Dış Politika7 Ekim 2004 00:00
Sevr'den Beter! - Hüseyin Mümtaz
Kimse uyanmıyor.. Kimsenin uyanmasını istemiyor. Aynı örneği birebir Kıbrıs’ta yaşadık. AB laboratuar deneyini Kıbrıs’ta daha küçük ölçekte yaptı.KKTC’yi yok saydı, doğrudan STÖ’ler, dernek, sendika ve vakıflarla bağlantı kurdu.Euro’lar yağdırdı.Toplumu içeriden çökertti.Oradan ders çıkarmadık.. Sıra şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ne geldi!cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis forum link cialis bez receptacialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon
Damat Ferit tamam…Ali Nadir Paşa ile, Kürt (Nemrut) Mustafa Paşa
da tamam.. Bağdatlı Hâdi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Hâlis’i de masanın
öteki ucunda görüyorum.. Sait Molla, Rahip Frew da oradalar..
Refii Cevad, Ali Kemal, Refik Halid de hazır ve nâzır.
150’likler, 1500’lük, hâttâ 1.500.00’lik olmuş bekliyorlar.
Kuvvayi Seyyare ile Kuvvayi İnzibatiye de orada..
Peki Kuvvayi Milliye nerede?
Hadi Mustafa Kemal ile Albay Reşat Çiğiltepe’yi ummak fazla iyimserlik olur
anladık ama Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Manastırlı Hamdi Efendi nerede?
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Makineli Tüfek Zâbiti Kemal Efendi, Topal
Osman nerede?
Demirci Akıncıları nerede?
Bandırma Vapuru’na kimse mi binmeyecek?
“Nerede o yiğitler ki gür / Sesleri ülkeyi bürür / Yürü dese dağlar yürür /
Dur dese kalbler dururdu?
Nerede o çağlar ki / Analar kurt doğururdu “
Yahut;
“Bir gün olur, elbet eski beğler dirilir; / Yine kılıç kuşanır tarihteki
paşalar..”
Duygusallıkla bir yere varılamayacağını ben de biliyorum..
Ama mantık nerede?
Nerede bu millet?
6 Ekim 2004 Türk tarihinin kara bir sayfasıdır.
Dün açıklanan AB Komisyonu İlerleme Raporu, Sevr’den beterdir.
6 Ekim, dünden itibaren artık İstanbul’un işgal kuvvetlerinden kurtuluş
yıldönümü olarak hatırlanmayacaktır. 2004 İşgali, 1922 Kurtuluşu’nun önüne
geçmiştir.
Dün yaşanılanlar; Prodi ve Recep Tayyip’in yorumları, Müzakere Tarihinin
verilmesini beklediğimiz 17 Aralık AB Zirvesi’ne kadar bizleri nelerin
bekleyeceğinin, nasıl yoğun bir AB bombardımanı; bilgi çarpıtma ve yanıltma
kaynaklı propaganda ile karşılaşacağımızın göstergesidir.
Dün AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi, AB Komisyonu'nun
Türkiye'ye yanıtının "koşullu evet" olduğunu söyledi. Prodi, asıl kararı
Avrupa Birliği Konseyi'nin vereceğini de vurguladı.
Bir saat sonra Strasbourg’da gazetecilerin sorularını yanıtlayan
Recep Tayyip “'(Koşullu evet) söz konusu değil. Nereden çıkardınız? Nasıl
tercüme ettiniz bilmiyorum. Herhalde yanlış bir iletişiminiz var'' dedi.
Bu algılama farklılığı başımızı çok belaya sokacaktır.
Aslında ben bu cendereyi daha önce yaşadım.. 24 Nisan 2004
Kıbrıs referandumuna giden yolda, çıkmaz sokakta, dipsiz kuyuda boğazıma
sarılan elleri hissetmiştim.
Masadan kalkılmayacaktı, anlaşma olmazsa Annan boşlukları
dolduracaktı ve Türk tarafı, Annan’ın ne dolduracağını bilmeden peşinen
olacakları kabul etmişti.
O zaman bizi Rumların “hayır”ı kurtardı.
Peki şimdi Türkiye’yi kim kurtaracak?
