Siyaset26 Ağustos 2004 00:00
‘Misyoner işgaline uğradık’
Van eski Valisi Yılbaş , yabancıların Türkiye’den aldığı toprakların kendileri için kutsal olan mekanlara yakın olduğuna dikkat çekerek “Bu faaliyetler misyonerlik çalışmalarından bağımsız olarak düşünülemez. Anadolu toprakları misyonerler tarafından işgal ediliyor” dedi.naproxennatrium zygonie.com naproxen kruidvatfusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acnesymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cenaclaritin mazilo speeddatingmixers.co.uk claritin mazilo
Van eski Valisi Mahmut Yılbaş, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye dayattığı ve ‘yabancılara mülk ve toprak edinme hakkı tanıyan yasa değişikliklerinin misyonerlik faliyetleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği söyledi. Yenicağ’a konuyla ilgili açıklamalarda bulunan ve ‘Vatan Namustur Satılamaz’ kampanyamıza destek veren Yılbaş, AB’nin üyeliğe aday olan diğer ülkelere böyle bir zorunluluk getirmediğine hatırlatarak, AB’nin bu uygulamasının Türkiye’ye karşı uygulanan çifte standartın en belirgin özelliği olduğunu söyledi. Yılbaş şöyle devam etti: “ Son günlerde basına yabancıların Anadolu’nun değişik yerlerinde toprak satın aldıklarına dair haberler yansıyor. Bu konu yasa değişikliğinden önce karşılıklılık ilkesine dayanıyordu. Fakat Türk kamuoyuna AB Türkiye’yi bünyesine almak için dayattığı değişim projelerinden bir tanesi olarak Türkiye’nin yabancılara toprak satımını dayatıyor denildi ve bunun sonucunda da 19 Temmuz 2003 tarih 4919 sayılı kanunun yani 2644 sayılı Tapu Kadastro Kanunu’nun ve Köy Kanunu’nda maddede yapılan değişiklikle yabancılara da toprak satımı imkanı önü açılmış oldu. Bir yıllık uygulamada ülkenin değişik yerlerinde özellikle kıyı kentlerinde ve Güney ve Güneydoğu’da toprak alımı yapıldığı gündeme getirildi. Şimdi AB bu konuda Türkiye’ye özel bir dayatma mı yapıyor yoksa AB üyeleri kendi aralarında bu konuda farklı bir uygulama mı yapıyor önemli olan bu. Bunun aydınlığa çıkması lazım. İncelemelerimizde görüyoruz ki AB kendi arasında yabancılara toprak satımı konusunda Türkiye’ye dayattığından farklı bir uygulama içerisinde. Özellikle AB’ye yeni girmiş olan ülkeler Polonya, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya olsun en azından muayyen bir geçiş dönemi için yabancıların toprak alımını yasaklamış durumdalar.
AB’NİN ÇİFTE STANDARTI
AB’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartın kabul edilemez olduğunu söyleyen Yılbaş “Şimdi o zaman Türk halkının kendi kendine sorması lazım. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Yabancılar yani Türkiye dışında AB’ne girmiş olan ülkeler komşularına toprak satımını yasaklarken Türkiye’de Anadolu’da niçin yabancılara toprak satımını dayatıyor? “ dedi. AB’nin yeni üye ülkelerle Türkiye farklı uygulamalar getirmesinin misyonerlik faliyetlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini dile getiren Yışbaş şöyle devam etti: “İncelediğimizde görüyoruz ki toprak alımlarının büyük bir bölümü özellikle Ege ve Güneydoğu Anadolu’da herhangi bir dini ibadet merkezinin etrafındaki topraklar çoğunlukta oluyor. Yani bir kilise harabesi etrafında özel mülke ait ne varsa bunlar toparlanıp alınıyor ve Türkiye’de de basından öğrendiğimiz kadarıyla binlerce diye ifade