fikret Bila'nın Milliyet'teki Yazısı: ABD Kongre heyetinin Ercan Havaalanı'nı kullanarak KKTC'ye gerçekleştirdiği ziyaretin taşıdığı mesaj büyük öneme sahip. ABD heyetinin Güney Kıbrıs yönetiminin şiddetli tepkisine rağmen bu ziyareti gerçekleştirmesi, Rum tarafı açısından olumsuz anlamda mesaj yüklü kuşkusuz... Bu ziyaret, KKTC'ye uygulanan izolasyonun kaldırılması yönünde atılmış bir adım olduğu gibi, Rum tarafı açısından da baskı niteliği taşıyor. ABD'nin de desteklediği Annan Planı'na 'evet' diyen taraf olmasına karşın cezalandırılan KKTC'nin, bu
ziyaretle moral bulduğu çok açık... Sorumluluk AB'nin ABD'nin, Avrupa Birliği'nden (AB) farklı olarak KKTC'ye verdiği bu destek, başta KKTC'ye uygulanan ambargonun kaldırılması yönünde büyük umut doğurdu. Oysa bu konuda söz veren AB'ydi... Kıbrıs sorununun bugünkü aşamaya gelmesinde olduğu gibi gelecekte "çözümsüzlüğe" sürüklenmesi halinde de sorumluluk büyük ölçüde AB'ye ait olacaktır. Güney Kıbrıs'ı, uluslararası antlaşmalara aykırı olarak ve çözüm koşulunu sadece Türk tarafına dayatarak tam üye yapması, hatalar zincirinin başlangıcı ve kaynağı oldu. ABD'lilerin hayreti Kongre üyesi Edward Whitfield'in başkanlığındaki ABD heyeti, KTKC'de Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Başbakan Ferdi Sabit Soyer ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş'la görüşerek, sorunlar hakkında detaylı bilgi aldılar. Heyet başkanı Whitfield ve arkadaşlarının, aldıkları bilgiler karşısında hayrete düştükleri, KKTC'den yansıyan ilk izlenim oldu. Rum tarafının, Türklerin Güney'e geçmesini engellemek için başvurdukları yöntemler, ABD'lileri şaşırttı. Türkler için Kuzey'e mahkeme celbi ve tutuklama kararı gönderen Rum yönetiminin Güney'e geçişleri fiilen durdurduğunu öğrenen ABD'liler, çözüm konusunda niyetsiz tarafı öğrenmiş oldular. Tutuklanma korkusu KKTC yetkilileri, Kıbrıslı Türklerin, herhangi bir bahane ile tutuklanma korkusu nedeniyle Güney'e gidemediklerini, gidenlerin korkutulduklarını, alışverişlerine olanak verilmediğini aktardılar. ABD heyetini şoke eden bir bilgi de, Güney Kıbrıs'ın, KKTC'ye geçen ve geceleyen Rumlar için hapis cezası öngören bir yasa teklifini meclislerine sunmuş olmalarıydı. Nasıl bir politika? KKTC'nin bundan sonra nasıl bir politika izleyeceğini, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş, ABD heyetine şöyle özetledi: "Biz çözümden yanayız. Bunu gösterdik. Kıbrıs'ta bir devlet olacaksa, bunun parametreleri bellidir. Bu adada iki ulus ve iki devlet vardır. Bir devlet kurulacaksa, bu iki devlet kuracaktır. Bunun parametreleri de iki ulusun siyasal eşitliği ve iki kesimliliktir. Ancak Rum tarafı bunu kabul etmiyor. Çözüme yanaşmıyor. Bunu sizler de gözlediniz.
Eğer Kıbrıs'ta bir devlet kurulamayacaksa, o zaman iki devlet ayrı yaşamayı öğrenmek zorundadır. Bir devlet olmayacaksa, iki devlet olur. İki devlet yollarına devam ederler." Serdar Denktaş'ın mesajı açık. KKTC'nin sonsuza kadar Rumların keyfini bekleyemeyeceğini vurguluyor Serdar Denktaş... Gambiya ve Katar ziyaretlerini de bu çerçevede görmek gerekiyor. Dışişleri Bakanı olarak Serdar Denktaş'ın AB dışındaki ülkelerle ilişki kurmaya ve geliştirmeye dönük çabaları sürecek... KKTC bir yandan çözüm arayışlarını ve yeniden başlarsa müzakereleri sürdürürken, bir yandan da üçüncü ülkelerle temaslarını sürdürerek yaşam alanını genişletmeye çalışacak... Doğrudan uçuşlar ABD heyetinin KKTC temasları içinde doğrudan uçuşlar da önemli yer tuttu. ABD heyetinin, doğrudan uçuşlara engel olan uluslararası düzenlemelerin neler olduğu yolundaki sorularına KKTC yetkilileri yanıt verdiler. Kıbrıs Türk Hava Yolları'nın teknik başvurularını anımsattılar. Heyet başkanı Whitfield'in ABD'ye dönünce bu konuyu araştıracaklarına söz vermesi, KKTC yönetiminde memnuniyet yarattı. KKTC'den doğrudan ABD'ye uçuş olanaklarını araştıracaklarını söylediler. Keza Serdar Denktaş'ın, Türkiye'nin Gümrük Birliği'ni genişletmesiyle birlikte limanlarını ve havaalanlarını Güney Kıbrıs'a açmasına dönük taleplerle birlikte aynı anda KKTC'nin liman ve havaalanlarının dünyaya açılması yönündeki önerisi de ABD heyetinin dikkatle kaydettiği bir diğer konu oldu. Moral ve umut
ABD Kongre heyetinin KKTC'yi ziyareti, geleceğe dönük olarak Türk tarafına hem moral hem umut verdi... (Milliyet/01.06.2005)
| ||||
Serdar Denkaş ABD heyetiyle konuşulanları ve hedeflerini açıkladı...
Bakanlık Sözcüsü Richard Boucher, ABD Kongre üyelerinin Kuzey Kıbrıs ziyaretinin, uluslararası anlaşmaları ve ABD yasalarını ihlal etmediğini belirtti.