Saldırgan, ırkçı, emperyalist Batı'ya karşı DOĞU'NUN onurlu, özgün sesi yükseliyor!
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev 18 Şubattaki yıllık “Ulusa Sesleniş” konuşmasında Orta Asya Birliği önerdi. Nazarbayev Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan arasındaki Ebedî Dostluk Antlaşmasının bu birlik için sağlam bir temel oluşturabileceğini, bölgenin diğer ülkeleri olan Türkmenistan ve Tacikistan’ın da birliğe katılabileceğini söyledi. .... Bu devirden bize kalan en kötü miras ölçüsüz ve temelsiz bir BATI hayranlığıdır. Buna bir tek Atatürk döneminde *DUR* denmiştir. Hem bilinç düzeyinde, ulusal bilince, bağımsızlık ruhuna ve özgüvene dayalı bir anlayışla, hem de dış politikada bölge merkezli, *BATI* emperyalizmine mesafeli tavırla... levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesnaproxennatrium go naproxen kruidvat
|
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev 18 Şubattaki yıllık “Ulusa Sesleniş” konuşmasında Orta Asya Birliği önerdi. Nazarbayev Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan arasındaki Ebedî Dostluk Antlaşmasının bu birlik için sağlam bir temel oluşturabileceğini, bölgenin diğer ülkeleri olan Türkmenistan ve Tacikistan’ın da birliğe katılabileceğini söyledi. Orta Asya ülkelerinin ekonomik çıkarlarının, kültür miraslarının, dillerinin, dinlerinin, çevre sorunlarının ve karşı karşıya oldukları tehditlerin ortak olduğunu belirten Nazarbayev “Ortak bir pazara ve tek bir para birimine yönelmeliyiz” dedi. Nazarbayev’in konuyla ilgili tahlili şöyle: “Bölgemizde süper güçlerin ekonomik üstünlük kurmak için çarpıştıklarını görüyoruz. Bu yeni küresel ve jeo-ekonomik meydan okumaya doğru bir karşılık üretmeliyiz. İki seçeneğimiz var: Ya dünya pazarlarına hammadde tedarikçisi olarak kalıp yeni bir emperyal efendinin ortaya çıkmasını bekleyeceğiz, ya da Orta Asya’nın gerçek ekonomik entegrasyonuna yöneleceğiz. Benim tercihim ikincisi. Bölgesel entegrasyonun derinleşmesi istikrarın, bölgesel ilerlemenin, iktisadî, askerî ve siyasî bağımsızlığın yolunu açacaktır. Bu bölgemizin dünyada saygınlık kazanması ve güvenliğimizin sağlanması için tek yoldur.” Nazarbayev’in bu çağrısı tarihî önemde. Gittikçe üretmeden tüketen bir Batı ile, tüketmeden üreten, ihracat bağımlısı bir Uzakdoğu arasında sıkışan dünya ekonomisi için Avrasya bölgesinde hem üretip hem tüketen yeni bir ekonomik merkezin oluşması şu anda öngörülebilen tek çözüm yolu. Zengin enerji kaynakları, tarım ve hayvancılık potansiyeliyle Orta Asya bu ekonomik güç merkezinin hayatî bir unsuru. Bugün içinse en başta ekonomisi zayıfladıkça saldırganlaşan ABD’nin, onu dengelemeye çalışan Rusya ve Çin’in Orta Asya’ya yönelik operasyon ve planları bütün dünya için bir tehdit. Dolayısıyla hem dünya ekonomisinin selâmeti, hem de dünya barışı Orta Asya’nın daha güçlü ve istikrarlı olmasını gerektiriyor. Bu amaca da ancak bölge devletlerinin daha yakın işbirliği ve entegrasyonuyla ulaşılabilir. Bu açıdan Nazarbayev’in son derece yerinde tespitlere dayanan bu önerisi bölgenin ve dünyanın acilen ihtiyaç duyduğu bir adım olarak değerlendirilmeli. Tabiî bizim için bu öneri dünya barışı ve refahına katkıda bulunmanın daha ötesinde bir anlama sahip. Azerbaycan’la beraber biz Ön Asya Türkleri, Orta Asya Türk devletleriyle ortak bir tarihi, dili ve kültürü paylaşıyoruz. Dünyaya bakışları bize çok benzeyen, dilleri iki haftada (Türkmenistan) veya en geç iki ayda (Kazakistan) öğrenilecek kadar bizimkine yakın olan, hiçbir çıkar çatışması, husumet yaşamadığımız bu halklar bizim kardeşimiz ve doğal müttefikimiz. Dolayısıyla bu kardeş ülkelerle ilişkilerimizin güçlendirilmesi ve derinleştirilmesi Türkiye’nin tek kurtuluşu olan