TÜRKİYE’NİN KUZEY IRAK POLİTİKASININ SON AŞAMASI: KÜRT DEVLETİNİ BÖLGEDE İLK TANIYAN ÜLKE OLMAK!
Askerlerinin kafasına geçirilen çuvalla Musul yakınlarında şehit edilen beş polisinin hesabını dahi sormaktan aciz, “ABD ile çatışmakta hiçbir yarar görmeyen” , Türk’ü tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi, yasak savma uyarı ve ricalar eşliğinde Kerkük’e veda ettiren TSK, Hükümet ve Dışişleri, her yönüyle şaibeli ve güdümlü bir seçime katılmaları için zorladığı Türkmenleri, Barzani ve Talabani karşısında büyük bir hezimete uğrattıktan sonra, bizleri hiç ama hiç şaşırtmayan yeni adımlar atıyor. 30 Ocak 2005 seçiminden yaklaşık on beş gün sonra KYB lideri Celal Talabani’den “aradaki yanlış anlaşılmaları gidermeyi” ve işbirliğini talep eden bir mektup alan Türk Dışişleri, MİT ve Genelkurmay’la birlikte harekete geçiyor, Irak özel temsilcisi Osman Korutürk’ü MİT ve Genelkurmay dahil bir heyetle Talabani’yi ziyarete gönderiyor. cialis manufacturer coupon drug coupon drug coupon cardrenovation vejle link renovabuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plus
Cumhuriyet başyazarı Cüneyt Arcayürek, köşesinde, “yaşananların şaşırtıcı bir gelişme olarak algılandığını” yazıyor (Cumhuriyet, 27. 02. 2005). Arcayürek, gelişmelerin şaşırtıcılığının da Türkiye’nin “siyasi fahişe” olarak tanımlanan iki yüzlü Talabani’ye daha önceleri güvenmemesinden kaynaklandığını ifade ediyor.
Yaşananlar, hiç de şaşırtıcı değil. Genelkurmay da dahil, bütün kurumların tam desteğiyle sürdürülen Kuzey Irak politikasının temelinde er ya da geç kurulması ya da resmen ilanı beklenen Kürt devletinin sınırlarının Türkiye’nin doğu ve güney doğusundaki bazı illeri kapsamaması, ABD, İngiltere ve İsrail destekli yeni oluşumların sınırların ötesinde meydana gelmesi arzusu yatmıştır. Nitekim, doğrudan toprak kaybını ve kendi toprakları üzerinde ayrı bir devlet kurulmasını göze alamayan –ki, bunda bünyesinden diğer bazı devletlerin de çıkabileceğini düşünmesi de etkili olmuştur- Türkiye, son Kürt ayaklanmasını doğal olarak askeri yöntemlerle bastırmaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Fakat, askeri başarılarının ülkeyi yöneten gayrı milli kadrolar eliyle harcanmasını da engelleyememiştir. Mevcut sınırlarını Kıbrıs ve Kerkük’ten vazgeçerek koruyabileceğini düşünen Türkiye’nin öncelikli politikası, doğrudan bir toprak kaybı yerine, “demokratikleşme”, “AB’ye giriş” bahaneleri ve ekonomik çöküş korkusuyla toplumu ikna ederek Güneydoğu Anadolu’yu kendi Kürtleri için Atatürk ve Ankara’dan daha bağımsız bir bölge konumuna geçirmek olmuştur. Kendi Kürtlerinin bağımsızlık arzularını bütün tavizlerine rağmen dizginleyemeyen, giderek zenginleşen Kuzey Irak’ın kendi Kürtleri için tam anlamıyla çekim alanı haline gelmesini engelleyemeyen, en önemlisi de yönetimini gayrı milli kadrolara teslim ettiği ve milli politikalarını hızla terk ettiği için AB ve ABD’nin baskılarına göğüs geremeyen, ABD ve AB’nin siyasi ve ekonomik kumpasından çıkma umudunu hepten yitiren Türkiye, maalesef, öncelikli politikasını rafa kaldırmak zorunda kalmış ve ikinci aşamaya geçme kararı almıştır.
