Siyaset3 Ocak 2005 00:00

2005; Sancılı Doğumun Sancılı Yılı - Hüseyin MÜMTAZ

Genelkurmay Başkanı Özkök Yeniyıl mesajında “AB üyeliğini, Ulu önder Atatürk’ün bizlere vermiş olduğu –Türkiye’yi çağdaş uygarlığın ilerisine taşıma hedefi için- önemli bir araç olarak görmekteyiz” diyor. “Çağdaş uygarlık”ı sadece AB mi temsil ediyor? AB üyesi olmadan da “çağdaş ve uygar” olmanın yolları yok mu? AB üyesi olmadan da “çağdaş ve uygar” olan ülkeler yok mu? “Türkiye AB’yi küresel güç yapar” diyor.          Bana ne AB’nin küresel güç olmasından? Bana faydası ne?          AB’ye girmek Türkiye’yi küresel güç yapıyor mu?          Yoksa Ege, Kıbrıs, Ermeni sınırı ve soykırımı, Dicle-Fırat, azınlıklar, yabancı vakıflar, azınlık vakıfları, patrikhane, ruhban okulu belalarını mı başıma sarıyor?new prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponssymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenacialis walgreen coupon cheap cialis cialis coupon

2004’ün son altı ayının; Türkiye için, “Cumhuriyetin En Uzun Altı Ayı” ve Türk Kıbrıs için de “Darağacında Altı Ay” şeklinde geçeceğini düşünmüştüm.

            Fakat 17 Aralık’tan sonra 3 Ekim 2005’e kadar içine sokulduğumuz tam tamına 9 ay 10 günlük doğum sürecinin de ayni şekilde, belki daha fazla sancılı geçeceği anlaşılmaktadır.

            Şimdi AB bayramlarının yapıldığı Ankara Kızılay Güven Parkı’nda 1970’li yıllarda her hafta Ankara Valiliği ile komünist göstericiler arasında el değiştiren ve üzerinde Atatürk’ün “Türk âleminin en büyük düşmanı komünistliktir, her görüldüğü yerde ezilmeli” sözünün yazılı olduğu ışıklı bir tabela vardı.


            Ben olsam 2005 Türkiyesi’nde aynı yere son derece rahat bir biçimde “En büyük düşman AB”dir panosunu takardım.

            Üstelik bu panonun, bu sefer 34 yıl öncesinin aksine solun en ucundan sağın en ucuna kadar hayli geniş bir yelpazenin duygularına tercüman olacağını ve birleştirici bir rol oynayacağına da eminim.

            AB, kendisi için bu kadar ürkütücü olmayabilir.. Fakat beni asıl dehşete düşüren bizdeki AB muhiplerinin her birinin ayrı ayrı ve tamamen kendi çıkarları için zihinlerinde, kendi beklentilerine uyan farklı bir AB imajı yaratıp millete öyle sunmaları.

            Bu “açıklamalar” sonucunda millet; AB’nin fil mi, deve mi, kuş mu yoksa devekuşu mu olduğuna bir türlü karar veremiyor.        

            Televizyonlarda yorum yapan papyonlu monşerler; “Paranoya içindesiniz.. AB’ye giren hiçbir ülke bölünmedi ki” diyorlar.

            Doğrudur.. Ülkeler girince bölünmediler.

            Bölünüp öyle girdiler.

            İşte Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çekoslovakya..

            Meraklısı, bu “eski” ülkelerin “Soroslandırılıp-Edelmanlaştırılmasından” sonra hangi “parçalarının” AB’ye alınıp, hangilerinin dışarıda bırakıldığını bir zahmet araştırıversin.

            Genelkurmay Başkanı Özkök Yeniyıl mesajında “AB üyeliğini, Ulu önder Atatürk’ün bizlere vermiş olduğu –Türkiye’yi çağdaş uygarlığın ilerisine taşıma hedefi için- önemli bir araç olarak görmekteyiz” diyor.

“Çağdaş uygarlık”ı sadece AB mi temsil ediyor?

AB üyesi olmadan da “çağdaş ve uygar” olmanın yolları yok mu?

AB üyesi olmadan da “çağdaş ve uygar” olan ülkeler yok mu?

“Türkiye AB’yi küresel güç yapar” diyor.

            Bana ne AB’nin küresel güç olmasından? Bana faydası ne?

            AB’ye girmek Türkiye’yi küresel güç yapıyor mu?

            Yoksa Ege, Kıbrıs, Ermeni sınırı ve soykırımı, Dicle-Fırat, azınlıklar, yabancı vakıflar, azınlık vakıfları, patrikhane, ruhban okulu belalarını mı başıma sarıyor?

            Ermeniler; Türkiye-Ermenistan Sınırı’nı düzenleyen 1921 Kars ve Gümrü Anlaşmalarını tanımıyor. Dışişleri bakanları, “Siz ısrar ederseniz biz de Sevr Anlaşmasını ileri süreriz” diyor.

            Olur. Bence mahzur yok. Sevr’i yırtmak için biz İstiklal Harbini yaptık. Yüreği yeten sınırı değiştirir.

            Ama işin asıl acı tarafı işte bu.. Kurtuluş savaşı ile aldığımız toprakları, anlaşma masasında (1960 Londra- Zürich) edindiğimiz hakları tanımıyorlar.

