Dış Politika3 Aralık 2004 00:00

Batı Çıkarlarına Bağımlı İnsan Haklarının İfşası - Oruç Arda

Ancak Batılının çıkarlarıyla bağlamsal bir şekilde var olan insan hakları temelinde yürütülen kimlik siyasetinin, belirli bir tahakküm şeklini yerleştirme amaçlı olduğu tekrar ortaya çıkmıştır. ‘Liberalizm ve demokrasi cenneti’ Hollanda’da başlatılan Müslüman avı, kundaklanan bir camiyi saymazsak şimdilik daha ‘medenî’ ve entelektüel düzeyde vuku buluyor olsa da, ‘çokkültürlü’ Almanya’ya da sıçradı. Müslüman kimliğinin entegrasyona ‘eğilimsiz’ yönü, başka bir ifadeyle ‘direnci’ üzerinde sürdürülen tartışmada, Batı’nın kimlik siyasetinin sınırlarının ve mahiyetinin görülmesi bakımından ibret verici tarihî gelişmeler yaşanıyor.naproxennatrium site naproxen kruidvatsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenasitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effectsdiscount card prescription discount coupon for cialis prescription drugs discount cards

Tartışmaya dahil olanların kimlikleri dikkat çekici. Örneğin, sosyal demokratların sabık başbakanı Helmut Schmidt ve yine sosyal demokratların mevcut genel başkanı Franz Müntefering. Hangi köklere dayanarak olursa olsun enternasyonalist düşüncenin temel savunucusu olan bir ideolojinin mensupları yani. Her iki sosyal demokratın birleştiği nokta, Müslümanların asimile olmak yerine kendi kimliklerinde ısrar etmeye devam etmeleri yüzünden çokkültürcülük siyasaların artık sonuna gelmiş olmasıdır. Malûm, özelde Alman toplumunda, genelde ise bütün Batı toplumlarında yaşanan son yönelimlerin Müslüman kimliğine karşı tavrı bu minvalde seyretmektedir.

Almanlar ve diğer Avrupalılar Müslümanlara gösterilen hoşgörünün bir sınırı olması gerektiğini söyleyerek, ‘entegrasyon’ daha doğrusu ‘asimilasyon’ mevzuunda isteksiz davrananlara karşı özel tedbirler alınmasına yönelik siyasalar üretmekten söz ediyorlar. Ana kültür (Leitkultur) herkes için ‘ana’ olmalıymış, bunu kabul etmeyene de haddini bildirmek lazımmış. Paralel toplumlar (Parallelgesellschaften), ana kültürün dışında kalan Müslümanların kendi kültür adacıklarında yaşamasına izin verdiğinden ve dolayısıyla radikal ve köktenci Müslümanları yetiştiren bataklıklar olduğundan bir an önce dağıtılmalıymış.

Sosyal demokratların sabık başbakanı Helmut Schmidt, çokkültürcülüğün demokrasilerde olmasının mümkün olmadığını ve yalnızca otoriter devletlerde olabileceğini söyleyerek, alt kimliklerin varlığına topyekûn bir cephe açtı. Yani tek bir ana kimlik olacak ve herkes o kimliğe uyacak. Batılı demokrasilerin geldiği nokta çok ilginç bir mahiyet arz ediyor. Artık bireysel/grupsal özgürlük ve otonomi kalmadı. Zira farklı kimliklere sahip olanlar, yaşadıkları ülkenin ana kimliğine dahil olmakla mükellefler, yoksa devlet ve toplum için potansiyel bir tehdit olarak kalacaklar. Batılı modern devletin gözetim ve iktidar tekniklerinin yöneldiği özel hedefin ülkenin ana kimliğine dahil olmayan alt kültürler olduğunu görmemek için ne olmak gerekir?

Müslümanlar ne yaptı da, çokkültürcü toplumun sonu geldi? Yahut Müslümanlar bir şey yapmadı da o sebepten mi? Örneğin asimile olmamak gibi bir hata işledikleri için mi? Öte yandan etnik çoğulculuk sevdalısı Batılının Müslüman kimlik kullanımı da indirgemeci bir yaklaşım değil mi? Düne kadar halkları (tek fark bugün emperyalist çıkarlarını temsil eden etnisiteleri hâlâ alt kimlikleriyle tanımlamaktadır) en alt etnisiteleriyle tanımlamak için özel bir gayret sarfeden Batılılar, niye hepsini birden Müslüman kimliği altında sınıflandırmak istemektedir? Kendi başlarına bölük pörçük olan Müslümanlara acıdığından onları tek bir ümmet haline getirmek mi istiyor? Samuel Huntington’un ‘medeniyetler savaşı’ tezinda başat öteki olan Müslümanlar, komünizmden sonra düşmansız kalan kapitalist Batının yeni düşmanı olarak daha açık bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Fakat ne gariptir ki, oyunun kuralını belirleyen yine Batı ve İslâm medeniyetine karşı yürütülen bu yeni savaşta Müslümanlar bütün yönleriyle meful ve nesne konumunda gibi görünüyorlar.

Batı’da meydana gelen gelişmelerin dikkatimizi çeken bir başka yönü ise şu: Türk milletini, liberalizm ve demokrasi adına binbir kimliğe bölmek isteyen Batılıların, kendi milletleri söz konusu olduğunda alt kimliklerin tanınması ve kendini yaşatma-geliştirme hakkının sınırlandırılması gerektiğini söylemesi nasıl bir insanlık siyasetidir? İnsan haklarının evrenselliğinden bahseden Batı, bu mevzuda tek kriter olarak göçmen-yerli farklılığını koymaktan utanmıyor mu? Hiçbir ahlâkî değer ve ilkeye inanmayan Batı, insanları mekân ve zaman belirleyiciklerine mahkûm etmektedir. Türklerin zaman ve mekân bakımından Almanya’ya sonradan dahil olmaları sebebiyle o ülkedeki tek haklarının Alman Leitkultur’una dahil olmak olduğu söyleniyor. İnsan haklarının evrensel olmadığı ve Batı çıkarlarına bağımlı olduğu, dolayısıyla Batılının çıkarına hizmet ettiği sürece çarpıtılarak kullanıma sokulduğu bir hakikattir.