Devlet İnşa Et (Ulusu Boş Ver!) - Ergin Yıldızoğlu
Şimdi, Fukuyama'nın önerdiği ''devlet inşa'' tezini, onun sık sık yazdığı The National Interest dergisinde, 2003 Kasım sayısında önerilen ''Ağa bağlanmış ulus devletler'' teziyle birleştirir, Yeni Savunma Stratejisi'nde, ulus devletin güçlendirilmesine yapılan vurguda, sorumluluk kavramından hareketle, bunların egemenliklerinin sınırının Beyaz Saray'ın ölçütlerine bağlı kılındığını anımsarsak, karşımıza, salt şiddet aracına indirgenmiş, dışardan kaynaklanan devletlerden oluşan bir ağ, dolayısıyla bir sömürge imparatorluğu projesi çıkmıyor mu? Evet karşımızda bir devlet inşası var, doğru, ama bu ''ulus'' devlet, başka bir ulusun emrinde bir devlet!cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis coupons printable link discount prescription drug cardmicardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mgkamagra link kamagra gel
Bir zamanlar Batı'da
1990'larda ''uluslararası topluluk'' ''vardı'' . Bu, NATO, ABD ordusu aracılığıyla kimi ülkelere, egemenlik haklarına aldırmadan, ''insani amaçlı müdahalelerde'' bulunabiliyordu. Çünkü Vaclav Havel 'in deyimiyle ''Tanrının yarattığı insanın hakları, ulusal egemenliklerin önünde gelmeliydi'' . Zizek , Havel'i bu saptamasından dolayı ''köktendincilikle'' suçlayacaktı ama, liberal sol entelijansiya içinde genel mutabakat ''uluslararası topluluk'' varsayımından yanaydı. Dahası, ''uluslararası topluluk'' müdahale ettiği yerlerde ''ulus inşasına'' (nation building) girişiyordu -teorik olarak-. Diğer bir deyişle, etnik-dini çelişkilerin üstünde, ortak bir aidiyet, bir vatandaşlık, bunu destekleyecek bir piyasa ekonomisi üzerinde yükselen ve ''uluslararası topluluk'' bünyesinde yaşayabilecek bir toplum/ulusun oluşturulması söz konusuydu. 1990'larda parlamaya başlayan ''sivil toplum örgütleri'' de bu ''ulus inşası'' süreci açısından, çöküşten önce ve sonra önemli işlevlere sahip olacaklardı.
Birçok yorumcu, ulusun, her zaman özgün bir sınıflar ilişkisi matrisine oturduğunu, dışardan, mühendislik faaliyetiyle kurulmasının olanaksızlığını ileri sürdü. Kimileri de, bunlara şimdi Fukuyama da katılmış, bu ''ulus inşası'' projesini, verimli olmadığı, USAID bünyesinde para akıtılan ''sivil toplum örgütlerinin'' aslında topluma nüfuz edemediği, paraları kesilince de çöktükleri için eleştiriyorlardı. Bush yönetiminin, ilk adımlarından biri ''ulus inşası'' politikasını rafa kaldırmak oldu. Nitekim, Afganistan ve Irak deneyimleri ''ulus inşasının'' değil, daha çok Fukuyama'nın kitabında teorize etmeye başladığı ''devlet inşası'' süreçleriydi.
Devlet, ama hangi ulusun?
Fukuyama'nın kitabına ve lafı uzatmadan, tam ne demek istiyorsa onu söylediği için, kitabı üzerine yaptığı konuşmalarına bakınca, onun, ''ulus inşa etmeyi'' başarılması olanaksız bir proje olarak eleştirdiğini, yerine ''politikanın, yeniden, daha çok yapılabilecek ve daha çok devletin yönetim kapasitesiyle ilgili şeyler üzerine odaklanması ve yoğunlaşması gerektiğini'' önerdiğini görüyoruz (Carnegie Council'deki konuşması).
Fukuyama'nın bu önerisi, 1990'lara kıyasla, önemli bir paradigma değişikliği anlamına geliyor. ''Ulus inşasında'' , sivil toplum örgütlerinin de işlevi göz önüne alındığında esas ilgi, toplumsal dokunun belli bir ekonomik siyasi kültürel dünyayı taşıyabilecek biçimde inşa edilmesi üzerinde odaklanmaktaydı: Demokrasi, insan hakları, vatandaşlık, azınlık hakları, serbest piyasa modeli vb... ''Devlet inşasında'' ysa vurgu, Fukuyama'ya göre, Max Weber 'e atıfla devletin en temel özelliği dediği şiddet ve yasaları uygulama tekeline yapılmaktadır.
Ancak, devlet çok daha karmaşık bir oluşumdur: Hem bir kurumdur ama hem de canlı bir organizma gibidir. Devletin girdileri vardır (mali kaynak, teknoloji, personel, ideoloji), bunlarla beslenir, bunları kurumsal yapısı içinde işler ve bir çıktı (politikalar dizisi) üretir.
Peki, Fukuyama'nın ''devlet inşa'' süreci, toplum/ulus inşası süreçlerine ilgisiz olduğuna göre, inşa edilecek devletin politikalarını belirleyecek ''girdilerinin'' kaynağı neresi olacaktır? Mali, teknolojik kaynaklar bir yana, personel ve ideolojik kaynak nasıl sağlanacaktır? Toplumsal dokuda bir yeniden yapılanmaya girişilmediğine göre, eski sınıf ve iktidar ilişkileri gereğince, eski ''yoz'' kadrolar yeniden iktidara gelmeyecek mi? Yoksa bu devletin personeli, dışarıda bulunan bir başka kaynak/toplum tarafından mı seçilecektir? Durum böyle olunca bu ''devlet inşası'' , aslında tümüyle dışa bağımlı bir şiddet ve yasaları uygulama araçları yaratma süreci değil midir? Peki bu devletin şiddet araçları hangi yasaları uygulayacaktır? Bu sorunun cevabını Türkel Minibaş 'ın pazartesi yazısında, Fukuyama'nın kitabıyla ilgili değerlendirmesindeki şu saptamada bulabilirsiniz: ''Kısacası... Fukuyama'nın söz ettiği ulus devlet, hem küresel sermayenin koruyucusu hem de sermayenin küreselleşmesiyle ortaya çıkan urları temizlemekle yükümlü bir devlet biçimidir.''
Şimdi, Fukuyama'nın önerdiği ''devlet inşa'' tezini, onun sık sık yazdığı The National Interest dergisinde, 2003 Kasım sayısında önerilen ''Ağa bağlanmış ulus devletler'' teziyle birleştirir, Yeni Savunma Stratejisi'nde, ulus devletin güçlendirilmesine yapılan vurguda, sorumluluk kavramından hareketle, bunların egemenliklerinin sınırının Beyaz Saray'ın ölçütlerine bağlı kılındığını anımsarsak, karşımıza, salt şiddet aracına indirgenmiş, dışardan kaynaklanan devletlerden oluşan bir ağ, dolayısıyla bir sömürge imparatorluğu projesi çıkmıyor mu? Evet karşımızda bir devlet inşası var, doğru, ama bu ''ulus'' devlet, başka bir ulusun emrinde bir devlet!