Dış Politika18 Nisan 2005 00:00

İmparatorluğun Dönüşü : Hedef Türkiye – John Laughland (Çeviri: Açık İstihbarat)

“ Kürt milliyetçiliğini körükleyerek Amerika Türkiye’yi bölmeyi hedefliyor.” (1) Abdullah Öcalan , 2 Eylül 2003   ABD’deki neo- konservatiflerin haklarını teslim etmelisiniz; bu adamlar kesinlikle sünepe adamlar değiller. Mart ayında Türk Parlamentosu , Türk Milletinin şiddetle karşı çıkması yüzünden Türk topraklarını Amerika’nın Irak’ı işgali operasyonuna kapatması kararını alınca, Washington’un jeo-stratejistleri hemen Zbigniew Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtasının parçalarını yeniden düzenlemeye koyuldular. Ancak çok az kişi onların intikam için acımasız bir radikallikle davranacaklarını tahmin edebilirdi. renovation vejle renovation skive renovaabilify idippedut.dk abilifydiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cardsoxcarbazepine dosage click oxcarbazepin

Neo-conların ana hedefi beklenmedik bir biçimde Türk Ordusu oldu. Ordu, geleneksel olarak  , Türk Devletinin koruyucusudur ve İslamcı din devletçilerinin önünde engeldir. İnsanlar, Kemal Atatürk’ün tek kayda değer mirasının laiklik olduğunu düşünürler. Onun İmparatorluk değil de üniter Cumhuriyeti bir devlet şekli olarak tercih ettiğini unuturlar. Atatürk’ün  Türk Cumhuriyetini yıkılan Osmanlı İmparatorluğunun kalıntıları içinden kurmuş olması  madalyonda , onun laiklik ilkesinin öteki yüzüdür. İmparatorluk , farklı halkların, ya da bölgelerin, sadece imparator olan kişiye ya da onun yöneticilerine ya da Osmanlı örneğinde , halifeye bağlılıkları ile ayakta duran , gevşek bir yapıyken, cumhuriyet ya da ulus devlet ise , d aha sıkı bağlarla oluşturulmuş, açık ve kesin olarak tanımlanmış  laik bir yapılanmadır. Atatürk Türkiye’nin yönetim biçimi olarak İmparatorluğu terk edişini net bir sembolle de perçinledi: Başkent olarak  Doğu Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun eski başkentleri olan, Balkan Halkları arasında tsarigrad yani İmparator’un kenti denilen , eski İmparatorluk başkenti İstanbul’u bırakıp , onun yerine yeni başkenti küçük bir şehir olan Ankara’da kurdu.

 

Vatansever Türkler için Türk Ordusu ve Türk Devleti kavramı o kadar iç içe geçmiştir ki, hükümetin son icraatları konusunda  ne düşündükleri sorulduğunda genelde, “hükümet bunu isteyebilir , ancak devlet buna kesinlikle izin vermez” diye cevap verirler ve burada devlet derken orduyu kastederler. Ancak yeni dünya düzeninde  devlet kavramı lanetli bir kavramdır, zira, Başkan George W. Bush’tan Valery Giscard d’Esting’e kadar bütün küreselleşmeciler gezegenin tümünün bir tek kurallar manzumesine göre yönetilmesi gerektiğini düşünmektedir. Böylece ulusal egemenlik demode olduğuna göre  sahneye yeniden imparatorluklar çıkmaktadır. Aşağıda da gösterceğimiz gibi şimdilerde  Orta Doğu haritasını ulus devletler yerine imparatorluk çizgilerine göre yeniden çizme çağrılarının sıklıkla yapılmasına şaşırmamak gerekir.

 

Türkiye ile ilgili konularda ABD ve AB ortak hareket etmektedirler. Başkan Bill Clinton’un 1999 yılından Türkiye’nin AB’ye aday ülke olarak kabul edilmesi teklifini AB’ye zekice kabul ettirmesinden beri bu böyle. Kamuoyunun önünde ordunun rolünün kısıtlanmasını AB sağlamaya çalışmaktaysa da , Türk Devletinin toprak bütünlüğünü bozma faaliyetlerini daha derinlerde, gizlice ABD yürütmektedir.