edilen kiliseler açılıyor. Yani Anadolu toprakları misyonerler tarafından satın alınarak işgal ediliyor. Bir taraftan toprak alımı en nihayetinde ekonomik faaliyet olarak görülebilir. Ama birde bunun misyonerlik yönüne bakıldığında görüyoruz ki bu iki konu Türkiye’de at başı götürülüyor. O zaman diyoruz ki bunun altında mutlaka bir bit yeniği vardır. Toprak satışı gündeme geldikten sonra hemen hemen her kesim bu konuyla alakalı tutumlarını, düşüncelerini orta yere koydular. Özellikle medya beklediğimden daha fazla görsel ve yazılı basın olsun yabancıların toprak edinmesi konusunda ciddi bir muhalefet ciddi bir kaygı ve endişe ortaya koydular. Birkaç malum olan köşe yazarı bunun ne zararı olabileceği gibi düşüncelerini ortaya koydular ama bunlar malum insanlar. Bunların sözleri Türk halkı tarafından itibar da görmez zaten. Ama dikkatimi çeken konu özellikle iki kesimden bu konuda ciddi ve aydınlatıcı bir tepki gelmedi. Bunlardan bir tanesi icranın başı olan idare diğeri de Türk Silahlı Kuvvetleri. Çünkü kanuni bir bağlantı da var. 2644 sayılı tapulama kanununun 35 ve 36’ıncı maddesinde yapılan değişiklikle iki kısas getiriliyor engel olarak. Kısaslardan bir tanesi askeri bölgeler ve güvenlik bölgeleri. Güvenlik bölgeleri dışında yapılan satışlar söz konusu olabilir. Ama demek ki yabancılara satılan milyonlarca metrelik arazilerin hepsi güvenlik açısından bir sakınca yaratmıyor. Askeri bölge açısından bir sakınca yaratmıyor düşüncesi akla geliyor. Bir itiraz olmadığına ve bu itirazlarda basına yansımadığına göre kanunla getirilmiş olan bu iki kısıtlama dışında bu işler yürüyor. Ama bakıyoruz ki olaylar böyle değil.”
GÜVENLİK ENDİŞESİ
Güneydoğu’da yabancılara satılan toprakların büyük bir kesiminin Kilis, Gaziantep, Mardin, Şanlıurfa gibi yerlerde sınıra yakın yerler olduğuna dikkat çeken Yılbaş şunları kaydetti: “Eğer sınıra yakın olan yerler güvenlik açısından bir engel teşkil etmiyorsa, güvenlik açısından Türkiye için mahsur teşkil eden nedir?
Türkiye’nin güvenliğini neler tehdit ediyor bunun dışında. Eğer bir toprağın muhafazası, korunması bir vatan korunması meselesi değilse, sadece ticari bir meseleyse o zaman söylenecek fazla bir şey yok. Ama gün geliyor ki satılan her karış vatan toprağı insanın önüne yarın bu topraklar üzerinde mülk edinme bakımından bir sakınca olarak ortaya gelecek gözüküyor. Yine bununla alakalı İzmir körfezinin girişinde yıllarca 1956 yılından itibaren Deniz kuvvetlerinin kullanımında olan uzun ada gibi bir konu da gündemde. Orayı İzmir’de oturan İngiliz asıllı aileler geçmişte yani Osmanlı dönemindeki mülk haklarını gündeme getirerek bu ada üzerinde mülkiyet haklarını ortaya getiriyorlar. Yine açıklamalardan anlıyoruz ki burası tapu kadastro görmüş yani topraklar kimin hukuki bir sonuca bağlanmış. O bölgeler karış karış ölçülmüş ve kiminse ona verilmiş. Yani bu ada kadastro dışı bırakılmış. Bu konuda resmi kayıtlar var. İncelemeler sonucunda deniliyor ki İzmir Urla çevresinde kadastro bitmiştir. Ancak bu ada kadastro dışı bırakılmıştır. Kim o gün bu adayı kadastro dışı bıraktıranlar? Bunun altının araştırılması lazım. 1956 yılında kullanımı ve intifa hakkı Türk Deniz kuvvetlerine bırakılan bir adanın kadastro geçerken kayıt dışı bırakılmasının esbab-ı mucizesi nedir bunun ortaya çıkartılması gerekir.