Türkiye, ordudan emekli olan ve şimdilerde kumaş ticaretiyle iştigal eden bir şahıs üzerinden Kuzey Irak’taki Kürt devletini ilk tanıyan ülke olmaya, zamanla kendi Kürtlerini de içine alacak olan Kürt devletinin hamisi olmaya davet edilmektedir. Sözünü ettiğimiz ikinci aşama ya da seçenek, doksanlı yılların başında da gündeme getirilmiş; fakat, TSK’nın direnişi ve giderek hızlanan bayrağa sarılı tabut trafiği nedeniyle artan tepkiler, Türkiye’nin ikinci aşamaya geçmesini engellemiştir. Bu noktada, hafızası hepten dumura uğramamış olanlar, Turgut Özal’ın ABD ya da Baba Bush’un desteğiyle Kerkük ve Musul’a girme ve bir koyup üç alma teklifini hatırlayacaklardır. Maalesef, geçmiş dönemde ABD’nin çıkarlarına hizmet olarak nitelendirilen ve Türkiye’yi felakete götüreceğine inanılan aşama, bugün Türkiye’nin kendi ikinci seçeneği ya da aşaması olarak takdim edilmektedir. İkinci aşamayı dayatanlar, bu kez Kerkük ve Musul havucunu bile kullanmaya gerek duymamaktadırlar. Gerçi, geçen aylarda Musul ve Kerkük’e yönelik bir askeri operasyon Atatürk’ün vasiyeti bağlamında yeniden gündeme getirilmiş; fakat, çabucak rafa kaldırılmıştır. Zaman zaman kendi toprakları içerisinde gerçekleştirdiği askeri operasyonların bile hesabını vermek zorunda kalan bir Türkiye’nin ABD’nin Irak’a yerleşmesinden sonra Kerkük ve Musul’a yönelik herhangi bir askeri operasyona kalkışmasını beklemek hayal sınırlarını zorlamaktan öteye gitmeyecektir.
Özetlemek gerekirse, Kuzey Irak’ta kurulan Kürt devletinin önüne geçemeyen, Kandil Dağı’na yuvalanan ve Türkiye’yi vurmak için ABD’den emir bekleyen PKK militanlarını yerlerinden söküp atamayan, Kerkük’ün bir Kürt şehri olarak kabul edilmesi gerektiğini açıklayan ayrılıkçı bir partiyi kapatmaya dahi gücü yetmeyen, otuz bin vatandaşının öldürülmesinden sorumlu terör örgütü liderini asmak yerine itinayla besleyen, komşusu ABD’ye ve İsrail’e rağmen Kuzey Irak’ta herhangi bir adım atmaya kalktığında başına büyük belalar (ekonomik çöküş, terör, vs.) açılacağına inandırılan, geçirilen çuval, sıkılan kurşun ve yakılan tankerlerle verilen mesajları alan Türkiye, gayrı milli kadroların elinde hızla ikinci aşamaya, yani, İran’ın da karşı çıkmayacağı bir Talabani’nin cumhurbaşkanlığını yapacağı bir Kürt devletinin, Türkiye’nin güney doğusuyla birleşmekten asla vazgeçmeyecek bir taze devletin hamiliğine sürüklenmektedir.
Kürt bağımsızlığı konusunda çok daha sert ve radikal bir tutum içerisinde olduğunu defalarca gösteren ve İsrail’le son derece iyi ilişkiler içerinde olan Barzani’yi görerek Talabani’ye razı olan Türkiye’nin, PKK terörüyle mücadele ettiği yıllarda olduğu gibi, çözümü, “Türkiye’ye karşı çok daha ılımlı” Talabani’yi yanına çekerek Barzani-Talabani ittifakını bozmak ve muhtemel bir Talabani-Barzani rekabetinden yararlanarak bölgede etkili bir konuma gelmekte gördüğü de düşünülebilir. Nitekim, Talabani’nin Türk hükümetini ve Genelkurmayı harekete geçiren mektubunu bu bağlamda ele almak da mümkündür. Bu noktada, güvenlik kaygıları nedeniyle bölgeyle yakından ilgilenen ve tıpkı Türkiye gibi, Kürt devleti oluşumunu kendi sınırları dışında tutmaya çalışan İran’ın Talabani’ye yönelik tutumunun ne olacağını da beklemek gerekmektedir. Tıpkı, PKK terörüyle mücadele edilen yıllarda olduğu gibi, Barzani’yi dengelemek ve Kürt devletinin başında Barzani gibi daha radikal bir Kürt milliyetçisini görmemek uğruna Talabani ile işbirliğine gitmek, kısa vadede çeşitli yararlar sağlayabilir. Fakat, Talabani’nin tam anlamıyla bir “siyasi fahişe” olması ve bölgede asıl aktörlerin ABD, İngiltere ve İsrail olması nedeniyle bu işbirliğinin ömrünün çok kısa olabileceğini tahmin etmek çok da zor olmasa gerektir. Talabani’nin sıkıştığı zaman Türkiye’den çok daha güçlü olan Amerika, İngiltere ve İsrail’i tercih etmeyeceğine hiç kimse garanti veremez.
