Gelecek Millî Devletlerin - Martin Jacques
Küreselleşmeye rağmen milli devletler hiçbir çöküş emaresi göstermiyor. Bir kuşaktan daha fazla bir zaman boyunca millî devletlerin derin bir çöküş içinde oldukları hususu, en azından Avrupa’da bir iman ilkesi haline gelmiştir. Küreselleşmenin yükselişi, artan ekonomik karşılıklı bağımlılık, yeni uluslararası teşkilatların yaygınlaşması ve çok uluslu şirketlerin gücü ile Avrupa Birliğinin bizatihi kendisi, geleceğin küresel ve bölgesel yönetişimin yeni şekillerinde yattığı izlenimini veriyordu. Bu bir aldatmaca idi. ( Editörün notu: Açık İstihbarat olarak hisargazetesine, logomuzu bu makalede kullanmasından ötürü teşekkürlerimizi sunarız)levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesacheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadadiscount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription cardcialis manufacturer coupon open drug coupon carddiscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialissitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effectsrenovation vejle renovation skive renovacialis walgreen coupon cheap cialis cialis coupondiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards
ABD ile ilgili çok şey şimdiden açıkça ortada. Soğuk Savaş boyunca müttefikleri tarafından sınırlanan bir süpergüç olarak davrandı. 9/11’den bu yana, serbest kalmış Promete gibi davranıyor: kendisinden başka hiç kimseye hesap vermeyen millî bir devlet. John Kerry bile başkan seçilse ABD, 9/11 öncesi davranış tarzına geri dönmeyecek. Kerry, belki müttefiklerinin önemine vurgu yapacak ama yegane süpergücün içgüdüleri şişeye geri konulmayacak.
Avrupa’nın küresel bir oyuncu olarak zayıflığı da aynı zamanda millî devletin etkinliğini hatırlatıyor. Ekonomik açıdan AB, Amerikan ekonomisi ile rekabet eden heybetli bir güç olmayı sürdürüyor. Siyasi bir oyuncu olarak mukayese edildiğinde ise silik ve önemsiz. Herhangi bir kararını Balkanlar’da bile uygulayamayan AB, Irak’ta genelde İngiltere ve Fransa’nın farklı rolleriyle tasvir olunan kendisini oluşturan temel parçalara indirgendi ve iktidarsızlığı fazlasıyla açığa çıktı.
Bir Avrupa süper devletinin tehlikeleri hakkında ne kadar feryat edilse de bunun görülebilir bir gelecekte değişeceği tasavvur edilemez. Avrupa, kendi sınırları dışında uyum içinde hareket edemez, çünkü çıkarları farklı ve birbirine uzak olan millî devletlere bölünmüştür. Yakınlardaki genişleme ancak bu hakikati daha fazla gerçek kılmaya hizmet edecek ve Avrupa’nın küresel ilişkilerde zayıf ve marjinal oyuncu olarak kalmaya devam etmesi sonucunu doğuracaktır.
Irak bile bize millî devletin önemini hatırlatıyor. İşgalden önce liberal emperyalistler, egemenliğin sınırları üzerine vurgu yapmaktan, insan hakları ve demokrasiyi desteklemek için hareket eden, “gayrı medenileri medenileştirmek” için müdahale eden emperyal gücün erdemlerini övmekten hoşlanıyorlardı. Son zamanlarda biraz sessizleştiler. Bunun iki sebebi olduğunu tahmin ediyorum. Öncelikle ABD, emperyal güçlerin her daim davrandıkları şekilde davrandı. ABD’nin ciddi ya da sistematik bir şekilde kendi toprakları dışında demokrasi ya da insan haklarını destekleyeceğine inanmak bir hayaldir. Ve ikinci olarak, Irak’taki direniş hareketi dünyaya kendi kaderini belirleme hakkının ve yabancı bir kültür ve ırktan kibirli bir gücün idaresine karşı duyulan öfkenin gücünü hatırlattı. Bu sömürgecilik karşıtı mücadelenin verdiği bir dersti ve rahatlıkla unutulmuştu. Millî egemenlik ve bağımsız millî devlet, yalnızca İngiltere gibi bunlardan asırlardır istifade eden ülkeler için değil, aynı zamanda tarihsel olarak kısa bir devlet tecrübesine sahip olanlar için de önemlidir.
Muhtemelen bir başka anlamda da millî devletin yeniden dirilişine şahit olacağız. Geçen yüzyılın ilk yarısına orta büyüklükteki Avrupalı millî devletler hakimdiler. Sonrasına da daha geniş olan ABD ve Sovyetler Birliği. Dünyanın şu anda en kalabalık nüfusa sahip beş ülkesi olan Çin, Hindistan, ABD, Endonezya ve Brezilya’dan yalnızca ABD geçtiğimiz yarım yüzyılda büyük bir küresel güçtü. Ancak bu resim değişmek üzere; aslında Çin’in yükselişini dikkate aldığımızda halihazırda değişiyor.
