Dış Politika6 Mayıs 2005 00:00

Ortadoğu'da İngiliz-Amerikan hegemonyasının yüz yılı - Christian LEKON

Büyük devletler arasında sözkonusu devletlerin iç yapılarından bağımsız, kaçınılmaz bir rekabet yoktur. Örneğin, demokratik ülkeler arasındaki ilişkiler genellikle arkadaşçadır. İkinci olarak, petrol şirketleri kimi zaman kar güdüleri ülkelerinin çıkarlarıyla örtüşmeyen, bağımsız birer aktördür. Üçüncü olarak, varlıkları için başka devletlere ihtiyacı olan zayıf devletler bile bir miktar güce sahiptir. Doğrudan baskı pahalı bir çözüm olduğundan, büyük devletler genellikle dayanışmacı bir ilişki tarzını yeğlerler. Tarihe kısa bir bakış yukarda sözü edilen hatalı unsurları açığa çıkaracaktır. cialis coupons printable link discount prescription drug cardsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenamicardisplus 80/25 mg ilkpirlantam.com micardis plus 80 12.5 mgdiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cardsoxcarbazepine dosage click oxcarbazepin

Amerika'nın Irak'ı işgalinin ardındaki tek neden petrol değildi kuşkusuz. Bununla birlikte, petrolün önemli bir faktör olduğu yadsınamaz: 2001 yılında Washington'daki kimi siyasetçiler yeni bir petrol kriziyle karşılaşılabileceğinin tedirginliği içindeydiler. Bunu önlemenin tek yolu Basra Körfezi'nden sağlanan üretimin artırılmasıydı. Öte yandan, 11 Eylül olayı Suudi Arabistan'ın güvenilmez bir müttefik olarak algılanmasına neden olmuştu. Amerikan desteğine bağımlı yeni bir Irak rejimi ülkenin petrol rezervlerini Amerikan şirketlerine açacaktı. Bu Amerika'nın petrole güvenli bir şehilde ulaşmasını sağlamanın yanında Amerika'nın diğer büyük güçler (yalnız Çin ve Rusya değil aynı zamanda Fransa ve Almanya) karşısındaki konumunu güçlendirecek, aynı zamanda OPEC'in gücü kırılmış olacaktı.

Ancak bu politikanın süreğen olma şansı azdır. Öncelikle, büyük devletler arasında sözkonusu devletlerin iç yapılarından bağımsız, kaçınılmaz bir rekabet yoktur. Örneğin, demokratik ülkeler arasındaki ilişkiler genellikle arkadaşçadır. İkinci olarak, petrol şirketleri kimi zaman kar güdüleri ülkelerinin çıkarlarıyla örtüşmeyen, bağımsız birer aktördür. Üçüncü olarak, varlıkları için başka devletlere ihtiyacı olan zayıf devletler bile bir miktar güce sahiptir. Doğrudan baskı pahalı bir çözüm olduğundan, büyük devletler genellikle dayanışmacı bir ilişki tarzını yeğlerler. Tarihe kısa bir bakış yukarda sözü edilen hatalı unsurları açığa çıkaracaktır.

MEKSİKA KÖRFEZİ'NDEN BASRA KÖRFEZİ'NE

20. yüzyıl boyunca 'Körfez' dünya petrol üretiminin merkezi konumundaydı. Ancak yüzyılın ilk yarısında bu deyimden anlaşılan Meksika Körfezi'ydi. Ortadoğudaki 'petrol çağı' ise 1908 yılında çok mütevazi bir şekilde başladı: Günümüzde British Petroleum (BP) olarak bilinen şirket bu tarihte İran'da petrol buldu. BP, Basra Körfezi'ndeki hegemonyasını güçlendirmek ve kraliyet donanmasına ucuz yakıt sağlamak isteyen İngiliz hükümeti tarafından desteklenmekteydi.

