Dış Politika3 Mayıs 2005 00:00

İsrail’e özür dileme gezisi ve sonrası - Hasan Ünal

Başbakan Erdoğan’ın İsrail seyahati bir özür dileme gezisidir. Bu gezinin sonuçları Erdoğan’ın Haziran ayında Amerika’ya yapmak istediği; ancak, Bush’un randevu vermemesinden dolayı henüz resmileşemeyen gezisini de belirleyecektir. Ortada ABD ve AB’ye güvenerek ve her konuda bu ikiliye kendisini angaje etmiş bir iktidar var. Bu iktidar istediği pek çok şeyi AB yoluyla ve Amerika’nın desteğiyle alacağını zannetti. Ancak tersini gördü. Ne kadar tavizkar bir tavır sergilerse, daha fazlasını masasının üstünde buldu. cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacienew prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponssymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenaclaritin mazilo claritin tablete claritin maziloabilify idippedut.dk abilifydiscount card prescription discount coupon for cialis prescription drugs discount cards

Bugün itibariyle gayri milli ve teslimiyetçi bu dış politikanın Türkiye’ye hiç bir getirisi olmadığını ve muhtemelen olmayacağını hemen herkes görmüş durumda. Muhtemeldir ki iktidarın kendisi de görüyor; ama geriye adım şansı yok.

Erdoğan İsrail’i yakın zamanlarda ‘terörist devlet’ diye tanımlamıştı. İsrail’in Filistinlilere yaptıklarına kızarak söylediği bu sözler kendisine pahalıya mal oldu. Tıpkı Irak konusunda önce Amerika hakkında sert bir üslupla bir şeyler söyleyip, ardından özür dilercesine geri adımlar atmaya çalıştığı gibi, şimdi de İsrail’e gitti. Aslında İsrail’i neden Kuzey Irak ve muhtemel Kürt devleti senaryolarına bu devletin verdiği açık destekten dolayı değil de sadece Filistinliler üzerinden eleştirdiği yeterince anlaşılmış değil.

Belki de bu sözleri zaten hiç bir zaman ciddiyetle söylemiyor. Sadece kendi teşkilatını ve parti tabanını rahatlatmak için yapıyor. Ancak bu tarz çıkışlar dış politika üslubuna uygun değil ve kendisine pahalıya mal oluyor. Çünkü İsrail kendisini Amerika’nın kapısını açan güç olarak görüyor. İsrail açısından bu değerlendirme hiç de yanlış sayılmaz. Zaten hem Washington hem de Ankara kulislerini yakından takip edenler biliyorlar ki, Amerika Erdoğan’a ‘önce İsrail’i memnun et, sonra buraya gelip gelmemeni düşünürüz’ tarzında karşılık veriyor. İsrailliler de kısa bir süre önce kendilerine Filistinlilerden dolayı ‘terörist devlet’ diyen Türkiye başbakanının karşılarına geçip dostluk dilenmesinden ne kadar mutlu olsalar yeridir.

İsrail’in Türkiye’den arabulucuk talep ettiği yok. Hiç bir zaman da olmadı. Bunun yerine Türkiye’nin hem Filistinlilere hem de kendilerine bir miktar ‘Marko Paşalık’ yapmasını istiyor. Türkiye hem İsrailli hem de Filistinli çocuklarını kaybeden anneleri Türkiye’ye getirsin; aynı şekilde babalarını kaybeden çocukların Türkiye’de sportif faaliyetler yoluyla birbirlerine yakınlaştırılmasını arzu ediyor. Ayrıca Gazze’den çekilme tamamlanınca oradaki havaalanının Türk askeri tarafından korunması gibi öneriler de gelebilir. Kısacası sorunun insani ve sosyal taraflarıyla barış gücü uygulamalarına yönelik ihtiyaçlar Türkiye’den bekleniyor gibi. Yoksa Erdoğan’ın söylemeye çalıştığı manada siyasi bir arabuluculuğun Türkiye’den beklendiği yok. Bu iş için yaratıldığını söyleyen Erdoğan’ın bu yeteneklerini başka alanlara kaydırması gerekecek.

Ama gezinin esas önemli tarafı, Amerika ile ilgili. Eğer İsrail Erdoğan’ın daha önce söylediklerini tamamen yuttuğuna ve artık İsrail’i siyasi manada rahatlattığına kanaat getirirse (ki, bunun olabilmesi için de Ortadoğu’ya ilişkin olarak Erdoğan’ın Amerika-İsrail politikalarına kayıtsız şartsız sadık kalacağını göstermesi lazım) o zaman Erdoğan’ın haziran ayında Büyük Ağabey olan ABD’yi ziyaret etmesi belki mümkün olabilecek. Aksi takdirde, Erdoğan’ın işi zor.

Nasıl mı? İsrail ve Yahudi lobisi Türkiye’ye son iki yılda getirilen ve içerde bir tür sahte cennet oluşmasını sağlayan sıcak paranın bir anda geri çıkmasına sebep olabilirler. Bu paranın çıkmasını gerekli kılan finansal ve siyasi sebeplerin oldukça bol olduğu bu dönemde Erdoğan’ın işi kolay olmayacak. Bakalım bu süreçte Türkiye neler kaybedecek?