Gelecek yarım yüzyılda dünya muhtemelen daha farklı bir şekil alacak. Modern çağda ilk defa, muazzam farkla dünyanın en büyük nüfusa sahip iki ülkesi, kendi namlarına büyük küresel oyuncular olacaklar. Bu durum, modern millî devlet sisteminin doğuşundan bu yana küresel ilişkilerde en büyük değişimin yaşanacağına işaret ediyor.
Birlikte Dünya nüfusunun üçte birinden fazlasına sahip olan Çin ve Hindistan, bütün geleceğimizin en büyük hakemleri olacaklar. Bu durumu, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin (kolonileri dışarıda bırakıldığında) dünya nüfusunun % 7’sini barındırırken hakim güçler oldukları 19. yüzyılla ya da ABD ve Sovyetler Birliğinin dünya nüfusunun % 10’ununda biraz fazlasını barındırdıkları Soğuk Savaş dönemiyle kıyaslayın. Çin ve Hindistan’ın küresel güçler olarak ortaya çıkışları, küresel ilişkilere kaba fakat işleyen bir demokrasi getirecek. Dünya üzerinde hâlâ karşı konulamaz hakim bir güç olan “Batı”, en geniş tarifiyle ele alındığında bile insanlığın yalnızca % 17’sini temsil ediyor.
Çin ve Hindistan’ın dünya sahnesine çıkışları millî devletin önemini güçlendirecek. Bunlar sırasıyla doğu ve güney Asya’ya hakim olacaklar; bu coğrafya dünya nüfusunun yarısından fazlasını barındırıyor. Bu bölgelerde egemenliğin AB’nin elinde toplandığı ASEAN gibi herhangi bir eğilim, hakim değil ikincil önemde bir yöneliş olacak. Aynı şey küresel ölçekte de söylenebilir. Hindistan ve Çin bizim Batı’da alışık olduklarımızdan çok farklı tipte millî devletler ve gelecekte de öyle olacaklar. Yalnızca çok fazla nüfusa sahip değiller; aynı zamanda da çok farklı tarihlerin, kültürlerin ve ırkların ürünüler.
Muhtemelen Çin, yeni tip bir millî devletin doğuşunun en uç örneği olacak. Yoğun nüfuslu ülkeler, sık sık çatlama eğilimine girerler. Endonezya, en büyük nüfusa sahip beş ülke arasında şüpheye yer bırakmayacak şekilde en az istikrarlısı iken parçalanmanın en yakın örneği Sovyetler Birliği oldu. 1989’daki Tiananmen Meydanı’ndaki olayların ardından Batı’da Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi komünist rejimin düşeceği ve belki de ülkenin bölüneceği yaygın bir faraziyeydi. Hiçbiri olmadı. Aradaki hayati fark, SSCB çok ırklı iken Han kökenlilerin Çinli nüfusun çok büyük bir çoğunluğunu oluşturmasıydı.
Jared Diamond’un “Silahlar, Elmaslar ve Çelik”te ifade ettiği gibi: dünyanın en büyük nüfusa sahip altı ülkesi geçtiğimiz iki yüz yıl ya da sonrasının yaratımlarıyken, Çin 2000 yıldan daha yaşlıdır. Bu, sıra dışı merkezi bütünlüğe sahip bir millî devlettir, harcı tarih ve etnisite ile karılmıştır. Nüfusunun Kuzey Amerika ve AB’nin toplam nüfusunun neredeyse iki katı oluşu, bir millî devlet olarak “yeniliği” hakkında kavrayış imkanı sağlamaktadır.
Bunların hiçbiri, AB’nin bir örneğini oluşturduğu artan küresel entegrasyonun önemini inkar etmek demek değildir. Benzer bir şekilde, gelişmekte olan küresel toplum bilincinin tezahürleri olan uluslararası hukuktaki gelişmeler, Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi uluslararası kurumların oluşturduğu çatıyı da inkar etmek değildir. Ancak bu eğilimler, birçok yorumcuyu uyuşturarak millî devletin devam eden gücü ve önemini hafife almaya yöneltti.
ABD’nin tektaraflı bir süpergüç olarak ortaya çıkışı gücün gerçekte nerede olduğunun kaba bir hatırlatılışıdır. Gerçekten de ABD, Kyoto Anlaşması, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve diğer organları ya çekilmeye, ya görmezden gelmeye ya da boykot etmeye çalıştı. Çin’in süper bir güç olarak ortaya çıkışı, ve muhtemelen Hindistan’ın biraz daha sonra tarihsel güzergâha girişi yalnızca millî devletin temel önemini güçlendirecektir. Çok taraflı kurumlar değil, millî devletler 21. yüzyılın nihâi aktörleri olacaklardır.
23.10.2004, The Guardian
** Martin Jacques, London School of Economics Asia Research Centre’ın konuk üyesidir.