Yargıtay kararları hiçe sayıldı
YabancIlara tanınan mülk edinme yasasının geçmişte konuyla ilgili olarak alınan kararları hiçe saydığını dile getiren Yılbaş “ 1974 yılında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bir kararı var. 1974/ 5500 sayılı kararıdır. Bu kararda da yabancı tüzel kişilerin Türkiye’de gayri menkul taşınmaz mal edinmelerinin kanun ve yasalara uygun olması gerektiği yönündedir. Bunlar hiç yokmuş gibi birileri bir araya geliyor hepsinin elinin tersiyle itiyor, bu ülkenin geleceğini, kaderini bir tarafa yönlendiriyor diyor ki AB böyle istiyor bizde AB’ne girmek amacıyla sözde öyle deniliyor topraklarımızın şu yada bu şekilde yabancıların toprak edinmesine yolunu açıyoruz diyorlar”dedi.
Toprak alanların amacı siyasî
YIlbaŞ konuyla ilgili hassasiyetlere tepki göstermek için söylenilen “ Bizde dışarıdan mülk alıyoruz. Bunun ne sakıncası olabilir “ sözlere tepki göstererek “ Bizim mülk alma gayemiz mal edinmektir. Bunun ardında hiçbir siyasi amaç yoktur” dedi. Yılbaş şunları söyledi: “ Geçenlerde Fransa’da yaşayan bir kardeşimizle görüşmemde bana dedi ki, beyim değil başka şeyler ben aldığım evin penceresinin rengini değiştiremiyorum dedi. Mal benim olmuş ne anlamı var. Sadece kira ödememek için oranın bankacılık sisteminden yararlanmak için evi aldım dedi. Bizde ise toprak alımları mülk edinme amacının çok ötesinde gerçekleştiriliyor. Kafalarının gerilerinde olan bir takı siyasal, sosyal ve dini amaçlarını gerçekleştirmek için toprak alıyorlar.”
Urfa Museviliğin merkezi olacak
SanlIurfa’da oluşturulmaya çalışan kiliseli, havralı “Diyalog Parkı”na da dikkat çeken Yılbaş “Şanlıurfa’da basının ortaya çıkardığı Hıristiyanlık ve Museviliğin merkezi olabilecek şekilde bir projenin onaylanması için zamanın hükümetin mensubunun kredi temin ettiğini ve proje uygulanması için bundan önceki belediye başkanına imzalattıramadıklarını yeni kendi siyasi görüşlerinde olan belediye başkanına yaptırmak için etki altında tuttuğuna dair bilgiler var.” dedi. Yılbaş sözlerini şöyle noktaladı: “ Bu çok önemli bir konu. Yabancıların toprak edinmesi meselesi Türkiye’nin geleceği bakımından birinci derecede önemlidir Bana göre TBMM önümüzdeki önümüzde ki yasama döneminde gündemine alması gerekli olan birinci konu budur ve TBMM’nin böyle bir gündem maddesini gerçekleştirmesi için de hem basına hem de sivil toplum örgütleri ile Türk milletine büyük görev düşüyor.”