Bu koşullardaki bir müzakere maratonunu, kabul etmeyecek geri
zekalı bir Avrupalı çıkar mı?
Müzakere her safhada askıya alınabilir, 10 seneden önce
sonuçlanmaz ve sonunda üye olunacağı garantisi yok.
Bakın raporun “Sonuç ve Öneriler” kısmındaki 8’inci maddede ne
deniyor:
“Komisyon, müzakere sürecinin Türkiye'deki reformların
yönlendirilmesinde hayati önem taşıdığı konusunda ikna oldu. Doğası gereği
bu süreç, sonucu daha önceden tahmin edilemeyecek açık uçlu bir süreç.”
“Ucu açık” bir süreç..
Nereye çekersen çek..
Aslında “çekilecek yerler” de net olarak belli..
Raporun “İfade Özgürlüğü” başlıklı bölümün son paragrafı aynen
şöyle:
“Sonuç olarak Türkiye; reform paketleri, anayasal değişiklikler,
yeni ceza yasasının kabulüyle, özellikle geçen yılki İlerleme Raporu ve
Katılım Ortaklığı Belgesi'nde 'öncelikler' olarak nitelendirilen maddeler ve
daha birçok alanda önemli yasal ilerleme gerçekleştirmeyi başardı. Siyasi
reformların uygulanmasında önemli adımlar atıldı ancak bu reformların
gelecekte genişletilmesi ve bütünleştirilmesi gerekmekte. Bu da aralarında
kadın hakları, sendikal haklar, azınlık hakları ve gayrimüslim azınlıkların
yaşadığı sorunları gidermeyi öngören uygulamaların bulunduğu temel hak ve
özgürlüklerin güçlendirilmesi ve eksiksiz uygulanmasıyla
gerçekleştirilebilir. Ordu üzerinde sivil kontrolün teyit edilmesi ve
kanunlarla yargı kararlarının uygulanmasının reformların ruhuyla uyumlu
olması gerekmekte. Yolsuzluğa karşı mücadele sürdürülmeli. Devletin her
birimi, 'işkenceye sıfır tolerans' politikası çerçevesinde gerekli önlemleri
kararlılıkla hayata geçirmeli. Güneydoğuda durumun normalleşme süreci,
yerlerinden edilen kişilerin yurtlarına dönmesi, sosyo-ekonomik gelişim
stratejilerinin geliştirilmesi, Kürt ve diğer azınlıkların tüm hak ve
özgürlüklerini kullanabileceği koşulların tesis edilmesi suretiyle
sürdürülmeli.”
Daha yukarıda;
“Sivil-asker ilişkileri konusunda, hükümet asker üzerindeki
denetimini giderek daha çok hissettirdi. Bütçe şeffaflığını artırmak için
Sayıştay'a askeri ve savunma harcamalarını denetleme izni verildi. Bütçe
dışı fonlar bütçeye dahil edilip parlamentonun tam denetimine açıldı.
Ağustos 2004'te Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne ilk kez bir
sivil atandı. Sivil-asker ilişkilerini AB uygulamalarıyla tam uyumlu kılma
süreci devam ediyor. Buna rağmen silahlı kuvvetler, bir dizi gayriresmi
mekanizma sayesinde nüfuzunu sürdürüyor” diyor.
Başka bir yerde;
“2004'ün temmuz ayında Meclis'ten geçen ve sonra Cumhurbaşkanı
tarafından veto edilen yeni Dernekler Kanunu, kabul edilirse derneklerin
faaliyetlerine devletin müdahalesini sınırlama açısından anlamlı olacak ve
sivil toplumun güçlenmesine yardımcı olacak. Gösterilerle ilgili
kısıtlamaları azaltan önlemlere rağmen hâlâ göstericilere karşı orantısız
güç kullanıldığına dair haberler sözkonusu.
İnanç özgürlüğü Anayasa ile garanti altına alınmış olmasına ve geniş bir
biçimde ibadet özgürlüğünün engellenmemesine rağmen gayrimüslim
toplulukların tüzelkişilik, mülkiyet hakları, din adamı yetiştirme, okullar
ve iç yönetimleriyle ilgili olarak karşılaştıkları zorluklar sürüyor. Bu
zorluklar özel bir yasal düzenlemeyle giderilebilir. Aleviler hâlâ Müslüman
azınlık olarak kabul edilmiyor” diyor.