            Bizi savaş meydanında yenerek değil, kendi imzalarımızla bize dayatıyorlar.

            Papadopulos’un 1 Ocak 2005 günü söyledikleri; 17 Aralık imzasının gerçek yüzünü ve 18 Aralık Kızılay AB Bayramı’nın aslında sadece bir orta oyunun olduğunu gözler önüne seren çok güzel bir belgedir:

            Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Tasos Papadopulos Rum Fileleftheros gazetesine, “3 Ekim takviminin Rum tarafı için değil, Türkiye için geçerli bir takvim olduğunu” söyledi. Papadopulos yaptığı açıklamada, “3 Ekim 2005 takviminin Avrupa Birliği’ne (AB) karşı Türkiye’yi bağladığını ve baskı altında olanın Türkiye olduğunu” ileri sürdü. Kendilerinin çabasının Türkiye’nin 3 Ekim öncesinde gümrük birliği anlaşmasını 10 yeni AB üyesiyle imzalamasını sağlamak olduğunu ifade eden Papadopulos, “bu takvimin Türkiye’ye bir baskı teşkil ettiğini ve bu baskıdan kendilerinin de yararlanmaya çalışacağını” söyledi.

            Konu bu kadar açık ve net..

            Bakın Denktaş bir “yedek istihkâm teğmeni”ne yazdığı mektupta ne diyor:

            “Aziz teğmenim, Kıbrıs bizdeki mutlak ve katıksız barış severlerin katkısı ve Türk Hükümetinin AB yolculuğu nedeniyle gözü kararmışlığı karşısında bence, kaybedilmiş bir davadır.”

            Kıbrıs, neden kaybedilmiş bir davaymış?

            “….bizdeki mutlak ve katıksız barış severlerin katkısı ve Türk Hükümetinin AB yolculuğu nedeniyle gözü kararmışlığı karşısında”….

            Orgeneral Özkök ne diyordu 2005 yeni yıl mesajında;

             “AB Atatürk projesidir, Türkiye’nin katılımı AB’yi küresel güç yapar”.

             Bakın meğer AB Dönem Başkanı Hollanda’nın Dışişleri Bakanı Bott Özkök’den bir hafta önce 24 Aralık’ta, AFP’ye verdiği demeçte  ne demiş:

            “Türkiye’nin AB’ye girmesi durumunda küreselleşmiş dünyada Avrupa bir siyasi güç olacaktır.” (Cumhuriyet 24 Aralık 2004)

            Peki Hollanda Başbakanı Verhofstadt Le Soir’a ne demiş?

            “Türkiye’yi savunmamızın jeostratejik nedenleri var”.

            Jeostrateji konusunda Özkök ile Hollandalıların bu kadar benzer düşüncelere sahip olmalarının Türkiye için ne gibi sonuçlar doğuracağını 3 Ekim’e kadar hep beraber göreceğiz..

            Recep Tayyip Safranbolu’dan Papadopulos ve Denktaş’a cevap veriyor:

            “Türkiye'nin 3 Ekim 2005'te AB ile müzakerelere başlaması kararı alınmıştır. Bunun üzerinde hiç kimsenin spekülasyon yapmaya hakkı yoktur. Ankara Antlaşması ile ilgili 1 Mayıs 2004'te AB'ye üye olan ülkelerin Gümrük Birliği ile ilgili tanınması konusunda atılması gereken adımı attığımız anda bu işi bitiririz…Kıbrıs elden gidiyor laflarına kulak asmayın. Kimse hedef saptırmasın. Biz bu işi Birleşmiş Milletler ile birlikte çözmek istiyoruz".

            Atılacak adım, Rum devletinin tanınmasıdır.

            Tanıdığınız an o devletin bir bölümünde hükümran olan Denktaş’ın “âsi” olduğunu; oradaki TSK’nın da AB üyesi Rum Devletinin bir kısım toprakları üzerinde “işgalci” konumda bulunduğunu kabul etmişsiniz demektir.

            Ayni Talat’ın, Papadopulos’un, Rahmi Koç’un söylediği gibi.

            17 Nisan’da Cumhurbaşkanlığına tekrar aday olmayacağını ifade eden Denktaş Tufan Türenç’e demiş ki;

            “(Gelinen süreç adanın elden çıkma sürecidir) Onun için Ada’nın Rumlara devri demek olan anlaşmayı imzalayan insan olmak istemiyorum. 3 Ekim’e kadar çözüm olacak diyenlere şaşıyorum. Demek ki bunlar Rumları hiç tanımıyorlar. 40 yıldır yapmamız gereken bütün fedakârlıkları yaptık, tavizler verdik.”

            “Ben, Mehmetçiğin selam vererek adayı terk edişini görmek istemiyorum. Çünkü buna dayanamam”.

            Kıbrıs’ta değil anavatanda oturup da makam ve mevki işgal ettiği halde “Türkiye’nin parçalanması” demek olan anlaşmaları imzalayan, imzayı seyreden, tepki göstermeyen, siyasilerden geçtik, fakat  “bürokratik oligarşi”ye;

            …..Mehmetçiğin selam vererek, başı önde alay sancağını dürüp kılıfına sokarak girmek için şehitler verdiği adayı terk edişini görmeyi içine sindirenlere de buradan selam olsun..

3 Ocak 2005