HALİÇ ELDEN GİDİYOR
YabancIlara tanınan toprak edinme meselesinde dikkat edilmesi gereken diğer bir hususun ise patrikhaneler konusu olduğunu vurgulayan Yılbaş özetle şunları kaydetti: “ Haliç Fener Rum patrikhanesi’nin bir mülkiyet havzası haline getirilmektedir. Bu tabi bir günde değil bir zaman süreci içerisinde olacak. Belki 50 yıl belki de 100 yıl içerisinde olacak. 1453 yılında Bizans hakimiyetini kaybettikten 600-700 geçmiş olmasına rağmen Bizans konusundaki hassasiyetlerini sürdürmekteler. Bir 100 yıl daha sürdürebilirler. Bunun tedbirlerini bugünden almak lazım. Bakıyoruz bu hassasiyet içerisinde değiliz. Haliç’te yine askerin bir unsuruna ait olan ve kullanımında olan yerler yavaş yavaş çeşitli nedenlerle elden çıkarılıyor ve sivillere intikali için yöntemler siviller tarafından ortaya koyuluyor. Basından öğrendiğimize göre o yörede Haliç’te bulunan yerlerin İstanbul Büyükşehir belediyesine tahsisi, devredilmesi söz konusu. İleride buraların ne olacağını kestirmek bugünden mümkün değil. Biliyorsunuz yakın bir zamanda bir sel felaketi oldu. O sel felaketinde bir sürü konu varken ve hala yağmur yağarken ortaya Haliç’in civarında bulunan sele sebebiyet veren yerlerin kamulaştırılması konusu ortaya çıkarıldı. Acaba bu kamulaştırma meselesinin altında Haliç’in Rumlaştırılması, Ortodokslaştırılması payı var mıdır? Yok mudur? Bunun da üzerinde durulması gerekir. Özetleyecek olursak, söylenmesi gereken şudur. Türk hukuk sistemi geçmişte çok yakın bir tarihte anayasa mahkemesi 9 Ekim 1986 tarihinde 1986/18, 1986/24 kararlarıyla yabancılara arazi satışının Türk hukukuna uygun olmadığını, sadece hukuka değil Türk milletinin çıkarlarıyla ve menfaatleriyle bağdaşmadığını ilişkin kararı da var.” Yeniçağ
AB’NİN ÇİFTE STANDARTI
AB’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartın kabul edilemez olduğunu söyleyen Yılbaş “Şimdi o zaman Türk halkının kendi kendine sorması lazım. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Yabancılar yani Türkiye dışında AB’ne girmiş olan ülkeler komşularına toprak satımını yasaklarken Türkiye’de Anadolu’da niçin yabancılara toprak satımını dayatıyor? “ dedi. AB’nin yeni üye ülkelerle Türkiye farklı uygulamalar getirmesinin misyonerlik faliyetlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini dile getiren Yışbaş şöyle devam etti: “İncelediğimizde görüyoruz ki toprak alımlarının büyük bir bölümü özellikle Ege ve Güneydoğu Anadolu’da herhangi bir dini ibadet merkezinin etrafındaki topraklar çoğunlukta oluyor. Yani bir kilise harabesi etrafında özel mülke ait ne varsa bunlar toparlanıp alınıyor ve Türkiye’de de basından öğrendiğimiz kadarıyla binlerce diye ifade edilen kiliseler açılıyor. Yani Anadolu toprakları misyonerler tarafından satın alınarak işgal ediliyor. Bir taraftan toprak alımı en nihayetinde ekonomik faaliyet olarak görülebilir. Ama birde bunun misyonerlik yönüne bakıldığında görüyoruz ki bu iki konu Türkiye’de at başı götürülüyor. O zaman diyoruz ki bunun altında mutlaka bir bit yeniği vardır. Toprak satışı gündeme geldikten sonra hemen hemen her kesim bu konuyla alakalı tutumlarını, düşüncelerini orta yere koydular. Özellikle medya beklediğimden daha fazla görsel ve yazılı basın olsun yabancıların toprak edinmesi konusunda ciddi bir muhalefet ciddi bir kaygı ve endişe ortaya koydular. Birkaç malum olan köşe yazarı bunun ne zararı olabileceği gibi düşüncelerini ortaya koydular ama bunlar malum insanlar. Bunların sözleri Türk halkı tarafından itibar da görmez zaten. Ama dikkatimi çeken konu özellikle iki kesimden bu konuda ciddi ve aydınlatıcı bir tepki gelmedi. Bunlardan bir tanesi icranın başı olan idare diğeri de Türk Silahlı Kuvvetleri. Çünkü kanuni bir bağlantı da var. 2644 sayılı tapulama kanununun 35 ve 36’ıncı maddesinde yapılan değişiklikle iki kısas getiriliyor engel olarak. Kısaslardan bir tanesi askeri bölgeler ve güvenlik bölgeleri. Güvenlik bölgeleri dışında yapılan satışlar söz konusu olabilir. Ama demek ki yabancılara satılan milyonlarca metrelik arazilerin hepsi güvenlik açısından bir sakınca yaratmıyor. Askeri bölge açısından bir sakınca yaratmıyor düşüncesi akla geliyor. Bir itiraz olmadığına ve bu itirazlarda basına yansımadığına göre kanunla getirilmiş olan bu iki kısıtlama dışında bu işler yürüyor. Ama bakıyoruz ki olaylar böyle değil.”