Komisyon asker diyor, aleviler diyor, gayri Müslimlerin ibadet
özgürlüğü, mülkiyet hakları, din adamı yetiştirme ve okulları diyor,
Kürtlere daha fazla özgürlük diyor, kadın hakları, sendikal haklar, azınlık
hakları diyor…
“Sonuç ve Öneriler”in 4, 5, 6 ve 7’inci maddeleri ise aynen şöyle;
“4) Bu aşamada üç sacayağından oluşan bir strateji izlenecek. Birincisi,
özellikle Kopenhag Siyasi Kriterleri'nin uygulanmaya devam edilmesini
sağlamak amacıyla Türkiye'deki reform sürecinin desteklenmesi için
işbirliğinin sürdürülmesi olacak. Reform sürecinin geri dönülmezliğini ve
sürdürülebilirliğini garanti altına almak için AB, siyasi reformları
yakından izlemeye devam etmeli. Bu, Katılım Ortaklığı belgesi yeniden gözden
geçirilerek ve gelecekte yapılacak reformlara ilişkin öncelikler
belirlenerek yapılacak. Siyasi reform süreci, 2005 yılı sonundan başlamak
üzere her yıl düzenli olarak gözden geçirilecek. Bu çerçevede, Komisyon ilk
raporunu Aralık 2005'te Avrupa Konseyi'ne sunacak. Reformların hızı,
müzakerelerdeki ilerlemeyi belirleyecek.
5) Komisyon, birliğin temellerini oluşturan özgürlük, demokrasi, insan
hakları ile temel hak ve özgürlükler ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin
sürekli ve ciddi şekilde ihlal edilmesi halinde, AB Anlaşması ve Avrupa
Anayasası çerçevesinde üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını tavsiye
edecek. Konsey böylesi bir tavsiye karşısında salt çoğunlukla karar alacak.
6) İkinci sac ayağı, Türkiye ile yapılacak üyelik müzakerelerine nasıl
yaklaşılacağıyla ilgili. Üyelik müzakereleri, kararların oybirliğine dayalı
olarak alındığı Hükümetlerararası Konferans çerçevesinde gerçekleştirilecek.
Müzakereler karmaşık olacak. Müzakerelerin her maddesi için Konsey, maddenin
geçici olarak kapatılması ve gerekli olduğu hallerde açılması için, yasal
düzenleme ve müktesebatın uygulanmasına ilişkin değerlendirmeleri de
kapsayacak şekilde dayanak noktaları koymalı. İlgili maddelerin görüşülmeye
başlanması öncesinde, müktesebata uyum için gerekli olan yasal yükümlülükler
tamamen yerine getirilmeli. Uzun geçiş dönemlerine ihtiyaç duyulabilir. Buna
ek olarak, yapısal politikalar ve tarım gibi alanlarda belirli ayarlamalara
ihtiyaç duyulabilir ve işgücünün serbest dolaşımı için ise kalıcı tebdirler
düşünülebilir. Türkiye'nin üyeliğinin mali ve yapısal etkisi önemli olacak.
AB, müzakereler tamamlanmadan önce 2014 yılı için mali perspektifini
tanımlamak zorunda kalacak.
7) Üçüncü sacayağı ise, AB üyesi ülkeler ile Türkiye halklarını bir araya
getirmek için güçlendirilmiş siyasi ve kültürel diyalog geliştirilmesine
dayanmakta. Bu diyalogda sivil toplum en önemli rolü üstlenmeli ve bunun
düzenlemesi de AB tarafından yapılmalı. Komisyon bu diyaloğun nasıl
desteklenmesi gerektiğine ilişkin teklifler sunacak.”
Komisyon burada da her an müzakereleri askıya alabilirim diyor, işgücü
dolaşımı kalıcı olarak engellenebilir diyor ve en önemlisi son maddede;
“diyaloğu STÖ’ler üstlenmeli ve bunun düzenlenmesi de AB tarafından
yapılmalı” diyor.