Sırada, İngiltere tarafından Birinci Dünya Savaşı'nda işgal edilen Irak bulunuyordu. İngiltere'nin 1918'de Musul'u işgalinin ardında petrole kavuşma arzusu vardı. Ancak İngiltere'nin savaştaki yandaşları Fransa ve ABD de pastadan birer dilim almakta ısrarlıydılar. Savaştan hemen sonraki yıllarda İngiltere ve Amerika arasında bu konuda anlaşmazlıklar olmakla birlikte, İngiltere sonuçta işbirliğine rıza gösterdi. Sonuçta üç demokratik güç aralarındaki anlaşmazlığı aşarak Irak'ın petrolünü bölüşmeye karar verdiler. 1928'de, Musul'da petrol bulunmasından bir yıl sonra petrolden yararlanma hakları Iraq Petroleum Company adında çokuluslu bir şirkete verilmişti. Şirketin üyeleri arasında İngiltere'ye ait olan BP, Hollanda-İngiltere ortaklığındaki Shell, Amerika'ya ait Exxon ve Mobil, ve Fransa'ya ait Total bulunmaktaydı. Söylemeye gerek yok; Irak'a bu konuda söz hakkı verilmemişti. Aynı yıl, bu şirketlerden bazıları bir kartel oluşturarak uluslararası petrol pazarını kontrol altına almaya çalıştılar.

1938'de Amerikan şirketleri Chevron ve Taxaco Suudi Arabistan'da, BP ve yine bir Amerikan şirketi olan Gulf Oil'den oluşan ortak girişim de Kuveyt'de petrol buldu. Kuveyt bu dönemde İngiliz kolonisiydi, ancak tıpkı Irak'da olduğu gibi burada da İngiltere Amerikan şirketlerine pay vermeyi akılcı bulmuştu. Arabistandaki Amerikan varlığının önünü açan devlet değil, bu şirketlerdi. Öte yandan Washington'ın henüz Arabistan üzerine bir ajandası yoktu. 1942'den önce Suudi Arabistan'da diplomatik görevlileri bile bulunmuyordu.

1943'e gelindiğinde ise Basra körfezindeki petrol yataklarının büyüklüğü ortaya çıkmıştı. İngiliz entrikalarından korkan ABD, Suudi Arabistan imtiyazından pay almaya ve bir İngiliz-Amerikan petrol anlaşması oluşturmaya çalıştı. Ancak her iki proje de devletin işlerine karışmasını istemeyen Amerikan petrol şirketlerinin engeline takıldı. Şirketlerin kendi ajandaları vardı ve devletin çok fazla işlerine karışmasını istemiyorlardı. Aslına bakılırsa Amerika'nın korkuları yersizdi: İngiltere Sovyet tehdidine ve bölgesel ulusçu hareketlere karşı Amerika'nın Ortadoğu'da daha aktif bir rol almasını istiyordu.

YEDİ KIZKARDEŞİN İMPARATORLUĞU

1948 ve 1954 arasında Ortadoğu'daki yeni petrol düzeni şekillendi. 1948 yılında Chevron ve Texaco Suudi Arabistan'daki petrol imtiyazlarını yine iki Amerikan şirketi olan Exxon ve Mobil'le paylaştılar. Bu sayede ortak girişim Suudi Arabistan'ın üretimin artması yönündeki ümitlerini karşılayabildi. 1950-52 arasında, Suudi Arabistan'ın inisiyatifi sonucunda şirketlerle üretici ülkeler arasında üretici ülkelere karın yüzde ellisini veren anlaşmalar imzalandı. Amerikan vergi sisteminin karmaşıklığı sonucunda bunun zararı şirketlere değil Amerikan hazinesine oldu. Ancak bölgedeki Batı yanlısı rejimlerin gelirlerinin artmasıyla siyasi istikrara kavuşacaklarını uman ABD bu çözümü kabul etti.

İran'da bu çeşit bir kar bölüşümünü oluşturmakta geç kalan BP ulusçu bir hareketin ortaya çıkmasına yolaçtı. 1951 yılında İran'daki mülklerine el konuldu. İki sene sonraysa CIA tarafından düzenlenen bir darbeyle Şah yeniden görev başına getirildi. Bundan anlaşılacağı gibi, Ortadoğu'daki petrol üreticisi ülkelerin şirketler karşısında bir miktar pazarlık gücü olmakla birlikte, İran'daki ulusal hükümetin kaderi bu gücün sınırlarını göstermektedir. Bu gelişmelerin ardından İran petrol üretiminin işletmesi aralarında BP'nin de bulunduğu başlıca petrol şirketlerinden oluşan bir konsortiyuma devredildi.

