Siyaset26 Aralık 2004 00:00

Bozulan Denklemler - Mümtaz SOYSAL

''Daha önceleri böyle durumlarda 'sivil siyaset' etkisiz kalınca 'asker ağırlık' devreye girer ve durum o ağırlıkla düzeltilirdi. Cumhuriyetin temel ilkeleri çiğnendiğinde askerin devreye girmesine karşı çıkanların bile itiraz edemeyecekleri, etmeyecekleri ve ulusal güvenliği doğrudan doğruya ilgilendiren durumlar söz konusudur artık. Türk devleti içindeki denklemler öylesine mi bozulmuştur ki, asker, Kıbrıs ve Kuzey Irak gibi kendi görevine doğrudan doğruya giren durumlar karşısında bile kükremesiz ve hareketsiz kalmaktadır?'' (Editörün Notu: Pek çok ayarlı yazarın bunu "darbe çağrısı" olarak nitelemesi bir yana, asıl önemli olan artık kurumlara duyulan güvenin yavaş yavaş rafa kaldırıldığıdır.) discount drug coupons click free discount prescription cardsitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effectsoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin

LAMI CİMİ YOK , Brüksel'de elde edilen, zafer olmak şöyle dursun, büyük bir fiyaskodur: Sonunun niteliği ve ne zaman biteceği belirsiz bir ''açık'' süreç uğruna, Rum Yönetimi'ni bütün ada için ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' olarak tanıma sözü verilmiştir. Elde sadece dokuz aylık bir zaman kazanımı var.

Oysa, madem sürece ''ucu açık'' denmiştir, tarih uğruna verilecek ödünlerin de ''ucu açık'' olması gerekirdi. Bir daha geri alınamayacak ödünler şu aşamada verilemez. AB, sonuçta, ''Tam üyelik veremiyoruz'' derse, siz ''Biz de Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımadık'' diyebilecek misiniz? Hele, bu tanıma uğruna limanlarınızı Rum gemilerine, hava sahanızı onların uçaklarına açtıktan sonra?

Kıbrıs'ın resmen tanınması, en sona, Türkiye de tam üye oluncaya kadar kalmalı ve aradaki durumu sorunsuz sürdürecek bir başka formül bulunmalıydı. Temel diplomasi denklemlerinden birini bozmak nasıl zafer diye sunulabilir ki?

Bozulan denklem, yalnız diplomaside değil. Bozulma, iç denklemlerde de.

Sefere çıkılmadan önce bir çeşit ''devlet zirvesi'' yapıldı. Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı'nın katıldığı o toplantının kararlarına göre, sürecin ''ucu açık'' olması kabul edilmeyecek, tam üyelikte ancak geçici sınırlamalar olacak, Rum Yönetimi dolaylı yolla da olsa tanınmayacaktı. Hiçbiri olmadı.

Ayrıca, tanınmanın 1963 Ankara Antlaşması'na getirilecek ''ek protokol'' e Kıbrıs Yönetimi'nin de aralarında bulunduğu on yeni üyeyle birlikte imza atılarak olması için söz verildi. Protokol, ek de olsa, yeni bir uluslararası antlaşmadır. Antlaşma imzalamak, devletler hukukunda, tanımanın ''dikâlâsı'' sayılır. Üstelik, bu tür antlaşmaların hepsi gibi, ''onaylanması'' TBMM'ce bir yasayla uygun bulunmasına bağlıdır. Kıbrıs'a ilişkin Lahey görüşmelerinde Ankara heyetinden buna benzer bir söz istendiğinde ret yanıtı verilmesinin temel gerekçesi de buydu. Başbakan, hangi yetki ve cüretle, devlet zirvesinde verilen bir kararın dışına çıkmış ve TBMM'ye danışmadan böyle bir söz verebilmiştir?

Son günlerde bozulan denklemler bunlarla da bitmiyor.

Musul'da yedi koruma görevlisinin kolayca tahmin edilebilecek güçlerce pusuyla öldürülmesi sınırlarımızın yanı başında olup bitenler bakımından düşülen aczi bir kez daha ortaya koymuştur. Oysa, o bölge, Amerikan işgali gelinceye kadar Türk ordusunun güvencesi altındaydı. Şimdi, bu çeşit olaylar çoğaldıkça, halkın zihninde şu soru gitgide ağırlık kazanıyor:

''Daha önceleri böyle durumlarda 'sivil siyaset' etkisiz kalınca 'asker ağırlık' devreye girer ve durum o ağırlıkla düzeltilirdi. Cumhuriyetin temel ilkeleri çiğnendiğinde askerin devreye girmesine karşı çıkanların bile itiraz edemeyecekleri, etmeyecekleri ve ulusal güvenliği doğrudan doğruya ilgilendiren durumlar söz konusudur artık. Türk devleti içindeki denklemler öylesine mi bozulmuştur ki, asker, Kıbrıs ve Kuzey Irak gibi kendi görevine doğrudan doğruya giren durumlar karşısında bile kükremesiz ve hareketsiz kalmaktadır?''