Diyalog ne için olacak?
7’inci maddenin ilk paragrafını tekrar dikkatle okuyun lütfen; “Üçüncü
sacayağı ise, AB üyesi ülkeler ile Türkiye halklarınFD bir araya getirmek
için güçlendirilmiş siyasi ve kültürel diyalog geliştirilmesine dayanmakta”.
Taraflardan biri “AB üyesi ülkeler”, diğeri “Türkiye halkları”, Türkiye
değil.
Bir tarafta “üye ülkeler”, diğer tarafta müzakere yapılacak olan ülke değil,
ülkenin “halkları” var.
Rapor, AB; Türk milletini halklara bölüyor, parçalıyor.
Ve bu diyalog doğal olarak hedef ülkenin, muhatap ülke Türkiye’nin devlet
organları ile değil, “halkların toplum örgütleri” ile yapılacak.
Bu diyalog ve STÖ’ler laflarını, anlaşılıyor ki ileride daha çok duyacağız..
Ve Recep Tayyip “nereden çıkardınız koşulu? Koşul moşul yok, iletişiminiz
bozuk” diyor?
“İlerleme raporunu dengeli buluyoruz” diyor, diyebiliyor.
Kimse uyanmıyor.. Kimsenin uyanmasını istemiyor.
Aynı örneği birebir Kıbrıs’ta yaşadık. AB laboratuar deneyini Kıbrıs’ta daha
küçük ölçekte yaptı.
KKTC’yi yok saydı, doğrudan STÖ’ler, dernek, sendika ve vakıflarla bağlantı
kurdu.
Euro’lar yağdırdı.
Toplumu içeriden çökertti.
Oradan ders çıkarmadık.. Sıra şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ne geldi.
17 Aralık tarihine kadar doludizgin bir hayat yaşayacağız. Dolarlar,
marklar, eurolar akacak… STÖ’ler toplumu yönetecek, devlete el atacak.
Diyarbakır, Hakkari, Van ve Kars’ta örnekleri son bir ayda görüldüğü gibi
başka illerde de AB ile doğrudan ilişki kuran, para alan dernek, vakıf ve
sendikalar pıtırak gibi çoğlacak, her gün “1000 yılın konseri”; “1000 yılın
buluşması” düzenlenecek.
Her gün yeni sürprizler yaşayacağız.
Her gün ne ihanetlere şahit olacağız..
Millet bölünecek, devlet parçalanacak.
2004 sonunda, şunun şurasında üç aydan az kaldı; elimizde Türkiye kalacak mı
merak ediyorum.
Cumhuriyet’in en uzun altı ayını yaşıyoruz.
Ülkeyi parçalıyoruz, parçalanmasını seyrediyoruz.
Bırakın tarihi, çocuklarınıza ne cevap vereceksiniz, torunlarınıza masal mı
anlatacaksınız?
Ve ne çare çıkış yolu görünmüyor.
1995 GB’de Çiller-Karayalçın; 1999 Helsinki’de Ecevit-Bahçeli-Yılmaz ve 2004
Strasbourg’da Recep Tayyip AB’ye evet dediler.
2004’de Baykal da Tayyip’in AB çabalarını desteklediğini ifade etti.
Yâni bu yolun çıkışı, uçarı, kaçarı yok..
Seçim olsa kime oy vereceksin? Bütün partiler aynı yolun yolcusu, aynı
tavanın balığı, AB yolcusu.
Parlamento dışında ise AB karşıtı sadece iki parti var. Perinçek’in İşçi
Partisi ve Baş’ın Bağımsız Türkiye Partisi..
İkisinin oyları da bindelik oranlarla ifade ediliyor.
Radikal’de Murat Yetkin 7 Ekim sabahı raporu değerlendiren yazısını şöyle
bitiriyordu:
“Erdoğan'ın dün doğru olarak söylediği gibi, AB hedefi ne bu hükümetin, ne
de herhangi bir partinin hedefinde. Geldiğimiz noktada, artık Meclis'teki
bütün partiler, AKP, CHP ve DYP, Meclis dışındaki partilerin çoğu,
Cumhurbaşkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri, sivil toplumun ezici çoğunluğu,
Türkiye'nin AB hedefine kilitlenmiş durumda. Bunun kıymeti bilinmeli ve 17
Aralık'a kadar yeni bir kazaya yol açmadan dikkatle adım atılmalı.”