Atatürk’ün bölge merkezli dış politika ilkesinin de çok önemli bir parçası. Şüphesiz ki bu süreç birleşmiş ve güçlenmiş bir Orta Asya ile çok daha hızlı ve derinlemesine ilerler. İleride böyle bir birlik Türkiye ve Azerbaycan’ı da içine alacak şekilde genişleyebilir; en azından bu birlikle başta serbest ticaret anlaşması olmak üzere karşılıklı yarar sağlayacak çeşitli ilişkiler geliştirilebilir. Tabiî bunun için Orta Asya Birliğinin gerçekleşmesi yetmez; Türkiye’de de bir zihniyet devriminin gerçekleşmesi gerekir. Birincisi, biz 1683-1699 dönemindeki uzatmalı Osmanlı-Alman savaşlarının yenilgiyle ve toprak kaybıyla sonuçlanmasından itibaren Batı karşısında yavaş yavaş bir aşağılık kompleksi geliştirmeye başlamışızdır. 18. asırda çok yavaş ilerleyen bu kompleks 19. asır başında peş peşe uğranan bozgunlar sonucunda önce Rusya’nın, sonra onun şerrinden İngiltere’nin gölgesine sığınmamızla ve İngiliz Büyükelçisinin dikte ettirdiği Tanzimatın kabulüyle büyük hız kazanmıştır. Tanzimattan Osmanlı’nın çöküşüne kadar devletin bekası kendi gücüne güvenmekte değil, düvel-i muazzama politikasında, yani aklınca büyük devletleri birbirine karşı oynamakta, gerçekte hepsinin oyuncağı olmakta aranmıştır. Bunun sonucunda önce ülkenin sanayii, sonra tarımı çökmüş, ardından devlet dış borç batağına batmış, moratoryum ilân etmiş, Düyûn-u Umumiye ile yarı-sömürgeleştirilmiş, bu arada her savaşla devlet topraklarından ülke büyüklüğünde parçalar koparılmıştır. İşte bu kâbus ortamında Türk’ün özgüveni dibe vurunca “Biz adam olmayız” ve “Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl” (Çünkü Türk ipi kopar) sözleri üretilmiştir. Bu devirden bize kalan en kötü miras ölçüsüz ve temelsiz bir Batı hayranlığıdır. Buna bir tek Atatürk döneminde dur denmiştir. Hem bilinç düzeyinde, ulusal bilince, bağımsızlık ruhuna ve özgüvene dayalı bir anlayışla, hem de dış politikada bölge merkezli, Batı emperyalizmine mesafeli tavırla... Atatürk’ün ölümünden kısa süre sonra İnönü 1939 Türkiye-İngiltere anlaşmasıyla bölge merkezli dış politikaya elveda deyip İngiltere uyduluğuna doğru yelken açarken aynı anda da millî eğitimde Atatürk’ün yazdırdığı (hatta kısmen yazdığı) Türklük ve Türkiye merkezli ders kitapları kaldırılarak Avrupa-merkezci, Yunan-Latin hayranlığı aşılayan bir müfredata geçilmiştir. O günden beri hemen her yıl Türkiye’nin Batı’ya olan ekonomik, siyasî, askerî ve kültürel bağımlılığı artarken Türk’ün özgüveni de gittikçe azalmış, beyinler yeniden Tanzimatçıların Frenk hayranlığına kilitlenmiştir. Halbuki bugünün Batısı ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak hayatiyetini yitirmiş, gençliğinde kazandığı serveti harcayarak yaşayabilen ihtiyarlar misali istikbali karanlık toplumlardan ibarettir. İşte koskoca Amerika, Irak gibi perişan ve küçük bir ülkeyi işgal etmek için ABD’ye kaçak olarak girmiş Latin Amerikalı göçmenleri getolardan toplayarak zorla askere almaya mecbur kalmıştır. Tabiî Batı’nın çöküş halinde olmasının yanısıra, bizim için bu perspektifi karartan başka önemli bir gerçek de Batı’nın bizi asla ve kat’a kendinden saymaması, dolayısıyla bizimle ancak ikinci derece, bağımlı bir ülke olarak ilişki kurmak istemesidir. Bunun en açık örneği 41 yıllık Türkiye-AB ilişkilerinin seyri ve özellikle 17 Aralıkta geldiği noktadır. Ama ne yazık ki hâlâ kargadan başka kuş, Zeyrek’ten başka yokuş bilmeyenler toplumun kilit noktalarını tuttukları için Türk halkı malûm medyadan daha uzun süre “Avrupa Birliği varken Orta Asya’da ne işimiz var?” türküsünü dinleyecektir. Türk cumhuriyetleri konusunda birinci akıl tutulması ölçüsüz Batı hayranlığı, buna bağlı olarak Doğu’yu küçümseme ise, ikinci akıl tutulması da Turancılık fobisidir. Bu