Yunanistan'ın Türkiye Politikasını Anlamak Erol Manisalı
Yunanistan 1990'lı yılların sonlarına kadar Türkiye'ye karşı sürekli olarak kriz politikası izledi. Kıbrıs ve Ege konusundaki taleplerini askeri ve fiili kışkırtmalarla elde etmeye çalıştı. - Yunan jet uçaklarının ve savaş gemilerinin hava sahamızı ve karasularımızı ihlalleri sıkça ortaya çıktı. - Hemen her hafta Ege'de bir Türk balıkçı teknesinin Yunan kuvvetlerinin saldırısıyla karşı karşıya kaldığını gördük. cialis coupons printable link discount prescription drug carddiscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialisescitalopram i alkohol nguoiviendong.net escitalopram i alkoholcleocin 150 mg mattnichols.co.uk cleocin 300 mgclaritin mazilo claritin tablete claritin mazilobuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plusarcoxia 90 mg wikipedia site arcoxia cena
Atina siyasi olarak çıtayı sürekli yükseltip her alanda Türkiye'ye karşı ilan edilmemiş bir savaş yürütüyordu.
PKK'ye eğitim ve malzeme vererek gizlice Türkiye'ye sokup terör faaliyetlerini bile yönlendiriyordu. Hatırlayalım, 1990-1999 arasında Yunan sınırından geçerken yakalanan birçok teröristin itirafları gazetelerde yayımlanmıştır.
Ancak Yunanistan Türkiye'ye karşı yürüttüğü kriz politikasından bir sonuç alamıyordu. Aksine dünyaya gerçek yüzünü göstermiş oluyordu. Avrupa Birliği'nin arkasına saklanarak Türkiye'den istediklerini elde etmek daha akılcı bir yol oldu.
1) 1995'te Türkiye'nin Gümrük Birliği ile AB'ye tek yanlı bağlanması, 2000'e yaklaşırken sonuçlarını göstermeye başlamıştı. Andre Mango 'nun 2000'de bana şaka yollu söylediği sözü hiç unutamıyorum: ''AB, Yunanistan'a her yıl verdiği 5 milyar dolar yardıma hiç üzülmüyor; 10 milyar doları dış ticaret fazlası ile Türkiye'nin sırtından nasıl olsa kazanıyor.'' Türkiye AB'nin kıskacı içine alınıyordu, Atina'nın artık kriz politikası izlemesine hiç gerek yoktu.
2) Ankara hükümetleri de, bazı iş çevrelerinin gayretleri sonucu Yunanistan'ı birdenbire melek ilan etmişlerdi. Öcalan bir Rum pasaportu ile Afrika'da Yunan Büyükelçiliği'nde yakalandığı zaman bile Dışişleri Bakanı İsmail Cem Atina'ya dostluk mektubu gönderiyordu!
Ankara hükümetleri ve bürokrasisi kıskaç altına alınmışlardı. Oysa Yunanistan, Kıbrıs ve Ege konularında eski katı tutumunda en ufak bir değişiklik yapmamıştı. Peki değişen neydi? Değişen Atina'nın yöntemi idi. Artık iğne, acıtmadan batırılacaktı. Ankara'da ve İstanbul'da bunun altyapısı hazırlanıyordu.
Medya mı, yoksa...
3) Medya denetim altına alınmıştı. Dışişleri Bakanlığı'nın yaptırdığı bir araştırmada Türkiye ile Yunanistan arasında meydana gelen olaylarda iki tarafın medyalarının tutumu ortaya kondu. Aynı olaylar için iki ülke medyalarının değerlendirmeleri ilginçti; 2500 haber ele alınmıştı; Yunan medyasında yüzde 85'i olumsuz olarak değerlendirilmişti. Buna karşılık Türk medyasında aynı olayları olumlu değerlendirenlerin oranı 74 idi. Medya gayri milli sermayenin güdümüne girmişti.