Güvendiğin, güveneceğin dağ mı arıyorsun ey millet yoksa başını vuracağın
duvar mı? 7 Ekim 2004
da tamam.. Bağdatlı Hâdi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Hâlis’i de masanın
öteki ucunda görüyorum.. Sait Molla, Rahip Frew da oradalar..
Refii Cevad, Ali Kemal, Refik Halid de hazır ve nâzır.
150’likler, 1500’lük, hâttâ 1.500.00’lik olmuş bekliyorlar.
Kuvvayi Seyyare ile Kuvvayi İnzibatiye de orada..
Peki Kuvvayi Milliye nerede?
Hadi Mustafa Kemal ile Albay Reşat Çiğiltepe’yi ummak fazla iyimserlik olur
anladık ama Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Manastırlı Hamdi Efendi nerede?
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Makineli Tüfek Zâbiti Kemal Efendi, Topal
Osman nerede?
Demirci Akıncıları nerede?
Bandırma Vapuru’na kimse mi binmeyecek?
“Nerede o yiğitler ki gür / Sesleri ülkeyi bürür / Yürü dese dağlar yürür /
Dur dese kalbler dururdu?
Nerede o çağlar ki / Analar kurt doğururdu “
Yahut;
“Bir gün olur, elbet eski beğler dirilir; / Yine kılıç kuşanır tarihteki
paşalar..”
Duygusallıkla bir yere varılamayacağını ben de biliyorum..
Ama mantık nerede?
Nerede bu millet?
6 Ekim 2004 Türk tarihinin kara bir sayfasıdır.
Dün açıklanan AB Komisyonu İlerleme Raporu, Sevr’den beterdir.
6 Ekim, dünden itibaren artık İstanbul’un işgal kuvvetlerinden kurtuluş
yıldönümü olarak hatırlanmayacaktır. 2004 İşgali, 1922 Kurtuluşu’nun önüne
geçmiştir.
Dün yaşanılanlar; Prodi ve Recep Tayyip’in yorumları, Müzakere Tarihinin
verilmesini beklediğimiz 17 Aralık AB Zirvesi’ne kadar bizleri nelerin
bekleyeceğinin, nasıl yoğun bir AB bombardımanı; bilgi çarpıtma ve yanıltma
kaynaklı propaganda ile karşılaşacağımızın göstergesidir.
Dün AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi, AB Komisyonu'nun
Türkiye'ye yanıtının "koşullu evet" olduğunu söyledi. Prodi, asıl kararı
Avrupa Birliği Konseyi'nin vereceğini de vurguladı.
Bir saat sonra Strasbourg’da gazetecilerin sorularını yanıtlayan
Recep Tayyip “'(Koşullu evet) söz konusu değil. Nereden çıkardınız? Nasıl
tercüme ettiniz bilmiyorum. Herhalde yanlış bir iletişiminiz var'' dedi.
Bu algılama farklılığı başımızı çok belaya sokacaktır.
Aslında ben bu cendereyi daha önce yaşadım.. 24 Nisan 2004
Kıbrıs referandumuna giden yolda, çıkmaz sokakta, dipsiz kuyuda boğazıma
sarılan elleri hissetmiştim.
Masadan kalkılmayacaktı, anlaşma olmazsa Annan boşlukları
dolduracaktı ve Türk tarafı, Annan’ın ne dolduracağını bilmeden peşinen
olacakları kabul etmişti.
O zaman bizi Rumların “hayır”ı kurtardı.
Peki şimdi Türkiye’yi kim kurtaracak?
Bu koşullardaki bir müzakere maratonunu, kabul etmeyecek geri
zekalı bir Avrupalı çıkar mı?
Müzakere her safhada askıya alınabilir, 10 seneden önce
sonuçlanmaz ve sonunda üye olunacağı garantisi yok.