GÜVENLİK ENDİŞESİ
Güneydoğu’da yabancılara satılan toprakların büyük bir kesiminin Kilis, Gaziantep, Mardin, Şanlıurfa gibi yerlerde sınıra yakın yerler olduğuna dikkat çeken Yılbaş şunları kaydetti: “Eğer sınıra yakın olan yerler güvenlik açısından bir engel teşkil etmiyorsa, güvenlik açısından Türkiye için mahsur teşkil eden nedir?
Türkiye’nin güvenliğini neler tehdit ediyor bunun dışında. Eğer bir toprağın muhafazası, korunması bir vatan korunması meselesi değilse, sadece ticari bir meseleyse o zaman söylenecek fazla bir şey yok. Ama gün geliyor ki satılan her karış vatan toprağı insanın önüne yarın bu topraklar üzerinde mülk edinme bakımından bir sakınca olarak ortaya gelecek gözüküyor. Yine bununla alakalı İzmir körfezinin girişinde yıllarca 1956 yılından itibaren Deniz kuvvetlerinin kullanımında olan uzun ada gibi bir konu da gündemde. Orayı İzmir’de oturan İngiliz asıllı aileler geçmişte yani Osmanlı dönemindeki mülk haklarını gündeme getirerek bu ada üzerinde mülkiyet haklarını ortaya getiriyorlar. Yine açıklamalardan anlıyoruz ki burası tapu kadastro görmüş yani topraklar kimin hukuki bir sonuca bağlanmış. O bölgeler karış karış ölçülmüş ve kiminse ona verilmiş. Yani bu ada kadastro dışı bırakılmış. Bu konuda resmi kayıtlar var. İncelemeler sonucunda deniliyor ki İzmir Urla çevresinde kadastro bitmiştir. Ancak bu ada kadastro dışı bırakılmıştır. Kim o gün bu adayı kadastro dışı bıraktıranlar? Bunun altının araştırılması lazım. 1956 yılında kullanımı ve intifa hakkı Türk Deniz kuvvetlerine bırakılan bir adanın kadastro geçerken kayıt dışı bırakılmasının esbab-ı mucizesi nedir bunun ortaya çıkartılması gerekir.
Yargıtay kararları hiçe sayıldı
YabancIlara tanınan mülk edinme yasasının geçmişte konuyla ilgili olarak alınan kararları hiçe saydığını dile getiren Yılbaş “ 1974 yılında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bir kararı var. 1974/ 5500 sayılı kararıdır. Bu kararda da yabancı tüzel kişilerin Türkiye’de gayri menkul taşınmaz mal edinmelerinin kanun ve yasalara uygun olması gerektiği yönündedir. Bunlar hiç yokmuş gibi birileri bir araya geliyor hepsinin elinin tersiyle itiyor, bu ülkenin geleceğini, kaderini bir tarafa yönlendiriyor diyor ki AB böyle istiyor bizde AB’ne girmek amacıyla sözde öyle deniliyor topraklarımızın şu yada bu şekilde yabancıların toprak edinmesine yolunu açıyoruz diyorlar”dedi.