Bu şirketler polemik bir deyimle 'yedi kızkardeş' olarak biliniyordu. Aslında sekiz taneydiler: Exxon, Mobil, Chevron, Gulf, Texaco (hepsi Amerikan), Shell (Hollanda-İngiliz ortaklığında), BP (İngiliz) ve Total (Fransız). Ortadoğu petrollerinin imtiyazlarının çoğu bu şirketlerin birkaçının ortaklığındaydı. Ortadoğu Avrupa'ya petrol sağlayan merkez olma rolünü Amerika'dan devraldığı için, yedi kızkardeşin küresel petrol üretimi ve fiyat politikaları üzerindeki etkisi büyüktü. Sonuç olarak, aralarındaki rekabet de sınırlıydı.

PETROL ŞEYHLERİ GERİ Mİ GELİYOR?

1960'da kurulan OPEC başlangıçta fazla bir etki yaratamadı. Ancak bu durum dünya petrol talebinin üretimi aştığı 1970'ler başında değişti. 1973 yılında iki olay eski petrol düzenini kökünden sarstı. Öncelikle OPEC fiyatları dört kat artırdı. Öte yandan, üretici konumundaki Arap ülkeleri İsrail yandaşı olan ABD'ye boykot uygulamaya başladılar. Bu gelişmeler zaten sarsıntıda olan dünya ekonomisinin derin bir durgunluk içine girmesine neden oldu.

İşin ilginç yönü OPEC'in lideri konumundaki iki ülkenin, yani İran ve Suudi Arabistan'ın ABD'nin Ortadoğu'daki en yakın müttefikleri olmalarıydı. Bir süpergücün böyle bir konuma düşmesi ve tepkisiz kalması düşünülebilir mi? Gerçekten de, körfeze bir Amerikan askeri müdahalesi planlanmıştı. Ancak, tüm bölgeyi destabilize edebileceği korkusuyla, Amerikan hükümeti fiyatları aşağı çekecek böyle agresif bir girişimde bulunmaktan kaçındı. Başka bir deyimle jeopolitik kaygılar ekonomik hesaplardan ağır basmıştı. Aynı zamanda, kendisi de petrol üreten bir ülke olduğu için petrol fiyatlarındaki şok gelişmeler ABD için tam bir felaket de sayılmazdı.

Önemli petrol şirketleri fiyatların yükselmesinden beklenmedik karlar elde ettiler. Ancak aynı zamanda 1972 ile 1977 arasındaki ulusallaştırma operasyonları sonucunda Ortadoğu'daki petrol çıkarma imtiyazlarının çoğunu kaybettiler. Bölgedeki varlıklarını uzun vadeli sözleşmeler sayesinde ve değişik hizmetler sunarak sürdürdüler. Buna karşın üretim ve fiyatlar üzerindeki kontrolleri belirli bir süre için OPEC'e geçmişti.

İran devriminin 1979'da ikinci bir fiyat şokuna yolaçmasının ardından, OPEC 1980'lerin başında gücünü yitirmeye başladı. Bunun nedenleri inişe geçen talep, OPEC'e üye olmayan ülkelerdeki üretim artışı ve üye ülkeler arasındaki dayanışma eksikliğiydi. Aslında OPEC yedi kızkardeşin dünya petrolü üzerindeki hakimiyetini kırarak, istemeden dünya petrol piyasasını liberalleştirmişti. Giderek artan bir şekilde petrol herhangi bir ürün gibi peşin alışveriş piyasalarında ya da vadeli iş sözleşmeleri aracılığıyla alınıp satılmaya başlamıştı.

Bilinen en büyük petrol rezervlerine sahip olan Suudi Arabistan'ın ABD'ye bağımlı bir ülke olması Washington'ın elindeki kozları artırmakla birlikte bu durum ABD'nin duruma tamamen hakim olması için yeterli değildi. 1985-86 yıllarında krallık piyasaya fazlasıyla petrol akıttı. Hızlı bir inişe geçen fiyatları stabilize etmesi ise kısmen ABD'nin baskısı üzerine gerçekleşti. Kendi petrol endüstrisinin çıkarlarını gözeten ABD çok düşük fiyatlara karşıydı. 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgalinin üçüncü fiyat artışına yolaçmasının etkileri ise Suudi Arabistan'ın üretimi artırmasıyla yokedildi. Öte yandan, Suudi Arabistan'ın 1999'da dördüncü fiyat artışına yolaçması, 1973'dekine benzer bir yaklaşım sergileyen ABD tarafından tolere edildi.