Bakın raporun “Sonuç ve Öneriler” kısmındaki 8’inci maddede ne
deniyor:
“Komisyon, müzakere sürecinin Türkiye'deki reformların
yönlendirilmesinde hayati önem taşıdığı konusunda ikna oldu. Doğası gereği
bu süreç, sonucu daha önceden tahmin edilemeyecek açık uçlu bir süreç.”
“Ucu açık” bir süreç..
Nereye çekersen çek..
Aslında “çekilecek yerler” de net olarak belli..
Raporun “İfade Özgürlüğü” başlıklı bölümün son paragrafı aynen
şöyle:
“Sonuç olarak Türkiye; reform paketleri, anayasal değişiklikler,
yeni ceza yasasının kabulüyle, özellikle geçen yılki İlerleme Raporu ve
Katılım Ortaklığı Belgesi'nde 'öncelikler' olarak nitelendirilen maddeler ve
daha birçok alanda önemli yasal ilerleme gerçekleştirmeyi başardı. Siyasi
reformların uygulanmasında önemli adımlar atıldı ancak bu reformların
gelecekte genişletilmesi ve bütünleştirilmesi gerekmekte. Bu da aralarında
kadın hakları, sendikal haklar, azınlık hakları ve gayrimüslim azınlıkların
yaşadığı sorunları gidermeyi öngören uygulamaların bulunduğu temel hak ve
özgürlüklerin güçlendirilmesi ve eksiksiz uygulanmasıyla
gerçekleştirilebilir. Ordu üzerinde sivil kontrolün teyit edilmesi ve
kanunlarla yargı kararlarının uygulanmasının reformların ruhuyla uyumlu
olması gerekmekte. Yolsuzluğa karşı mücadele sürdürülmeli. Devletin her
birimi, 'işkenceye sıfır tolerans' politikası çerçevesinde gerekli önlemleri
kararlılıkla hayata geçirmeli. Güneydoğuda durumun normalleşme süreci,
yerlerinden edilen kişilerin yurtlarına dönmesi, sosyo-ekonomik gelişim
stratejilerinin geliştirilmesi, Kürt ve diğer azınlıkların tüm hak ve
özgürlüklerini kullanabileceği koşulların tesis edilmesi suretiyle
sürdürülmeli.”
Daha yukarıda;
“Sivil-asker ilişkileri konusunda, hükümet asker üzerindeki
denetimini giderek daha çok hissettirdi. Bütçe şeffaflığını artırmak için
Sayıştay'a askeri ve savunma harcamalarını denetleme izni verildi. Bütçe
dışı fonlar bütçeye dahil edilip parlamentonun tam denetimine açıldı.
Ağustos 2004'te Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne ilk kez bir
sivil atandı. Sivil-asker ilişkilerini AB uygulamalarıyla tam uyumlu kılma
süreci devam ediyor. Buna rağmen silahlı kuvvetler, bir dizi gayriresmi
mekanizma sayesinde nüfuzunu sürdürüyor” diyor.
Başka bir yerde;
“2004'ün temmuz ayında Meclis'ten geçen ve sonra Cumhurbaşkanı
tarafından veto edilen yeni Dernekler Kanunu, kabul edilirse derneklerin
faaliyetlerine devletin müdahalesini sınırlama açısından anlamlı olacak ve
sivil toplumun güçlenmesine yardımcı olacak. Gösterilerle ilgili
kısıtlamaları azaltan önlemlere rağmen hâlâ göstericilere karşı orantısız
güç kullanıldığına dair haberler sözkonusu.
İnanç özgürlüğü Anayasa ile garanti altına alınmış olmasına ve geniş bir
biçimde ibadet özgürlüğünün engellenmemesine rağmen gayrimüslim
toplulukların tüzelkişilik, mülkiyet hakları, din adamı yetiştirme, okullar
ve iç yönetimleriyle ilgili olarak karşılaştıkları zorluklar sürüyor. Bu
zorluklar özel bir yasal düzenlemeyle giderilebilir. Aleviler hâlâ Müslüman
azınlık olarak kabul edilmiyor” diyor.