 

Ordunun kanatları, Ağustosun ilk haftalarında Ahmet Necdet Sezer’in beklenmedik bir biçimde askerlerin ağırlığının olduğu ve ülkede gücü elinde tutan yapılanması olan MGK’nın  yapısını değiştiren yasaları veto etmeden kabul etmesi ile budandı. Yapılan reformlarla MGK’nın tavsiye edici rolüne vurgu yapıldı, toplantıları ayda bir kereden 2 ayda bir kereye düşürüldü, sekreterliğine bir sivil getirildi ve askeri harcamalarda parlamentonun denetimi artırıldı. Türk ordusunun emekliye ayrılan generallerinden Çetin Doğan ise , Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı laik rejimi değiştirmeye çalışmakla suçlamıştı. Doğan “Türkiye’nin laik yapısının değiştirilmesine izin vermeyecek güçler beraber hareket edecekler. Eğer gerekirse bunu ordu millet el ele yapacaktır.” demişti. Doğan, ülkenin egemenliğinin AB üyeliği uğruna feda edilmesi konusunda da uyarılar yapmış ve “ Ş imdilik Türk Milletinin AB sevdasından faydalanıyorsunuz. Birgün bunun bedelini ödersiniz. Bunun darbe ile olacağını zannetmeyin. Bu güç darbe değil, Türk Milleti olacaktır”. demişti. (3) Bu hikayeyi yazan gazete askeri kaynaklarca doğrulandı ve diğer generallerin de Doğan’ı desteklediğini yazdı.

 

Ordu AB üyeliğini desteklediğini söylüyor ancak ülkenin egemenliğini tehlikeye sokacak herşeye de karşı çıkıyor, ve aslında endişelerinde de haklı. Çünkü AB üyeliği süreci Kürt sorunu ile iç içe geçmiş durumda ve işte tam da burada, Türkiye ile ilgili olarak Avrupa ve Amerika’nın  stratejileri en derin seviyelerde birbirleri ile tamamen uyuşuyor. AB’nin imanı üniter ulus devletlerin kötü, federasyonların ise iyi olduğudur.AB yıllardan beri Türkiye’de  de federal bir yapının temellerini atmak için kıvranıyor ve AB müzakereleri eğer bir gün başlar ise  Brüksel’in Türkiye’nin Güneydoğusu’ndaki Kürtler için herzaman daha fazla otonomi talep edeceği kesindir. Ordu, haklı olarak, Kürtler’e daha fazla bölgesel otonomi verilmesinin ülkeyi parçalanmaya götüreceğini düşünüyor.

 

AB’nin bu sebeplerden hükümete yaptığı baskı neticesinde hükümet hem ordunun etkisini azalttı hem de Irak’ın kuzeyinde Amerikan yanlısı Iraklı Kürtlerin himayesindeki PKK mensupları için af çıkardı. Ancak bu af spektaküler bir fiyasko ile geri tepti. PKKlılar aftan yararlanark teslim olmadılar ve üstüne üstlük , PKK, daha fazla otonomi için silahlı mücadeleye yeniden başlayacağını ilan etti.

 