Kimileri, Talabani’nin son girişimlerini, bölgeden bütünüyle dışlanan, ABD ve İsrail karşıtlığının en önemli merkezlerinden biri haline gelen, AB, Kıbrıs ve Kerkük konularında vatandaşlarının ağır eleştirilerine maruz kalan, ciddi anlamda güvenlik krizine girdiği taktirde Kuzey Irak’a askeri bir operasyon düzenleme çılgınlığı sergileyebileceği düşünülen bir Türkiye’nin ABD, İngiltere ve İsrail tarafından, Türkiye’yi ciddi anlamda rahatsız eden Barzani geri plana çekilerek Ankara’nın Barzani’ye nazaran daha kolay bir şekilde yönlendirebileceğine inandığı Talabani ileri sürülerek bölgedeki yeni yapılanmaya kontrollü bir şekilde dahil edilmek istendiği biçiminde de yorumlayabilirler. Bu görüşü savunanlar ABD, İngiltere ve İsrail destekli böyle bir planın, kamuoyu nezdinde giderek sıkışan hükümeti ve Genelkurmay’ı rahatlatmak amacıyla da devreye sokulmuş olabileceğini ileri sürebilirler. ABD’nin, Fas’tan Çin sınırına kadar on iki civarında ülkenin sınırlarını değiştirmeyi amaçladığını ve bunun için de Türkiye’yi merkez ülke/üs olarak algıladığını açıklamasından bu yana, Türk Dışişleri Bakanı bir ABD Dışişleri yetkilisi gibi bölgeyi durmadan dolaşmakta, Suriye ve İran gibi ülkelere ABD adına mesajlar iletmektedir. Türkiye, bölgede ABD’nin taşeronluğunu yaparak ayakta kalmaya çalışan bir ülke konumundadır ve bundan dolayı da Kuzey Irak konusunda herhangi bir pazarlığın içerisinde olduğunu ya da buna dahil edildiğini düşünmüyoruz. Türkiye’nin dış ilişkileri, tıpkı Özal döneminde olduğu gibi, giderek yoğunluk kazanmakta, Türkiye bölgenin en hareketli ülkesi konumuna gelmektedir. Fakat, bu durum, yine tıpkı Özal döneminde olduğu gibi, ABD’nin talepleri ve çıkarları adına yaşanmakta, dışa açılma görüntüsü Türkiye’nin hızla sınırlarının berisine çekilmesi sonucunu doğurmaktadır. Gerek Başbakan ve gerekse Dışişleri Bakanı, durmadan dış geziler düzenlemekte; fakat, bu dış gezilerin Türkiye’ye doğrudan bir yararı henüz görülememiştir. Eminiz ki, Başbakan ve özellikle de Dışişleri Bakanı, ABD’nin bölgedeki çıkarları adına çok önemli adımlar atmıştır.
Sonuç olarak, Talabani’nin başlattığı süreç, Kuzey Irak konusunda hepten sıkışmış olan ve içeriden ve dışarıdan ikinci aşamaya geçmeye zorlanan Türkiye’nin Kuzey Irak’ta kurulan Kürt devletini tanıması ve ABD’nin güdümünde bu devletin hamisi olması sonucunu doğuracaktır. Bunu yapacak bir Türkiye, son nefesini vermemek için belki beş on sene daha dayanabilecek; fakat, izlediği gayrı milli ve AB-ABD güdümlü politikaları onu mutlak bir bozguna götürecektir. Umudumuz odur ki, ülkesini ve milletini sevdiğinden hiçbir zaman şüphe etmediğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri, gerçek yurtseverlerle işbirliğine giderek bu korkunç gidişe dur diyebilsin.