Komisyon asker diyor, aleviler diyor, gayri Müslimlerin ibadet
özgürlüğü, mülkiyet hakları, din adamı yetiştirme ve okulları diyor,
Kürtlere daha fazla özgürlük diyor, kadın hakları, sendikal haklar, azınlık
hakları diyor…
“Sonuç ve Öneriler”in 4, 5, 6 ve 7’inci maddeleri ise aynen şöyle;
“4) Bu aşamada üç sacayağından oluşan bir strateji izlenecek. Birincisi,
özellikle Kopenhag Siyasi Kriterleri'nin uygulanmaya devam edilmesini
sağlamak amacıyla Türkiye'deki reform sürecinin desteklenmesi için
işbirliğinin sürdürülmesi olacak. Reform sürecinin geri dönülmezliğini ve
sürdürülebilirliğini garanti altına almak için AB, siyasi reformları
yakından izlemeye devam etmeli. Bu, Katılım Ortaklığı belgesi yeniden gözden
geçirilerek ve gelecekte yapılacak reformlara ilişkin öncelikler
belirlenerek yapılacak. Siyasi reform süreci, 2005 yılı sonundan başlamak
üzere her yıl düzenli olarak gözden geçirilecek. Bu çerçevede, Komisyon ilk
raporunu Aralık 2005'te Avrupa Konseyi'ne sunacak. Reformların hızı,
müzakerelerdeki ilerlemeyi belirleyecek.
5) Komisyon, birliğin temellerini oluşturan özgürlük, demokrasi, insan
hakları ile temel hak ve özgürlükler ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin
sürekli ve ciddi şekilde ihlal edilmesi halinde, AB Anlaşması ve Avrupa
Anayasası çerçevesinde üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını tavsiye
edecek. Konsey böylesi bir tavsiye karşısında salt çoğunlukla karar alacak.
6) İkinci sac ayağı, Türkiye ile yapılacak üyelik müzakerelerine nasıl
yaklaşılacağıyla ilgili. Üyelik müzakereleri, kararların oybirliğine dayalı
olarak alındığı Hükümetlerararası Konferans çerçevesinde gerçekleştirilecek.
Müzakereler karmaşık olacak. Müzakerelerin her maddesi için Konsey, maddenin
geçici olarak kapatılması ve gerekli olduğu hallerde açılması için, yasal
düzenleme ve müktesebatın uygulanmasına ilişkin değerlendirmeleri de
kapsayacak şekilde dayanak noktaları koymalı. İlgili maddelerin görüşülmeye
başlanması öncesinde, müktesebata uyum için gerekli olan yasal yükümlülükler
tamamen yerine getirilmeli. Uzun geçiş dönemlerine ihtiyaç duyulabilir. Buna
ek olarak, yapısal politikalar ve tarım gibi alanlarda belirli ayarlamalara
ihtiyaç duyulabilir ve işgücünün serbest dolaşımı için ise kalıcı tebdirler
düşünülebilir. Türkiye'nin üyeliğinin mali ve yapısal etkisi önemli olacak.
AB, müzakereler tamamlanmadan önce 2014 yılı için mali perspektifini
tanımlamak zorunda kalacak.
7) Üçüncü sacayağı ise, AB üyesi ülkeler ile Türkiye halklarını bir araya
getirmek için güçlendirilmiş siyasi ve kültürel diyalog geliştirilmesine
dayanmakta. Bu diyalogda sivil toplum en önemli rolü üstlenmeli ve bunun
düzenlemesi de AB tarafından yapılmalı. Komisyon bu diyaloğun nasıl
desteklenmesi gerektiğine ilişkin teklifler sunacak.”
Komisyon burada da her an müzakereleri askıya alabilirim diyor, işgücü
dolaşımı kalıcı olarak engellenebilir diyor ve en önemlisi son maddede;
“diyaloğu STÖ’ler üstlenmeli ve bunun düzenlenmesi de AB tarafından
yapılmalı” diyor.
Diyalog ne için olacak?
7’inci maddenin ilk paragrafını tekrar dikkatle okuyun lütfen; “Üçüncü
sacayağı ise, AB üyesi ülkeler ile Türkiye halklarınFD bir araya getirmek
için güçlendirilmiş siyasi ve kültürel diyalog geliştirilmesine dayanmakta”.