Bu haberi duyar  duymaz çok faydalı bir Iraklı Kürt kaynağıma danıştım, bana “Bu Amerikalılar’ın işi” dedi ve şüphelerim doğru çıkmış oldu: “Kürtleri Türkiye’ye baskı yapmak için kullanıyorlar.” Kürtler artık mükemmel ajanlar oldular, üç Kürt yapılanması da ( Abdullah Öçalan’ın PKK’sı, Mesud Barzani’nin KDP’si, Celal Talabani’nin KYB’ si) kendilerine kim daha çok verirse onun için savaşmaya hazırlar. Öçalan’ın kendisi 2 Eylülde yaptığı “ Kürt milliyetçiliğini destekleyerek ABD Türkiye’yi bölmeye çalışıyor” (5) açıklamasıyla , silahlı mücadelenin başlatılmasındaki ABD etkisini doğrulamış oluyordu.Böylece Öçalan Irak’ın Kuzeyindeki Kürt milliyetçiliğinin  Türkiye için bir tehdit olduğunu kendisi de ifade ediyordu. Öçalan ayrıca , İngilizler’in Osmanlı’yı bölmek için Arap milliyetçiliğini kışkırtmaları gibi ABD ve Almanya’nın da Kürt milliyetçiliğini kışkırttığını da belirtiyordu.

 

Bu sıradışı açıklama, Türk Basınında Başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanları .hakkında çıkan spekülasyonlardan sonra  yapılmıştı.(6) . Bu spekülasyonlara göre, Cüneyd Zapsu, Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’le bir dizi özel görüşmeler yapıyordu. Wolfowitz, Türkiye  ve Orta Doğu jeopolitiği ile özel olarak ilgileniyor ve Türkiye’nin topraklarını Irak’ın işgali için kullandırmaması nedeniyle cezalandırılmasını sağlamakta da kararlı.

 

O günlerde sanki bir tesadüfmüş gibi, insan hakları kuruluşları Türk devletinin Kürtlere tavrı hakkında alışılan tenkidlerine başlamışlardı. Türk Başbakanı resmi bir gezi için Berlin’e geldiğinde Uluslararsı Af Örgütü Türkiye’de sistemli olarak işkence yapıldığını açıkladı.(7) Örgüt ayrıca Türkiye’de düşünce özgürlüğünün kısıtlandığını da ( bu  nedemek oluyorsa?) iddia etti. Martta da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi , Abdullah Öçalan’ın mahkemesinin adil olarak yapılmadığını iddia etti ve bunu kınadı.(8)

 

Artık Türkiye’yi bölme planları açıklıkla ifade ediliyor. Örneğin “Terörün Ötesinde Değişen Dünyada Starteji” adlı kitabın yazarı ve New York Post’a da yazılar yazan , ABD ordusundan emekli Ralph Peter adındaki kişi bunlardan bir tanesi. Başkan Bush’a Irak’ı üçe bölmesi için yaptığı çağrıda , Peters bunun avantajlarını şöyle sıralıyor : “ ABD askeri  gücü ile ayakta duracak  bir Kürt Devletinin stratejik olarak nekadar yararlı olacağını bir düşünün. Kürtler bize üsler verdikleri zaman  engellemeler nedeniyle nerede ise hiçbir işe yaramayan Türkiye’deki üslerimizi  bırakabiliriz. Bizi çok sıcak karşılayacak Kürtler’in topraklarında kurulacak yeni üslerimiz bölgeye epey bir değişiklik getirecektir.” Bu kişi Türkiye ile müttefikliğin   terk edilmesi gerektiğini de ekliyor ve “ Kişisel olarak Türkiye’ye herhangi bir garezim yok. Tam tersine bu ülkeyi  bir çok defalar ziyaret ettim ve karımı da balayımızda oraya götürdüm. İstanbul ise hala en favori şehirlerimden biridir, fakat zaman değişiyor. En son savaşın arifesindeki Türk ihaneti geçiştirilemez.” , diyor. Irak Kürdistan’ında Amerikan hedeflerini engellediği için Türkiye’ye karşı uzun bir saldırıya geçilmesi gerektiğini ise şu sözlerle ifade ediyor: “ Önce bağımsız bir Kürdistan kurulmalı. Geçici Irak Federasyonu’nun dağıtıldığını ilan ederiz. Irak’ı üç ayrı ülkeye böler, Kürt ve Şii devletlerini, Kürtler’in petrol, gaz ve diğer ticaretleri için denize açılmalarını garantileyecek şekilde İran sınırı boyunca bir koridor biçiminde uzatırız. Sonra da Sünni Araplar’ı çürümeye bırakırız. Oh, tabii bu yolda üçüncü bir basamad da var tabii ki.  Avrupa tarafından çizilmiş sınırların dahilinde Türkiye, Suriye ve İran’da tutsak yaşayan ve özgürlük isteyen onlarca milyon Kürdü desteklemek için hiçbir fırsatı da kaçırmamalıyız. İnsan hakları ve özgürlük konusunda ciddi olan Amerikalılar için Büyük Kürdistan uzun vadeli bir amaç olmalıdır.” (9)