fobiyi Atatürkçülük adına yaşatanlar da vardır. Doğru, Atatürk Turancılığa karşı çıkmıştır. Çünkü I. Dünya savaşında Osmanlı İmparatorluğunun yaşatılamayacağını anlayan yönetici zümre yeni bir imparatorluk projesi olarak Turan’ı kurmayı denemiş, fakat hüsrana uğramıştı. Buna ne köhnemiş devletin gücü yeterdi, ne de Orta Asya halklarında o zaman bu ideale sahip çıkacak bir gelişme düzeyi söz konusuydu. Ayrıca Envercilerin bu projeye Alman emperyalizmine tâbî olarak atılmaları zaten gerçek başarı şansını baştan yok etmişti. Tabiatıyla Atatürk çapında bir stratejistin iflâs etmiş bir ham hayalin peşinden gitmesi beklenemezdi. Ayrıca Millî Mücadele döneminde Rusya’da çarlık yıkılmış, yerine gelen Bolşevik rejiminin Batı emperyalizmiyle çatışmaya girmesi Ankara hükümeti ile Rusya’yı doğal müttefik yapmıştı. Kurtuluş Savaşı önce Türk milletinin azim ve iradesiyle, ondan sonra da Bolşevik desteğiyle kazanıldı. Zaferden sonra da Sovyetler Birliği ile içişlerine karışmamak şartıyla dostluk ve işbirliği Atatürk dönemi dış politikasının temel bir unsuruydu. Bu şartlar altında henüz yakın geçmişte başkomutanı Pamir dağlarında Bolşevik kurşunuyla can vermiş bir ülkenin Turancılık çağrışımı yapacak sözleri bile bu hayatî ilişkiyi tehlikeye atabilirdi. Dolayısıyla Atatürk bu konuda Rus hassasiyetini kaşımaktan kaçındı, ama öncülük ettiği tarih, dil ve kültür çalışmalarıyla da Anadolu Türklerinin Orta Asya Türklüğüyle olan ilişkisini ortaya koydu ve güçlendirdi. 1928’de harf devrimi yapıldığında Sovyetler Birliğindeki Türklerin de 1926’dan beri Latin alfabesi kullandığını unutmayalım. Zaten Atatürk’ün bir Türk milliyetçisi, bir antiemperyalist ve bölge merkezli dış politikanın başmimarı olarak Türk halkları arasındaki işbirliğinin gelişmesinden yana olmaması düşünülemez. Bu konudaki faaliyetinin esas olarak kültür alanıyla sınırlı kalması dönemin siyasî realitesinin gereğidir. İzmir’de denize döktüğü Yunanlı’ya bile dostluk elini uzatan Atatürk’ün eğer o zaman bağımsız devletler olarak mevcut olsalardı kardeş Türk halklarına el uzatmaması düşünülebilir mi? Dolayısıyla Türk cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi arzusu ve bu ülkeler arasından en hafifinden Arap Birliği veya British Commonwealth gibi, tercihan Ortak Pazar, hatta Avrupa Birliği gibi bir oluşuma gidilmesi projeleri ne Kemalizmle çelişir, ne de bazı şartlanmış kafaların iddia edeceği gibi ırkçılık veya faşizm anlamına gelir. Bu arada günümüzde bu tür iddiaları yaymaya çalışanların başında Batı ülkelerinin geldiği de bir gerçektir, çünkü kendi arasında yakın işbirliğine gitmiş, dış politikada ortak tavır alabilen bir Türk dünyası Ortadoğu’da ve Orta Asya’da Batı’nın emperyal emellerinin çanına ot tıkanması demektir. 1990’ların başında Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarına yeni kavuştukları dönemde Türkiye’de iç politika amacıyla estirilen Türk dünyası rüzgârları Batılıları nasıl da ürkütmüş, İngilizlerin çok bilmiş Economist dergisi dahil Batılı düşünce merkezleri hem nükleer gücü, hem enerji kaynakları olan, Türkiye önderliğindeki bu yeni birliğin dünyadaki dengeleri nasıl değiştireceğine dair ne senaryolar döktürmüşlerdi. Allahtan önce Özal, ardından da Çiller yeni filizlenen yakınlaşmayı Fethullah Hocalara ihale edip Amerika’nın güdümüne sokarak, böylece bölgede hâlâ etkin Rusya’yı ve Sovyet artığı nomenklaturayı ürküterek Türk halklarının entegrasyonu “tehlikesini” ileri bir tarihe ötelemeyi başardılar. Yine de Özallara, Çillerlere ve Batı'nın binbir entrikasına rağmen sonunda su yatağından akacak ve Türkiye dünyada hak ettiği yere er geç ulaşacaktır. Nazarbayev’in önerisi Türkiye’nin bu hedefine doğru bir adımdır, desteklenmelidir. |