Taraflardan biri “AB üyesi ülkeler”, diğeri “Türkiye halkları”, Türkiye
değil.
Bir tarafta “üye ülkeler”, diğer tarafta müzakere yapılacak olan ülke değil,
ülkenin “halkları” var.
Rapor, AB; Türk milletini halklara bölüyor, parçalıyor.
Ve bu diyalog doğal olarak hedef ülkenin, muhatap ülke Türkiye’nin devlet
organları ile değil, “halkların toplum örgütleri” ile yapılacak.
Bu diyalog ve STÖ’ler laflarını, anlaşılıyor ki ileride daha çok duyacağız..
Ve Recep Tayyip “nereden çıkardınız koşulu? Koşul moşul yok, iletişiminiz
bozuk” diyor?
“İlerleme raporunu dengeli buluyoruz” diyor, diyebiliyor.
Kimse uyanmıyor.. Kimsenin uyanmasını istemiyor.
Aynı örneği birebir Kıbrıs’ta yaşadık. AB laboratuar deneyini Kıbrıs’ta daha
küçük ölçekte yaptı.
KKTC’yi yok saydı, doğrudan STÖ’ler, dernek, sendika ve vakıflarla bağlantı
kurdu.
Euro’lar yağdırdı.
Toplumu içeriden çökertti.
Oradan ders çıkarmadık.. Sıra şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ne geldi.
17 Aralık tarihine kadar doludizgin bir hayat yaşayacağız. Dolarlar,
marklar, eurolar akacak… STÖ’ler toplumu yönetecek, devlete el atacak.
Diyarbakır, Hakkari, Van ve Kars’ta örnekleri son bir ayda görüldüğü gibi
başka illerde de AB ile doğrudan ilişki kuran, para alan dernek, vakıf ve
sendikalar pıtırak gibi çoğlacak, her gün “1000 yılın konseri”; “1000 yılın
buluşması” düzenlenecek.
Her gün yeni sürprizler yaşayacağız.
Her gün ne ihanetlere şahit olacağız..
Millet bölünecek, devlet parçalanacak.
2004 sonunda, şunun şurasında üç aydan az kaldı; elimizde Türkiye kalacak mı
merak ediyorum.
Cumhuriyet’in en uzun altı ayını yaşıyoruz.
Ülkeyi parçalıyoruz, parçalanmasını seyrediyoruz.
Bırakın tarihi, çocuklarınıza ne cevap vereceksiniz, torunlarınıza masal mı
anlatacaksınız?
Ve ne çare çıkış yolu görünmüyor.
1995 GB’de Çiller-Karayalçın; 1999 Helsinki’de Ecevit-Bahçeli-Yılmaz ve 2004
Strasbourg’da Recep Tayyip AB’ye evet dediler.
2004’de Baykal da Tayyip’in AB çabalarını desteklediğini ifade etti.
Yâni bu yolun çıkışı, uçarı, kaçarı yok..
Seçim olsa kime oy vereceksin? Bütün partiler aynı yolun yolcusu, aynı
tavanın balığı, AB yolcusu.
Parlamento dışında ise AB karşıtı sadece iki parti var. Perinçek’in İşçi
Partisi ve Baş’ın Bağımsız Türkiye Partisi..
İkisinin oyları da bindelik oranlarla ifade ediliyor.
Radikal’de Murat Yetkin 7 Ekim sabahı raporu değerlendiren yazısını şöyle
bitiriyordu:
“Erdoğan'ın dün doğru olarak söylediği gibi, AB hedefi ne bu hükümetin, ne
de herhangi bir partinin hedefinde. Geldiğimiz noktada, artık Meclis'teki
bütün partiler, AKP, CHP ve DYP, Meclis dışındaki partilerin çoğu,
Cumhurbaşkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri, sivil toplumun ezici çoğunluğu,
Türkiye'nin AB hedefine kilitlenmiş durumda. Bunun kıymeti bilinmeli ve 17
Aralık'a kadar yeni bir kazaya yol açmadan dikkatle adım atılmalı.”
Güvendiğin, güveneceğin dağ mı arıyorsun ey millet yoksa başını vuracağın
duvar mı? 7 Ekim 2004