 

Richard Holbrooke da benzer düşüncelerini açıkça ifade etti ve Irak’ın üç devletçiğe bölünmesini savundu.(10)

 

Bütün bunlara ilaveten Bush yönetiminin petrol politikaları da Türkiye’nin etkisini azaltmaya yönelik. İstanbul ve Ankara’daki uzmanlar , Musul ve Kerkük’ten İsrail’in Hayfa limanına yapılacak petrol boru hattının Türkiye’nin Orta Doğu petrol politikaları üzerindeki jeo-stratejik önemini dramatik bir şekilde azaltacağını, zira, halen Irak’ın kuzeyinden çıkan petrolün büyük bir bölümünün Türkiye üzerinden aktarıldığını belirtiyorlar. (11)

 

Son olarak da Suudi Arabistan üzerine birkaç değerlendirme. Suudi Kraliyet Prensi , Abdullah bin Abdul Azim, Moskova’ya tarihi bir ziyaret yaparak , Rusya ile işbirliği anlaşması imzalamıştı.(12) Orta Doğu’nun jeo-politik haritasının gözlerimizin önünde yeniden çizildiğini gösteren bundan daha açık bir işaret olamazdı. Suudi Arabistan’daki ABD etkisi özellikle de  Arap yarımadasından Amerikan askerlerinin çekilmesinden beri azalmakta. Rusya ve Suudi Arabistan dünyanın en büyük iki petrol üreticisi. Bu anlaşma ile Moskova Suudi Arabistan’ın el değmemiş devasa  doğalgaz  rezervlerinden pay almayı, Riyad da bunun karşılığında Moskova’dan OPEC’te daha çok destek görmeyi bekliyor.

 

Eğer yukardaki analizlerimiz doğru ise, Amerika’nın Orta Doğu politikaları şaşırtıcı bir biçimde , maceracı ve riskli gözükmektedir. Bu web sayfası ve bu yorumcu hiçbir zaman ulusal çıkarlar için jeopolitik planlar  yapma taraftarı olmamışlardır. Ancak ABD için Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan tarihi müttefikliği bir kenara atarak onun  yerine İsrail ve işgal edilmiş Irak’ın şüpheli jeopolitik avantajlarına güvenmekten daha tehlikeli ne olabilir? Eğer “teröre karşı savaşın” gizli hedefi enerji kaynaklarının önümüzdeki onyıllar boyunca dünyanın hayati enerji kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek ise , o zaman , ABD  enerji politikalarının  tamamını  eski bir Manda ve Siyonist rüyası olan , İsrail’i Orta Doğunun bütününe açılan bir kapı olarak kullanmak neredeyse intiharla eş anlamdadır.

 

(1)   2 Eylül 2003 www.zaman .com

(2)   Turkish Daily News 8 Ağustos 2003

(3)   Associated Press 7 Ağustos 2003

(4)    Anadolu Ajansı

(5)   2 Eylül 2003 www.zaman.com

(6)   Hürriyet, 4 Ağustos 2003

(7)   Die Welt 2 Eylül 2003

(8)   Avrupa insan hakları mahkemesi

(9)   10 Temmuz 2003 New York Post Ralph Peters

(10)                      www.zaman.com

(11)                      Güntay Şimşek , www.zaman.com

(12)                      2 Eylül 2003 www.lemonde.fr

 

Çeviri: AÇIK İSTİHBARAT