Toprak alanların amacı siyasî
YIlbaŞ konuyla ilgili hassasiyetlere tepki göstermek için söylenilen “ Bizde dışarıdan mülk alıyoruz. Bunun ne sakıncası olabilir “ sözlere tepki göstererek “ Bizim mülk alma gayemiz mal edinmektir. Bunun ardında hiçbir siyasi amaç yoktur” dedi. Yılbaş şunları söyledi: “ Geçenlerde Fransa’da yaşayan bir kardeşimizle görüşmemde bana dedi ki, beyim değil başka şeyler ben aldığım evin penceresinin rengini değiştiremiyorum dedi. Mal benim olmuş ne anlamı var. Sadece kira ödememek için oranın bankacılık sisteminden yararlanmak için evi aldım dedi. Bizde ise toprak alımları mülk edinme amacının çok ötesinde gerçekleştiriliyor. Kafalarının gerilerinde olan bir takı siyasal, sosyal ve dini amaçlarını gerçekleştirmek için toprak alıyorlar.”
Urfa Museviliğin merkezi olacak
SanlIurfa’da oluşturulmaya çalışan kiliseli, havralı “Diyalog Parkı”na da dikkat çeken Yılbaş “Şanlıurfa’da basının ortaya çıkardığı Hıristiyanlık ve Museviliğin merkezi olabilecek şekilde bir projenin onaylanması için zamanın hükümetin mensubunun kredi temin ettiğini ve proje uygulanması için bundan önceki belediye başkanına imzalattıramadıklarını yeni kendi siyasi görüşlerinde olan belediye başkanına yaptırmak için etki altında tuttuğuna dair bilgiler var.” dedi. Yılbaş sözlerini şöyle noktaladı: “ Bu çok önemli bir konu. Yabancıların toprak edinmesi meselesi Türkiye’nin geleceği bakımından birinci derecede önemlidir Bana göre TBMM önümüzdeki önümüzde ki yasama döneminde gündemine alması gerekli olan birinci konu budur ve TBMM’nin böyle bir gündem maddesini gerçekleştirmesi için de hem basına hem de sivil toplum örgütleri ile Türk milletine büyük görev düşüyor.”
HALİÇ ELDEN GİDİYOR
YabancIlara tanınan toprak edinme meselesinde dikkat edilmesi gereken diğer bir hususun ise patrikhaneler konusu olduğunu vurgulayan Yılbaş özetle şunları kaydetti: “ Haliç Fener Rum patrikhanesi’nin bir mülkiyet havzası haline getirilmektedir. Bu tabi bir günde değil bir zaman süreci içerisinde olacak. Belki 50 yıl belki de 100 yıl içerisinde olacak. 1453 yılında Bizans hakimiyetini kaybettikten 600-700 geçmiş olmasına rağmen Bizans konusundaki hassasiyetlerini sürdürmekteler. Bir 100 yıl daha sürdürebilirler. Bunun tedbirlerini bugünden almak lazım. Bakıyoruz bu hassasiyet içerisinde değiliz. Haliç’te yine askerin bir unsuruna ait olan ve kullanımında olan yerler yavaş yavaş çeşitli nedenlerle elden çıkarılıyor ve sivillere intikali için yöntemler siviller tarafından ortaya koyuluyor. Basından öğrendiğimize göre o yörede Haliç’te bulunan yerlerin İstanbul Büyükşehir belediyesine tahsisi, devredilmesi söz konusu. İleride buraların ne olacağını kestirmek bugünden mümkün değil. Biliyorsunuz yakın bir zamanda bir sel felaketi oldu. O sel felaketinde bir sürü konu varken ve hala yağmur yağarken ortaya Haliç’in civarında bulunan sele sebebiyet veren yerlerin kamulaştırılması konusu ortaya çıkarıldı. Acaba bu kamulaştırma meselesinin altında Haliç’in Rumlaştırılması, Ortodokslaştırılması payı var mıdır? Yok mudur? Bunun da üzerinde durulması gerekir. Özetleyecek olursak, söylenmesi gereken şudur. Türk hukuk sistemi geçmişte çok yakın bir tarihte anayasa mahkemesi 9 Ekim 1986 tarihinde 1986/18, 1986/24 kararlarıyla yabancılara arazi satışının Türk hukukuna uygun olmadığını, sadece hukuka değil Türk milletinin çıkarlarıyla ve menfaatleriyle bağdaşmadığını ilişkin kararı da var.” Yeniçağ