BABA VE OĞUL İŞLERİ DÜZELTİYOR

Irak'a karşı ABD tarafından yönlendirilen iki savaşı karşılaştırmak ilginç sonuçlar doğurabilir. 1991'de Amerikalılar Saddam'ın Irak ve Kuveyt'e ait büyük petrol rezervlerini kontrol etmesini ve bu zenginliği siyasi ve askeri güce dönüştürmesini istemiyorlardı. Böyle bir sonucu isteyen kimse de yoktu. Sonuç olarak ABD Batılı ve Ortadoğu'lu ülkelerden oluşan büyük bir koalisyon oluşturabildi. Birleşmiş Milletler ise ismen bu koalisyonu yönlendiriyordu.

2003'teyse, Irak tarafından tehdit edildiğini hisseden fazla kimse yoktu. ABD olayları İngiltere'nin desteğiyle yalnız başına yönlendirme durumundaydı. Bunu ABD'nin 2001'den sonra şekillenen yeni dış politikasının çerçevesi içinde değerlendirmek gerekir. Bu yeni stratejiye göre, hiçbir büyük gücün ABD'ye rakip olacak hale gelmemesi gerekmektedir. Yine bu strateji uluslararası örgütlere ve NATO ya da BM gibi uzun dönemli ittifaklara sıcak yaklaşmamakta ve 'isyankar' kabul ettiği her devleti ezmeye çalışmaktadır.

Şimdi makalenin başında sözü edilen üç noktaya geri dönelim, başka bir deyişle demokratik ülkeler arasındaki uzlaşma, petrol şirketlerinin bağımsız ajandaları, ve zayıf devletlerin kısmi otonomisi.

Başlangıçta Amerika açısından herşey olumlu bir şekilde gelişti. Savaştan kolayca galip çıkıldı. Saddam sonrası Irak'taki karlı bir sözleşme Halliburton adında, eski patronu şu anki ABD Başkan Yardımcısı olan bir şirketle yapıldı. Ancak, 2004'te atanan yeni Irak hükümeti, ABD'ye bağımlı olduğu ve bu nedenle ABD'ye karşı genelde dostça bir tutum sergilediği halde, Amerikalıların kuklası da değildi. Irak petrol üretiminin özelleştirilip özelleştirilmeyeceği, bu özelleştirmenin ne şekilde gerçekleşeceği ve bunun ne ölçüde yalnız Amerikan şirketlerinin yararına olacağı henüz yanıt bekleyen sorular. Sonuç ne olursa olsun, büyük petrol şirketleri (ki 1998'le 2002 arasında gerçekleşen bir dizi birleşme sonucunda sayıları beşe inmiştir) Amerika'nın zaferinin hemen sonrasında Irak'ta yatırım yapma konusunda dikkati çekecek kadar isteksizdiler. Bunun nedeni güvenlikle ilgili kaygılardı. Öte yandan, Irak'taki sorunlardan ötürü Bush yönetimi savaşa karşı olan Fransa ve Almanya gibi Avrupalı güçlere karşı yumuşamaya başlamıştır.

Tarih düzenli dönemler halinde gelişmeyen, sonu açık bir süreçtir. Buna karşın, eğer yukarıda özetlenen gelişmeler gelecek için herhangi bir işaret taşıyorsa, şunu söyleyebiliriz: Ortadoğu petrolünün Batı demokrasileri arasında süreğen bir rekabet yaratması düşük bir olasılıktır. Bu, kendi başına iyi bir haber sayılabilir. Ancak bunu izleyen, daha az iç açıcı bir gerçek var: Amerika'nın liderliğindeki Batı dünyasıyla Ortadoğu arasındaki asimetrik güç ilişkileri de uzun süre bizimle birlikte olacak. Buna karşın, uydu devletlerin de merkez devlete karşı ellerinde bazı kozlar var. ABD'nin, pahalı işgali sonra erdirebilmek için, siyasal açıdan istikrarlı ve zengin bir Irak'a ihtiyacı var. Ümit edilir ki, Bağdat'taki yeni rejim bu kozu iyi kullanabilsin. Her durumda, görülebilir gelecekte uluslararası politika devletler arasındaki çekişmelerle karakterize edilebilecek. Ancak bu durum, demokrasiler arasındaki barış, çokuluslu şirketlerin gücü ve bağımlı devletlerin sınırlı da olsa varolan otonomileriyle zayıflamış olacak. *

Bu makalenin genişletilmiş hali Almanca olarak 'Zeitschrift für Weltgeschichte' 5 (2004), 2'de yayınlanmıştır.

Çeviren: Dilek Lekon – Cumhuriyet Strateji Eki