Bu ancak Hitler veya Stalin rejimlerinde görülebilecek türdendir. Türkiye'de ''Batı'ya tek yanlı bağlanma sürecinde verilenlerin halk tarafından anlaşılmaması için'' medya karartma uyguluyordu. Bu süreç 1989'da başlatılan Sessiz Darbe'nin devamıydı. Yunanistan ise geç uyandı. Sessiz Darbe'den nasibini 1999'dan itibaren elde etmeye başladı.
Artık Türkiye'ye karşı ''kriz politikalarına hiç gerek yoktu'' . Atina Türkiye içinde de ortaklar bulmuştu. Hem de her çevreden, dinsizi, İslamcısı, liberali, aşırı solcusu, bölücüsü.. her uçtan işbirlikçiler vardı. Bunlar aslında Batı kapitalizminin (ve emperyalizminin) işbirlikçileriydiler. Eh, Yunanistan da onların safında olduğuna göre Atina'nın da istekleri karşılanmalıydı. İçimizdeki Danimarka, Atina için çalışmaya başlamıştı.
1995, 1999 ve 17 Aralık dönemeçleri
Atina 1995 döneminde pek uyanamadı. Gümrük Birliği'nin bir örümcek ağı gibi Türkiye'yi AB'nin kucağına oturtacağını Yunan bile tahmin edemedi. Oysa Kasım 1994'te Türkiye'ye karşı göstermelik ''Yunan vetosu'' tezgâhı içinde, Atina başrolü oynamıştı. Ancak, bizim Danimarka'nın bu kadar başarılı olabileceğine Palikarya 'nın bile aklı yetmemişti.
Dışişleri bakanlarımız sirtakileri oynamaya başladığında, Atina ne büyük bir iş başarmakta olduğunu ancak o zaman gördü.
1999'da Helsinki Doruğu'nda, Kıbrıs Fatih'i Ecevit 'e kanırta kanırta Ege ve Kıbrıs koşullu belge en yakınındakiler tarafından imzalattırılıyordu. Yunan Başbakanı Simitis Helsinki'den Atina'ya dönüşünde, Büyük İskender gibi karşılandı.
- Ancak Atina için en büyük başarının 3 Kasım 2002'den sonra başladığını kabul etmek gerekir. AB'nin tüm taleplerini karşılamaya hazır bir hükümetin gelmekte olduğunun belki Atina da farkında değildi.
Cumhuriyet tarihimizin Avrupa'ya ve ABD'ye en yakın hükümeti işbaşına gelmişti. Ve Atina en büyük ödünlerini bu dönemde kopardı ve götürdü.
- Yeni gelenler, ''Bu iş Denktaş 'la olmaz, 40 yıllık Kıbrıs politikamız değişecek'' diyerek işe başladılar. Yunanistan'ın artık bir şey istemesine gerek bile yoktu; talepleri, onun yerine Brüksel yapıyordu.
- 13 Şubat 2004'te Annan Planı, ABD, AB ve Ankara hükümetinin işbirliği ile gerçekleşti. Aynı işbirliği 24 Nisan'da KKTC'deki oylama sırasında da görüldü.
- 1 Mayıs 2004'te Rumlar ''Kıbrıs Cumhuriyeti ve tüm adanın temsilcileri olarak'' AB'ye katılırken Ankara, uluslararası antlaşmalardan doğan haklarını kullanmıyordu. 1959-60 antlaşmaları bu birleşmeyi engelliyordu.
17 Aralık belgesi ise yalnız Kıbrıs'ı ve Ege'yi değil, Fener Patrikhanesi'ni de Atina lehine hallediyordu. Atina bütün istediklerini Brüksel'e yaptırtmıştı.
Hem de Türkiye'yi AB'nin himayesi ve güdümü altına sokarak. Yunanistan'ın Türkiye politikasındaki başarısı, Türkiye'nin iç dengesizliklerindeki başarısızlığın üzerine kurulmuş oluyordu. Bu dengesizlikler Türkiye üzerindeki Batı hesaplarının karşılanması için Lozan'ı da tartışmaya açıyordu.